Abdül'ehad-ı Nûrî Sivasî Hazretleri 

Semâdan sırr-ı tevhidi duyan gelsin bu meydana,
Bugün Nûrî imam oldu, uyan gelsin bu meydana!

Doğumu ve Ailesi

Abdül'ehad-ı Nûrî Efendi 1594 (h. 1003) veya 1604 (h. 1013) yılında Sivas'ta doğdu. 

Abdül'ehad-ı Nûrî Efendi'nin babası Kadı Muslihuddin Mustafa Safâyî Efendi, Şemseddin Sivasî'nin kardeşi olan Sivas müftüsü Ebül-Berekât İsmail Efendi'nin oğludur. Annesi ise Şemseddin Sivasî'nin büyük kardeşi Muharrem Efendi'nin kızı Safâ Hatun'dur. 

Abdül'ehad Nûrî Hazretleri doğum yerine nisbet edilerek Sivâsî diye tanınmış şiirlerinde Nûrî mahlasını kullandığı için bu ünvanla meşhur olmuştur. Künyesi Ebul-Mekârim, lakabı ise Evhadüddin'dir.

Çocukluğu, Tahsili ve Tarikata İntisâbı

Abdül'ehad Nûrî Efendi çocukluk yıllarını Sivas'ta geçirdi. İlk tahsile Kur'an-ı Kerim okuyarak burada başladı. Daha üç yaşında iken Halvetiye tarikatının Şemsiyye kolunun kurucusu ve dedesinin kardeşi olan Şemseddin-i Sivâsî Hazretleri onun ileride büyük bir şahsiyet olacağını şu hadise ile kerâmeten haber verdi:

Şemseddin-i Sivasî Hazretleri ömrünün sonlarına doğru: "Abdül'ehad'ı bana getirin!" buyurur, yerine başka çocuğu götürürler. Yine "Abdül'ehad'ı getirin!" der yine yerine başka çocuğu götürürler. "Emanete ihanet olmaz Abdül'ehad'ı getirin!" dediklerinde mecburen Abdül'ehad-ı Nûrî hazretlerini getirerek kucağına verdiler. Alıp bağrına bir saat kadar bastırıp yanındaki dervişânı ile zikir ederken ruhunu teslim eder. Bu olaydan sonra Abdül'ehad-ı Nûrî hazretleri yedi gün ve yedi gece yemeden ve içmeden kesilerek hayran ve sekran olur.

Küçük yaşta babasını kaybeden Abdül'ehad Nûrî Hazretleri'ni, Sultan III. Mehmed'in daveti üzerine İstanbul'a giden dayısı, hocası ve mürşidi Abdülmecid Sivasî himayesine alır. Annesi Safâ Hatun ve kardeşi Abdüssamed Efendi ve Kâmil Ağa ile birlikte İstanbul'a götürür.

Burada devrin önde gelen ulemasından zâhirî ilimleri, dayısından ise bâtınî ilimleri tahsil eder. Daha küçük yaşlarda iken bu ilimlerde temayüz eder ve henüz yirmi yaşlarında iken, her kesimden herkesin istifade ettiği yirmiyi aşkın eser meydana getirir.

Seyr-i Sülûkü

Abdül'ehad-ı Nûrî Efendi kendi dayısı Abdülmecid Sivasî hazretlerine intisab etmiş, sülûkünü halvetlerle tamamlamıştır.

Tarikat Pirleri olan Ömer Halvetî (ö-M.1349)'nin yolunda giderek 4 yıl 5 ay 10 gün içinde peş peşe 40 erbain (halvet) çıkardı. Bu durumunu gören İstanbul'un önde gelen dergahlarının tanınmış ulema ve âlim postnişinleri kendilerine mensup oldukları tarikatların icazetlerini takdim etmişler ve her zaman saygı duymuşlardır. Bu dergâh ve zaviyelerde ölümünden sonrada yapılan dualarda ismi daima anılmış ve kabirleri ziyaret edilmiştir.

Midilli'ye Gönderilmesi

Abdül'ehad-ı Nûrî Hazretleri'nin tahsil ettiği ilimler ve hocaları hakkında kaynaklarda bilgi mevcut değildir. Fakat çevresi ve yazdığı eserler göz önünde bulundurulduğu takdirde çok değerli ilim sahiplerinden ilim aldığı görülmektedir.

