HALVETLERİN LÜZÛMUNA DAİR

Mehmed Zâhid Kotku (Rh.A)

Hepimizce ma'lûmdur ki, bir cem'iyet içinde muhtelif fikir ve akîdelere sahip, çok çeşitli insanlar bulunagelmektedir. Bir kısmı mü'min, bir kısmı fâsık, bir kısmı münâfık, mason, komünist; inançsız, akîdesiz, bir kısmı da kâfir ve müşriklerdir. Böyle bir toplum içinde yaşayan insan, elbette bunlardan birine takılacak ve o zümrenin malı olacaktır. Bugünkü maârif sistemi de buna çok müsâit olduğundan, gerek yetişenin ve gerekse evlâtlarını yetiştirmek isteyen ebeveynin ne kadar uyanık olması lâzım geldiği pek âşikârdır.

Yalnız dünya refâhını ve midelerini düşünenlere sözümüz yoktur. Kendileri kemâl sâhibi ve uyanık olmayan babaların, kendileri de evlâdları da dâimâ tehlike içindedirler. Bu sebeble kemâl, herkes için matlûb ve lâzımdır. Kemâle gelmeyen her şey hattâ meyveler, mahsuller hiç bir şeye yaramazlar. Meselâ, aldığınız bir kavun veya karpuzu yorula yorula eve getirir, kesersiniz. Ham çıkarsa bir işe yarar mı? İşte insan da böyledir.

Sakın kardeş sen böyle olma! Bütün kâinat ve içindeki her şey senin için yaratılmış ve senin emrine verilmiştir. Yerdekilerden başka gökler, ay, güneş ve yıldızlar hepsi senin hizmetindedir. Artık sen kendinin ne büyük ve ne kıymetli bir varlık olduğunu düşün de, öyle işe yaramaz ham bir halde kalma. Bunun en güzel yolu Peygamberimiz SAS Hazretleri'nin gösterdiği yoldur ve onun bizzat bizlere örnek olarak kendinde tatbik ettiği sünnetidir.

Yine ma'lûmdur ki, nefis dâimâ fena ve günah da olsa, hep kendi arzularının meydana gelmesini ister. Bunu önlemek ve mâni olmak kolay bir iş değildir. Hele bir kere alıştı ise, artık "O kudurmuştan beterdir." derler ya, "Öylesini ancak teneşir temizler." denilmiştir ki, acı da olsa bir hakîkattir. Ne yazık ki, öylelerin zararı yalnız kendine değil, aynı zamanda cemiyet içinde bir tehlikedir.

Bu hale düşmemek, iyi ve kâmil bir insan olarak kendisine ve yaşadığı topluma faydalı olabilmek için Peygamberimiz SAS Efendimiz'in yaptığı gibi, hiç olmazsa her sene bir ay bir köşe-i vahdete, inzivâya çekilip, insanlardan tecerrüdle kendini Hakk'a verip, gönül aynasını temizlemeye ve parlatmaya çalışmalı ve Hak'tan gelecek olan envâr-i ilâhiyye-i kudsiye ile içini ve dışını pâk etmelidir. Peygamberimiz SAS Efendimiz'in ma'nevî huzurlarında bulunarak, feyz-i ma'nevîlerinden istifâde ile, Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak Hazretleri'ne gece gündüz ilticâda bulunmak suretiyle ve biraz kanâatkârâne bir çorbaya râzı olarak, hem de oruçlu olmalıdır. İcab ederse, bunu istediği kadar uzatmak mümkündür.

Yalnız şu var ki, başlangıçta muhakkak bir mürebbînin, bir mürşidin idâresi altında olmak lâzımdır. Sonra kendi kendine yapmak mümkünse de, yine tenezzülen ve tevâzuan bir mürebbî veya bir mürşidin huzurunda yapmak daha lâyık ve evlâdır.

Halvet, güzîde ve hâlis insanların sıfatıdır. Onlar dâimâ yalnızlıktan hoşlanırlar. Çünkü yalnızlık hâlinde murâkabe ve tefekkür daha güzel ve daha a'lâ olacağından, hemen halveti ihtiyar ederler. Mümkün oldukça insanlardan kaçarlar. Uzlet hâliyle vakit geçirmeye çalışırlar. Zîrâ uzlet, vuslat alâmetidir ve her sülûk sâhibi için, bâhusûs iptidâ hallerinde uzlet şarttır. Alışageldiği kötü ve çirkin huy ve âdetlerin terki de başka türlü mümkün olmaz. Hak ile ünsiyyet peydâ edebilmek için, muhakkak halvet ve uzlet gereklidir.