Batın ilimlerini ikmal edip icâzet (diploma) aldıktan sonra mürşidi, ve dayısı olan Abdülmecid Sivasî Hazretleri'nin kendisine "Oğlum Peygamberimizin manevî emirleri ile Midilli'ye görevlendirildiniz" emrinden sonra halkı irşad etmek üzere Midilli'ye gönderildi.

Annesini yanına alıp Midilli'ye giden şeyh efendi, adada, Fatih tarafından yapılan bir camide halkı irşad etmeye başladı. Adada yaşayan bir çok hristiyan, müslüman olarak kendisine derviş oldu. Bunlardan derya beylerinden Balizade Hasan Bey, şeyhi için bir cami ve dergâh inşa ettirerek hediye etti.

Mehmed Ağa Tekkesi'ne Şeyh Oluşu

Önceden beri Abdül'ehad-ı Nûrî Efendi'ye muhib olan Şeyhülislam Yahya Efendi, Abdülmecid Sivasî Hazretleri'ni ziyaret ederek Abdül'ehad-ı Nûrî Hazretleri'ni artık Midilli'den İstanbul'a geri çağırmasını ve Mehmed Ağa Zaviyesi'ni kendisine vermesini istediğini belirttiğinde, Abdülmecid Efendi yeğeni ve halifesi olan Abdül'ehad Efendi'ye bir davetname gönderdi. Bu emre imtisâlen, hemen İstanbul'a gelen Nûrî Efendi'yi Şeyhülislâma gönderdi. Şeyhülislam: "Abdül'ehad Çelebi, sana merhum Mehmed Ağa Zaviyesi'ni verdik." dedi.

Hazret-i Şeyh Midilli'de Alîmî Efendi'yi yerine halife tayin ederek, annesi ve dervişlerinden bir kaç kişi ile beraber, Mehmed Ağa Zaviyesi'nde ikamet ve insanları miladi-1623 tarihinde irşada başladı. Bir zamanlar, dârul-hadis mektebi olan bu yer, bugün odun satış yeri olarak kullanılmaktadır ve bazı duvarları mevcuttur.

Mehmet Ağa Tekkesinin, meşâyih silsilesi şöyledir:
1-Yayabaşı-zâde Şeyh Hızır Efendi İbn-i İlyas İbn-i Abdüssevab, Şehid
2-Vişnezade Şeyh Mehmed Efendi
3-Şeyh Abdülmecid Sivasî Efendi
4-Bezci-zâde Şeyh Mehmed Muhyiddin Efendi
5-Şeyh Yusuf Sinaneddin Efendi
6-Şeyh Mehmed Efendi
7-Şeyh Abdül'ehad-ı Nûrî Efendi

Vaizliği

İstanbul'a döndükten sonra, sırasıyla Fatih Sultan Mehmet Camii, Bayezid ve Ayasofya camilerinde vaizlik yaptı.

Abdül'ehad Efendi, cuma günü hangi mevzûda vaaz verecekse, onunla alâkalı âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerin meallerini güzelce beyân eder, ayrıca mevzû ile alâkalı bir hikâye anlatır, söylenmesi lâzım olan hususları söyleyerek faydalı nasihatler yapardı. Müşkülleri ve sualleri olanlar, vaazdan sonra anlayamadıkları yerleri sorarlar, o da cevap verirdi. Bir gün Sultan Ahmed Camii'nde vaaz verirken şu şiiri söyledi:

Semâdan sırr-ı tevhîdi duyan, gelsin bu meydâna
Derûn içre bugün, Allah diyen gelsin bu meydâna

Duyanlar sırr-ı Settâr'ı, görenler nûr-i Gaffâr'ı
Cihânda şîşe-i ârı, kıran gelsin bu meydâna

Sezâdır ehl-i irfâna, getirsin cânı meydâna
Fedâ kılmaya ol cânı, duyan gelsin bu meydâna

Gönül maksûdunu buldu, cihan envâr ile doldu
Bugün iklim-i
.... oldu, duyan gelsin bu meydâna

Vefatı

Abdül'ehad-ı Nûrî Efendi, bir vaaz esnasında, vefatının yaklaştığına işaret etti. 1650 senesinde bütün derslerine son vererek,  yerine halifelerinden, Bülbülcü-zâde Abdülkerim Efendi'yi vaaz ve irşad için görevlendirmiştir. 1651 Muharrem ayının sonlarında hastalanır.