Görmez misin, av kuşlarını yakalamak için ellerine geçirdikleri doğan, atmaca denilen kuşları, erbâbı nasıl terbiye ediyor?.. Onları tutup karanlık bir yerde hapsediyorlar. Akşam, sabah et ve sularını veriyorlar. Bir ay veya kırk günde eski yabânî hayatını unutup, kendini besleyene itâat ediyor ve onunla ünsiyet peydâ ediyor. Artık onun emrinden dışarı çıkmıyor. Omuzunda kırlara gidiyor ve gösterilen kuşun üzerine hücum edip yakalıyor, sahibine getiriyor. Halbuki bu kuş evvelce insandan kaçar ve tuttuğu kuşu hemen parçalar, yerdi. Bak bir halvette nasıl mutî' oldu.

İnsan, elbette hayvanla kıyas edilemez. Onun kemâli ve ma'nevî lezzetlere ve feyizlere nâil olması, kâmil insanların idaresindeki halvetlere muhtaçtır.

Ba'zı kimseler, bunda şöhret vardır diye i'tiraz etmek istemişlerse de, bu iddialar Rasûlüllah SAS in fiilleriyle reddolunur. Biz Rasûl-ü Ekrem'e uymaya mecburuz. Şöhret âfettir velâkin Resûlullah'ın sünnetlerinde değildir. O zaman sakal da, bıyık da, ulemâ kisveleri de, va'z ve nasihattaki edebî ifadeler, (belâğat, fesâhat) da, evlerdeki mobilya ve lüks eşya, atlar, arabalar, otomobiller ve daha nice şeyler var ki, hep şöhreti mûcibdirler. Bunlara i'tiraz edilmeyip de insanların kemâline vesîle olan ibâdetlere ve bâhusûs, Rasûl-ü Ekrem SAS Efendimiz sünneti olmak hasebiyle halvete dil uzatmak, elbette iyi bir netice vermez.

Halbuki, insanlarla ünsiyet, iflâs alâmetidir, demişlerdir. İbrahim Hakk'ı Hazretleri bir beyitinde: (Alâmet-ül-iflâs, el-isti'nâsü bin-nâs) "İnsanlarla kaynaşmak, iflâs alâmetidir." demişler ki, pek doğrudur.

Görüyoruz ki, insan bir şeye alıştı mı, ne kadar kötü de olsa bırakması kolay olmuyor. İşte en basit misâli: Sigara, vücuda zarar. keseye zarar, fakat ne olursa olsun kolayca bırakılmayır. Başkalarını da buna kıyas edebiliriz. Meselâ, kahve ve gazinolara, sinemalara, içkiye alışan kimselerin hâli ma'lûm... Hele kumara alışanların hâli içler acısıdır.

İşte bu sebeblerden nâşî iyilere de, kötülere de halvet lâzımdır. Halvet sebebiyle iyilerin iyiliği artar, kötülerin de kötü huylarını bırakmalarına sebep olur. Bir gün görürsünüz ki, o kötü sandığınız adam, ıslâh-ı nefis ederek ne güzel huylu bir adam olmuştur. Bunların nümûneleri de pek çoktur.

Ondan dolayıdır ki, halvet yalnız sülûk ehline değil, bütün imân ehli için âdetâ şarttır. Bâhusûs tarîkat ehline muhakkak şarttır. Zîrâ Hak yolunda mücâhedenin başlangıcıdır. Çünkü nefsine esîr ve mahkûm olan kimselerden tam bir mücâhede beklenemez. Mücâhidlere Cenâb-ı Hakk'ın lütûf ve ihsânı ve hidâyeti çok ve mebzûlen verilir. Zîrâ, insan hakîkaten nefs-i emmârenin elinden kurtulmadıkça rahat yüzü görmesine imkân yoktur. Bundan dolayı iptidâ hallerinde nefsiyle mücâhede edemiyen zavallıların, son zamanlarında tarîkate girmekle bir şeyler elde etmesi muhaldir. Yâni, hâlini tebdîl ve tağyîr etmesi, mânevî feyizlere nâil olması ve hakikî bir ehl-i tarîk olması âdetâ mümkün değildir, diyeceği geliyor insanın.

Bâyezîd-i Bestâmî KS Hazretleri'nin ve diğer emsallerinin mücâhedesine bakınca insan hayretlere düşüyor. Risâle-i Kuşeyrî'nin 57'nci sahifesinde yazıldığına göre, 12 sene nefsiyle mücâhededen sonra ancak dışını ıslâh edebilmiş. Nefsinin iç arzularını yenmek için de 5 sene çalışmış. Ayrıca bir sene de mütemâdiyen içini gözetlemiş, fakat ne görsün?!.. Yine iç âleminde Hakk'ın rızâsına muğayir puta benzer hevâ, heves var. Onların da yok olması ve içindeki pisliklerin ve fenalıkların gitmesi için tam 12 sene daha mücâhededen sonra hakîkatlere âşinâ oluyor ki, (12 + 5 + 1+ 12 = 30) cem'an 30 sene nefsiyle mücâhede ile ömrünü geçirmiş demektir.