Valide Sultan, Sultan IV. Mehmed, Veziri-azam, Şeyhülislam ve diğer sevenlerinin gönderdiği, onbeş yirmi doktor ilaç vermek istediklerinde, karşı çıkar."Lokman-ı Zaman" diye meşhur olmuş olan Fergânîzâde Süleyman Ağa'nın ısrarı üzerine "A Süleyman Ağa! Siz, hoş bizim halimize vakıfsınız. Biz davet olunduk, huzur-u ilahiye varacağız.Vereceğin ilaçların bize bir faydası olmaz." diyerek, reddeder.Ve son kelâmı da bu olur. Hastalıklarının yedinci günü olan 4 Ocak 1651 Cuma günü ikindi vakti sonuna doğru ruhunu teslim eder.

Kendisini, Mehmed Ağa Camii'nde İmam olan, Tatar Ali Efendi gusl etti. Ali Efendi, sonradan şöyle söylemiştir: "Sultanımı nereye çevirmek istediysem, kendiliğinden tebessüm ederek o tarafa döndü."

Sultan Ahmed Camii'nde Abdülmecid Sivasî hazretlerinin oğlu Şeyh Abdülbâki Efendi'nin kıldırdığı cenaze namazına kırk bini aşkın insan katılmıştır. Namazı müteakip eller üzerinde Eyüp-Nişanca'da bulunan dayısı ve şeyhi Abdülmecid Sivasî Hazretleri'nin türbesinin bulunduğu bahçeye defnedildi.

Muhiblerinden Yusuf Ağazâde Mustafa Efendi kabri üzerine şimdiki türbeyi inşa ettirmiştir. Hanımı olan Abdülmecid Sivasî Hazretleri'nin küçük kızı Râziye Sultan da aynı türbeye defnedilmiştir.

Eserleri

Tasavvufî ilâhiler ve şiirler yazmış, çoğu risâle hacminde, dinî-tasavvufî muhtevalı Arapça birçok eser kaleme almıştır. mürettep divanının İstanbul kütüphanelerinde çeşitli nüshaları vardır. (Meselâ bk. İÜ Ktp., TY, nr. 1350; Selim Ağa Ktp., Hüdâyî nr. 1875/21). Sefînetül-Evliyâ' ve Osmanlı Müellifleri'nde otuza yakın eserinden bahsedilmektedir. 

Eserlerinden bazıları şunlardır:
Riyâzül-Ezkâr; Mev'izatül-Hasene; Mir'âtül-Vücûd ve Mirkàtüş-Şühûd Fil-Merâtibil-Külliyye vel-Hazerât (Abdülganî en-Nablûsî tarafından Risâle-i Hazerât-ı Hams adıyla şerh edilmiştir); Risâle fî Cevâzi Devrânis-Sûfiyye; Risâletüs-Semâiyyetin-Nûriyye: Reddü Âsâril-Mütemerridîn... Son üç eser Türkçe'dir.

Bazı Menkıbeleri

Abdül'ehad-ı Nûrî Efendi Hazretleri'ne bir gece iki kişi gelerek, Hazret-i Peygamber'den selâm getirdiklerini, şu anda Ayasofya Camiinde oturup, kendilerini davet ettiklerini söylerler ve beraberce Ayasofya Camiine giderler. Her bir tarikat erbabı bir kapıdan, Halvetiyye Tarikatı mensupları ise Harem kapısından girip, mihrabın karşısında ki büyük kapıdan girerler imiş. Abdül'ehad-ı Nûrî Efendi de bu kapıdan girip, huzuru şerife vardığında, Peygamberimiz SAS, ona "Oğul Abdül'ehad, Tarikat-ı Halvetiyye'nin irşad ve ıslahını sana havale ettim. Üstadından gördüğün gibi terbiye eyle." dedikten sonra "Fatiha" der. 

Evine dönüp, eski haliyle meşgul olurken, o iki kişi tekrar gelip, selâm verirler ve Hazret-i Peygamber'in yeniden davet ettiğini söylerler. Huzuru Resul'e vardıklarında, "Oğul Abdül'ehad, Tarikat-ı Nakşibendiyye dahi sana sipariş olunmuştur." buyurup, "Fatiha" derler. Bu hal, aralıklı olarak onsekiz kere tekrar olunur.Her bir seferinde ayrı tarikatın mensuplarını, terbiye ile emir buyururlar. Bu olaydan sonra, Anadolu ve Rumeli meşâyıhı, dervişleri ile beraber gelerek, Abdül'ehad-ı Nûrî Hazretlerine biat ederler.

***
Abdül'ehad Nûrî Efendi Hazretleri bir pazar günü Süleymaniye Camii'nde vaaz ederken, kürsüye bir kağıt konulur. Adeti olduğu üzere, vaazdan sonra kağıdı okurlar. "Size 'Âlemin Kutbu, Gavs-u Azam' diyorlar. Hak Teàlâ'nın emri ile, "Kutb" olan kimse her şeye kadir imiş. Eğer Kutb iseniz, beni burada helak edin." diye yazar. 

Bunun üzerine Nûrî Efendi: "Taassub kişiyi, ne makama götürürmüş. Sübhanallah, biz bir aciz hakiriz. Halk bizi Kutb diye biliyor. Hak Teàlâ onları tasdik etsin. Lâkin Kutb olanlar, 'Ya Tabii' deyip kadir olduğu şeyi yapar mı sanırsınız? Kutublara cefâ edildikçe, onlar af ile muamele ederler.O mertebelere de bu vesile ile erişirler. Lakin evliyaullah kabzası yerde bir kılıçtır. Bir adam o kılıca kendini vurursa, kabahat kılıcın mıdır, vuranın mıdır?" der. Bu arada, cemaatten "Aman! Hayy!" diye camiiyi inleten bir ses duyulur. Nûrî Efendi, dışarı çıkarken yanına gelir ve ağlayarak, "Aman Sultanım! Hatamı anladım. Affınızı rica ederim" derse de, "Cenab-ı Hak kurtulmuşların imanı ile ruhunu teslim ettirsin" der. Daha camiden çıkmadan o kimse ruhunu teslim eder.

***
Kudüs ve Kahire'de kadılık yapmış olan İsmailzâde Efendi, Abdül'ehad Efendi'nin dergâhına yakın bir yerde oturuyordu. Abdül'ehad Efendi'ye gider gelirdi. Yine bir gün dergâha acele ile gelerek: "Efendim! Mâlumunuz, bir oğlumuz kaldı. o da tâun hastalığına yakalandı. Ölmek üzeredir. Duâ ve himmetlerinizi istemeye geldim." dedi. 

Abdül'ehad Efendi'nin yapacak bir şeyi olmadığını bildirmesi üzerine, Kâdi İsmâilzâde Efendi: "Sizden murâdım nâil olmadıkça, buradan ayrılmam mümkün değildir." diye ısrar etti. Dua ve himmet etmeleri için çok yalvardı. 

Bunun üzerine Abdül'ehad Efendi: "Bakalım Hak Teàlâ'dan ne işaret buyrulur?" deyip dışarı çıktı. İki rekât namaz kılıp murâkebeye vardı. Bir müddet o halde kaldı. Sonra bulunduğu yerden çıkıp: "İsmail Efendi, oğlun tâûndan kurtuldu. Sıhhate kavuştu. Elbisesini giymiş bir halde odasında dolaşmaktadır." diye müjde verdi. Buna çok sevinen İsmail Efendi, Allah-u Teàlâ'ya hamd ve senâda bulunup, Abdül'ehad-ı Nûrî'ye çok teşekkür etti. Evine vardığında oğlunu, Abdül'ehad-ı Nûrî Efendi'nin haber verdiği şekilde, odada elbiseni giymiş ve dolaşır buldu.

Abdül'ehad Nûrî Efendi'ye: "Sultânım, böyle bir hastanın şifâya kavuşmasına vesile olmak büyük bir iş, güç ve kuvvettir." denildiğinde şöyle cevap verdi:
Evet öyledir. Fakat, Allah-u Teàlâ'nın dilediği şey elbette olur. Allah-u Teàlâ'ya, bu hastalığı o çocuktan def etmesi için teveccüh edip yalvardığım zaman, tâun askerinden ellerinde bir defter ile dört kimse göründü. "Siz kutb-u a'zam, gavs-ı âlem ve Allah-u Teàlâ'nın sevdiği bir kul olduğunuz halde, niçin Allah-u Teàlâ'nın kazâ ve kaderine karşı gelirsiniz. Bizim defterimizde ismi ve resmi ile vefatı yazılı olan kimsenin yaşamasını niçin istersiniz?" dediklerinde, onlara:
"Benim Allah-u Teàlâ'ya teveccüh etmem, yalvarıp yakarmam da Allah-u Teàlâ'nın rızâsı, kazâ ve kaderi ile değil midir?" dedim. O dört şahıs susarak kaybolup gitti. 