İnsanın ömrü ise re'sül-mâli, sermayesidir. Onu boşa zâyi' ederse, ona ne demek lâzım bilmem?

Büyükler demişler ki: Bu tarîk, üç esas üzere kurulmuştur:

1. Yemeği ancak zarûret mikdarı ve iyice acıkınca yemek,

2. Uykuyu ancak uyku galebe edince uyumak,

3. Konuşmayı da ancak ihtiyaç duyulduğunda zarûret miktarı konuşmak.

Bilinmelidir ki, sözler amelden addedilecek ve amel defterine geçecektir.

Mücâhedenin aslı ve gâyesi, nefsi alışmış olduğu kötü âdetlerden kesmek ve kurtarmak, dâimâ onun arzuları hilâfına hareket etmektir. Avâm-ı nâs, çok amel yapmayı isterler. Havâs ise, hallerinin, içlerinin tasfiyesini kasdederler. Aç durmak, geceleri uyumamak zor bir şey değildir. Alışma işidir, alışınca kolay olur. Fakat hallerin tasfiyesi, iyi ahlâk sahibi olmak, kötü huyları bırakmak, dâimâ Hakk'ın rızâsını gözetmek ve hareketlerini ona göre tanzim etmek, ne kadr makbul ve medh-ü senâya şâyeste ve lâyıktır. Zîrâ, diyânet aslında şu üç şeyden ibârettir:

1. Emânete riâyetkâr olmak,

2. İstikâmetten ayrılmamak,

3. Tâat-i ilâhiyyeye, ubûdiyyete devamdır.

İnsan kendini şu ölçülere vurunca, kendi numarasını, kendisi pekâla verebilir. Hele îmân bahsinde zikr olunduğu gibi, îmânı kâmil olan mü'minleri, îmânları hatâ ve günahlardan men'eder, korur. Günah işlemelerine mâni olur ve onu dâimâ hayırlara sevk eder.

Kâmil mü'minler, ibâdete ve tâate son derece riâyetkâr olmakla beraber, hak ve hukuka da o kadar dikkatlidir. Günahlardan da çok korkar ve kaçar. Maâzallah haram bir lokmayı ağzına almasına kat'iyyen ihtimal verilmez. Sözlerine de çok sâdıktır. Kat'iyyen boş ve fuzûli bir sözü ağzına almaz. Hatır yıkmak, gönül kırmaktan son derece kaçınır. Kimsenin gıybetini yapmaz. Lâf getirip, götürmek gibi âdîlikleri irtikâb etmez. Sabırlı, mütehammil, gayretli, metânetli, cömerd, dâimâ ve dâimâ Hakk'ın rızâsını gözetmekle, yani yaptığı bütün işleri, Hak sübhânehû ve Teàlânın râzı olacağı veçhile yapar. Bütün iyi ahlâkları elde etmeğe ve kötü huylardan da uzak kalmağa gayret eder.

İşte böyle olgun ve kâmil bir müslüman olmak hepimizin istediği ve sevdiği bir şeydir. Lâkin iyi bir meyvayı elde etmek için, ne kadar çalışmalar oluyor. Öyle hemen istemekle olmadığı da ma'lûmdur. Öyle ise, o güzel ahlâk ve kâmil îmânın da, öyle yalnız istemekle olmayacağı bilinmelidir.

Bu hususda en kısa ve güzel yol da, Peygamberimiz SAS Efendimiz'in rehberlik edip, bilfiil gösterdiği yoldur. Halbuki, Peygamberimiz SAS böyle halvetlere muhtaç da değildirler. O, ancak bizlere örnek ve nümûne olmak, bizim de öyle hareket etmemizi temin kastıyla, hal ve fi'lini bizlere göstermekte ve söylemektedir.

Yalnız, halvete girecek insanın, "İnsanlar benim şerrimden halâs olsunlar!" diye niyet etmesi lâzımdır. Bu niyeti tevâzuuna delildir. Bu takdirde,

(Men tevâdaa refeahullah) "Kim tevâzû gösterirse Allah onu yükseltir." sırrına mazhar olur. Eğer, "Şu insanların şerrinden kurtulayım, emin olayım!" diye halvete girerse, bu da onun kibrine alâmettir. "Bir kimse diğer bir kimseye karşı kendisinde bir meziyyet görürse, bu tekebbürden ileri gelir." demişler.

Halvetlerde olan ba'zı âbidlere sormuşlar ki:

"--Sen râhib misin? Ya'ni, Hak'dan korkan mısın ki, böyle köşe-i vahdete çekilmişsin, halka karışmıyorsun?"