***
Hacı Hızıroğlu Mehmed Ağa, Üsküdar'ın ileri gelenlerinden ve sipâhilerindendi. Büyük zâtların sohbetlerinde çok bulunurdu. Tarikat âdâbından nasibini almış, edep sahibi bir zât idi. Bir gün kötülük ve zulüm yapmak isteyen kimselerin kendisini aradıkları haberini aldı ve dostlarından birisinin evine saklandı. Gece Allah-u Teàlâ'ya, kendisini ve belâ ve musibetten muhafaza buyurması için yalvarırken, çevresinde bulunan veli zâtlardan yardım ve dua istemek hatırına geldi. Evinin çevresinde oturan velilerin bir bir hatırına getirdi. o anda hatırına, bu belâdan, Abdül'ehad-ı Nûrî Efendi'nin vasıtasıyla kurtulabileceği düşüncesi geldi. bunun üzerine bütün kalbiyle Abdül'ehad Nûrî Efendiye yönelip: "Abdül'ehad Efendi hürmetine beni bu belâdan kurtar." diye Allah-u Teàlâ'ya yalvardı. O arada uyuya kaldı. Rüyâsında Abdül'ehad Nûrî Efendi'yi gördü. ona: "Mehmed Ağa, korkma! Zorbaların defterlerinden senin ismin kaybolmuştur. önlün hoş olsun. Rahat bir halde evinde dostların ile sohbet eyle." dedi. Uyanır uyanmaz Mehmed Ağa, Abdül'ehad-ı Nûrî Efendinin dergâhındaki talebelere yedirmek üzere, Allah için yedi kurban adadı. Bir iki hafta evinde dostları ile sohbette bulundu. Çarşı, pazarda dolaştığı halde, kötü bir haber almadı. 

***
Bir gün vezirlerden birisi, Abdül'ehad-ı Nûrî Efendi'ye bir kese altın hediye gönderdi. Sonradan o vezir, Abdül'ehad Efendi'nin sohbetinde bulunduğu bir gün: "Bu derece hediyede bulunmak herkesin kârı değildir." mânâsında sözler sarf ederek övündü ve yaptığı iyiliği başa kakar bir duruma düştü. Bunun üzerine Abdül'ehad Efendi: 
"Behey Paşa! Fakirlerin ve halkın gözü, ciğeri ve kanı ile bana minnet mi edersin?" dedi. Ellerine yanlarında bulundurdukları keseye soktuğunda kesedeki altınlar herkesin gözü önünde kan olup oraya akmaya başladı. Bu durumu gören paşa hemen tevbe ederek, Abdül'ehad Efendi'den af diledi.

***
Abdül'ehad Efendi'nin, doğruluğu, sadâkat ve bağlılığı ile bilinen ve kadılık yapan bir talebesi vardı. Çoluk çocuğunu bir gemiye bindirerek, kadı tâyin olduğu yere gidiyordu. Bir ara büyük bir fırtına çıktı. Geminin yelkenleri ve direkleri parçalandı. Gemide bulunanların hayattan ümitlerini kestikleri, ağlayarak kelime-i şehadet getirdikleri ve Allah-u Teàlâ'nın rahmetini diledikleri bir sırada, Allah-u Teàlâ'nın izni ile Abdülehard-i Nûrî Efendi onlara göründü:
"Niçin feryâd edersiniz? Deniz de bir mahlûk, emredileni yapan bir memurdur." buyurup, denize: "Ey deniz! Allah-u Teàlâ'nın izni ile sakin ol!" dediğinde deniz sakinleşelerek durulup gitti. Bunu görenler Allah-u Teàlâ'ya hamd ü senâda bulundular. 

***
Körükçüzâde Efendi isminde bir âlim, bir gün Süleymaniye Camii'nde vaaz eder, altı gün de umumi ders verirdi. Abdül'ehad Nûrî Efendi'ye ve talebelerinde gerek vaazında, gerekse derslerinde dil uzatır, aleyhinde konuşurdu. Abdül'ehad Efendi'nin halifeleri ve talebeleri, o zâtın bu sözlerini duyunca çok üzüldüler, onu hocalarına şikâyet edip, vaazına ve derslerine mani olmasını istediler. Abdül'ehad Efendi de onlara: "Birkaç gün tahammül edin. onun bizi inkârı ve düşmanlığı, bize bağlılığa dönüşecek. Bizim talebelerimiz arasına girecek. Vefatımızdan sonra otuz sene tasavvuf yolunun doğruluğunu müdâfaa edecek." dedi. 

Çok geçmeden bir gün, Abdül'ehad Efendi talebeleri ile beraber sohbet ederken: "İşte dostunuz Körükçüzâde Efendi geliyor." dedi. Herkes hayretle onun gelişini bekledi. Ansızın huzura girdi. Abdül'ehad Efendi'nin ellerine kapandı. Hıçkırarak ağladı. Abdül'ehad Efendi: 
"--Gördüğünüz rüyâdan haberimiz var. Murâdınız ne ise onu söyleyin." dedi. Körükçüzâde Efendi:
"--Saâdetli Sultânım! Bu köleniz kırk seneden beri, medresede müderrislik yapmaktayım. Bütün vakitlerim ders okutmak, vaaz vermek, Rasûlüllah Efendimiz'in sünnet-i seniyyesi ile amel etmekle geçtiği halde, niçin rüyamda Rasûlüllah Efendimiz'in mübarek cemâlini göremediğimi yüksek ve bereketli sohbetleri ile şereflenemediğimi, niçin mahrum olduğumu düşünerek uykuya daldım. Gördüğüm rüyâ ile bu derdime derman ve merhemin sizin olduğunuzu anladım. Aman ne olur, benim bu derdime derman olun!" diye ağlayıp inledi. Bunun üzerine Abdül'ehad Efendi, onun kulağına bir şeyler söyledi. Körükçüzâde Efendi kalkıp gitti. O gün öğleden sonra tekrar gelip ağlayarak: "Bu ne büyüklüktür ki, kırk yıldır ilim ve amel ile, nefsî ıslah ve takvâ ile müşerref olamadım. Fakat sizin bir himmet ve işaretiniz ile o Sultân-ı enbiyânın mübarek cemalini görmekle şereflendim." deyip Abdül'ehad Efendi'ye talebe oldu.

***
Abdül'ehad Efendi'nin halifelerinden birisi şöyle anlatır: 
Padişah beni Dâvûdpaşa Camii'nde vaaz etmem için dâvet etmişlerdi. Camiye girdiğimde bende biraz pişmanlık hâli meydana geldi. Kürsîye çıktığımda, hatırıma hiçbir kelime gelmedi. Yakın olduğu halde önümdeki yazıyı okuyacak hâlim kalmamıştı. Bu durumdan kurtulmak için Abdül'ehad Efendi'nin rûhaniyetine teveccüh etmek hatırıma geldi. Abdül'ehad Efendi'nin rûhâniyetine kalbden teveccüh ettiğimde o anda görünüp, sanki bana: "Nedir bu perişanlık, yapacağın vaaz, uzun zamandan beri yaptığın vaazler değil midir" buyuruyordu. O sırada bende, tam bir rahatlık ve zindelik meydana geldi. Öyle bir vaaz ettim ki, beni tanıyanlar: "Hayatımızda böyle bir vaaz dinlemedik." dediler.

***
Talebelerinden Karabaş Mahmud Efendi şöyle anlatır:
Abdül'ehad Efendi bu fakiri Ankara'ya gönderdikten bir müddet sonra, İstanbul'a dâvet etti. Bunun üzerine İstanbul'a gittim, bir müddet hizmetlerinde bulundum. Sonra çoluk çocuğumu İstanbul'a getirmemi emrettiler. Bir kese akçe harçlık verip: "Sakın sayma bu size ömrünüzün sonuna kadar yeter." buyurdular. Üç akçe ile çoluk çocuğumu İstanbul'a naklettim. Yedi sene o akçeler ile geçimimi sağladım, hiç eksilmediler. İçimden daima, akçeleri saymak geçerdi. Fakat sabredip saymazdım. Akçeleri sayma arzusu bir gün bana gàlip geldi ve saydım. Beşyüz akçe vardı. Bir kaç gün geçmeden eksilmeye başladı ve sonunda bitti.

***
Abdül'ehad Efendi bir gün, talebelerinden birisinin bir iş için Üsküdar'a gidip gelmesini istedi. Fakat o gün çok fırtınalı idi. Kayık hiç işlemiyordu. Bu yüzden talebelerden kimse, ben gidip gelirim, diyemedi. Nihayet içlerinden biri, Abdül'ehad Efendi'nin emrini yerine getirmek için kendisinin Üsküdar'a gidip geleceğini söyledi. O zaman Abdül'ehad Efendi o talebesine: "Selâmetle gidip gel." diye dua etti. 

O talebe Eminönü'ne geldiğinde, yüz kadar kayıkçıdan ancak birini Üsküdar'a gidip gelmeye iknâ edebildi. Kayıklarından birisini denize indirdiler. Bir ok atımı gitmeden, fırtına dindi, deniz sakinleşti, rüzgâr uygun bir yöne doğru esmeye başladı. Yelken açıp, Üsküdar'a kısa zamanda gidip geldiler. Dönüşte talebe durumu Abdül'ehad Efendi'ye bütün tafsilâtıyla anlattı. Abdül'ehad Efendi talebesine çok dua etti.

***
Kastamonulu Şaban Efendi'nin talebelerinden Üsküdarlı Karabaş Ali Efendi şöyle anlatır:
1647 senesinde İstanbul'a gittim. Abdül'ehad Efendi o zaman Bâyezid Camii'nde ders veriyordu. Bir vaazında bulundum. Vaazdan sonra herkes elini öptü. Ben, kimse kalmayınca elini öptüm. Geceleyin gördüğüm bir rüyanın tabiri soracağım sırada: "Ali Efendi! Dergâha gelin." buyurdular. Üç ay geçtikten sonra, hazır bulundum. Mübarek ellerini öpeyim diye yanlarına vardım. Âdet-i şerifleri olarak gözlerini açmazlarmış. Fakat ben huzurlarına varınca gözlerini açtılar: "Ali Efendi! Ne garip, geç geldiniz!" buyurduktan sonra rüyamı anlatmadan tâbir ettiler ve: "Yirmi sene sonra İstanbul'a gelirsiniz, Üsküdar'da ikâmet ediniz. Dergâhımız Üsküdar'dadır." buyurdular. Aynen Abdül'ehad Efendi'nin dediği gibi oldu.

***
Abdül'ehad Efendi 1650 senesinde talebeleri ile Rumelihisarı'na gitmişti. Orada birkaç gün kalmışlardı. Bir ara sohbet ederken orada bulunanlardan biri: "Efendim! Evliyaullah, Allah-u Teàlâ'nın izniyle toprağı altın yapar. Sizden böyle şey isterim." dedi. 

Bunun üzerine Abdül'ehad Efendi besmele çekip yerden bir avuç toprak aldı ve dervişin avucuna döktü. Dervişin avucunda birkaç adet hâlis altın meydana geldi. Bir tanesi yere düştü. Ali Dede isminde bir talebe altını alıp koynuna koydu. Teberrüken o altını muhafaza etti. Vefatına yakın, o altını ne yaptığı sorulunca: "Onu canım gibi muhafaza ediyorum. Efendim'in yadigârıdır. Bu kadar zengin olmama bu altın vesile oldu." dedi.

***
Abdül'ehad Efendi'ye bağlı en samimi talebelerinden olan Hassa-ı Hümâyûn'dan Gürcübaşı Mûsâ Ağa şöyle anlattı:
Abdül'ehad Efendi hiç sebep yokken ve bir münasebet de geçmeden bana: "Mûsâ Ağa! Mısır'dan dönüşte, kalyona binmeyip, sayıkaya veya firkateyne bininiz." buyurdu. Buna çok taaccüb ettim. Çünkü, Mısır'a gitmek hiç hatırımdan geçmemişti. Fakat Abdül'ehad Efendi'nin bunu söylemekten bir murâdları olmalı deyip, merakla bekliyordum. Bu sözün manasını bir türlü anlayamıyordum.

Abdül'ehad Efendi'nin vefatlarından birkaç sene sonra Mısır'a gitmem icab etti. Mısır'a gittim. Dönüşte yol arkadaşım Hacı Hasan ile, eşyalarımı İskenderiye'ye gönderdim. Hacı Hasan İskenderiye'ye vardığında eşyalarımı hazır bir kalyona yüklemiş. Oraya varıp, eşyalarımın kalyona yüklenmiş olduğunu görünce, Abdül'ehad Efendi'nin bana yaptığı tenbihler hatırıma geldi. Bu yüzden eşyalarımı o kalyonla götürmemek için çok gayret ettim. Fakat bütün gayretlerim boşa çıktı. Bunun üzerine kazaya rıza gösterip, Allah-u Teàlâ'ya tevekkül ederek kalyonla yola çıktık. Yelkenler açıldı, uygun bir rüzgâr ile bir gün bir gece yol aldık. Sonra büyük bir fırtına çıktı. Çok tehlikeli durumlarda kaşı kaşıya kaldık. Bir sahile yanaşmak imkânı yoktu. Kalyon su almaya başladı. Suyu tulumbalarla dışarıya atmak mümkün olmadı. Yetmiş kadar kişi, kurtulmak için sandallarla denize indiler. Fakat alabora oldular. Kayıktakiler yardım çığlıkları ile bağırıyorlardı. Kalyon da batmak üzereydi ki, Abdül'ehad Efendi denizin üzerinde görünüp: "Korkma, kurtulacaksın." dedi. Benden başka üç kişiye de böyle göründü. İki gün iki gece deniz üzerinde hocamın rûhâniyeti bizimle beraber bulundu ve bizi teselli etti. Bu şekilde Suriye'nin Trablus'una ulaştık. Bu sırada Abdül'ehad Efendi: "Musa Ağa, bundan sonrası selâmettir." deyip kayboldu. Fakat yanımıza hiç harçlığımız yoktu. Bu sırada tanıdıklarımızdan birisi hâlimizi öğrenip, İstanbul'a gittiğimizde ödenmek üzere, bize harçlık ve elbise verdi. Hatta bir müddet evinde misafir etti. Böylece Abdül'ehad Efendi'nin kerametleri ile memleketimize ulaştık. 

***
Meşhur talebelerinden Karabâşî Hacı Sâdık Efendi şöyle anlattı:
Hacca giderken korkulu ve kimsesiz yerlerde, Abdül'ehad Efendi'yi bizzat bu gözlerim ile görürdüm. Kendi kendime, ona olan fazla sevgimden dolayı onu gördüğümü, bir hayal olduğunu düşündüm. Fakat Mekke-i Mükerreme'ye vardığımızda, tavaf ederken hocamı yanımda gördüm. Hatta bana selâm verdi. Ben de elini öptüm sonra kayboldu. Ben tavafımı bitirdiğimde, hocam Makam-ı İbrahim denilen yerden ayrılıyordu. Bana: "Ey Sâdık Dede! Arafat'ta görüşürüz." deyip tekrar kayboldu. Arafat'ta Hocam Abdül'ehad Efendi ile birlikte vakfeye durduk. Sonra bana vedâ ederek ayrıldı.

Abdül'ehad Efendi buyurdu ki:

"Talebeyi celâl ve kahr ile terbiye, talebenin kemâline sebeptir. Fakat her talebenin buna tahammülü olmadığından, nasibsiz kalmasınlar diye lütf ve cemâl ile terbiye ederiz. Çoğunlukla talebe, istidat ve kàbiliyetine göre terbiye olunur."

"Kelime-i tevhidle, "Lâ ilâhe illallah, muhammedün rasûlüllah" diyerek kudret miktarınca meşgul olmak lâzımdır."

"İki kalbin yok ki, biri ile Allah-u Teàlâ'ya, diğeri ile Allah-u Teàlâ'dan başkalarına yönelesin."

"İlimde mâhir, dînî meselelere gereği gibi vâkıf olmayan, fakat âlim sıfatını taşıyan câhil; Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadı ile diğer dalâlet ve bozuk itikadları birbirinden ayırmaya gücü yetmeyen, ihtilâflı meselelerin sadece bir tarafını bilip, diğer tarafından haberi olmayan ve yanlış düşüncesinde direten, ilmi ile amel etmeyen münafık sıfatlı kimseler, ahreti taleb edenleri bid'at ve dalâlete düşürerek dinden ederler. Onun için, Allah-u Teàlâ'nın emirlerine uyan, yaratıklarına şefkat eden, sırf Allah için doğru yolu gösteren mürşid-i kâmillere uyup, nâkıs olanlardan çok sakınmalıdır."

***

Abdül'ehad-ı Nûrî Hazretler'nin ve Abdülmecid Sivasi Hazretlerinin Türbeleri, Eyüb-Nişanca

 

Kaynaklar:

1. www.halvetisivasi.4t.com

2. Abdullah Uçman, İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 178-179

3. Türkiye Gazetesi, Evliyâlar Ansiklopedisi, c. 1, s. 273-286

4. M. Necati Bursalı, İstanbul ve Anadolu Evliyaları, c. 2, s. 298-304


Çilehàne - Ana Sayfa

Abdül'ehad-ı Nûri Hazretleri Hakkında