Cevaben:

"--Hayır, ben râhib değilim, belki köpeğin bekçisiyim. Benim azgın ve herkese saldıran köpek gibi bir nefsim var. Onun için böyle bir kenara çekilip halkın benden emin ve rahat olmasını istediğimden halvete girdim." demesi şâyânı dikkattir.

Uzlet ve halvetin şartlarından biri de kişinin; akàid-i dîniyyesini iyi bilmesi gerektir. Onun için evelâ ilim ve fıkıh tahsil etmelidir ki, halvette hatâlara düşmesin. Hakîkatte uzlet ve halvetten gâye, ahlâk-ı mezmûmelerini terk etmesidir. Yoksa, memleket terk edip hâlî yerlerde kalmak kâfî değildir. Asıl hüner cismiyle, cesediyle halk arasında olup, rûh ve gönlüyle Hâlık ile olabilmesidir. Fakat bunu her işine gelen söyler ammâ, muvaffak olabilen pek nâdirdir. Bu husuda büyüklerimiz:

"--Halkın giydiğini giy, yediğini ye; lâkin iç âlemi olan sırrınla onlardan ayrı ol!" demişlerdir.

Bazı uzak yerlerden ziyâret kasdıyla gelip:

"--Efendim çok uzak yerlerden ziyâretinize geldim." diye ricâda bulunanlara:

"--Nefsinden ayrıl, maksadına nâil olursun!" demişlerdir.

Hikâye olunur ki: Bâyezîd-i Bestâmî KS Hazretleri, rüyâsında Cenâb-ı Hakk'ı görmüş:

"--Yâ Rab, sana nasıl geleyim?" demiş.

Cevâben:

"--Nefsinden ayrıldığın zaman gelir beni bulursun." buyrulmuş.

Ne kadar değerli ve kıymetli söz! Aman yâ Rab, sen bizleri bu nefsin elinden halâs eyle!..

Halvette en ziyâde dikkat edilmesi lâzım gelen bir şey de, şahsın, kendisine verilen zikirden başka bir şeyle meşgul olmamasıdır ve bütün nefsin arzularından sıyrılıp, Hakk'ın rızâsına tàlib olmasıdır. Böyle olmadığı takdirde halvetten çok zarar görür ve fitnelere uğrar.

Halvetlerde çok hoşluk ve iyilik vardır. Fakat halvette ünsiyeti halvet ile oluyorsa, o halvetten çıkınca onda bir şey kalmaz. Eğer halvetteki ünsiyeti Cenâb-ı Hak'la ise onun için şehir de, çöl de müsâvîdir. Ya'ni kalabalık, tenhâlık onun için artık fark etmez. Halk ile olmakla birtakım hayırlar olduğu inkâr edilemez. Fakat uzlette selâmet vardır.

Bazı büyükler şöyle demişler:

"--Dostun halvet, yemeğin açlık, sözlerin de Hakk'a münâcaat olsun!"

Yalnızlık sıddıkların sevdiği bir haldir. Şeyh Şiblî, "Nâsla ünsiyet iflâstır." demiş. Mâlik ibn-i Mes'ûd, evinde dâimâ yalnız başına otururmuş. Ebû Bekir isminde bir zâta sormuşlar:

"--İflâsın alâmeti nedir?" diye.

O da, Şeyh Şiblî gibi:

"--Nâs ile ünsiyettir." demiş.

Mâlik ibn-i Mes'ûd'a:

"--Böyle yalnız başına oturmaya korkmaz mısın?" demişler.

Cevâben:

--"Allah ile olan kimsenin korktuğu hiç görülmemiştir." demiştir.

Cüneyd-i Bağdâdî KS Hazretleri de:

"--Dîninde selâmet, bedeninde ve kalbinde rahat isteyen, uzleti ihtiyar etsin!" demiştir.

Bâhusûs fitne zamanlarında mutlaka vahdet ve uzlet iyidir. Hattâ, bazı büyüklere Hızır Aleyhisselâm arkadaşlık teklif etmişse de, tavekkülümüze mânî olur diye, Hızır'la arkadaşlığı kabul etmemişler. Fakat bunlar tabiî herkesin harcı değildir.

Binâen aleyh, Cenâb-ı Hak, bir kuluna hayır murâd ederse, onu ma'siyet zilletinden kurtarıp, tâat ve ibâdetlerle ve yalnızlıkla azîz eder ve kanâatle zengin edip, kendi nefsinin ayıplarını kendisine gösterir. Bu hasletler kime verilirse, dünya ve âhiret nimetleri ona verilmiş demektir.

Halvet hakkında Abdülkâdir İsâ'nın Hakàyık ani't-tasavvuf adlı eserinin 128'nci sahifesinden 148'inci sahifesine kadar geniş tafsilât verilmiştir.

Halvet bir bakımdan bir nevi i'tikâftır. Yalnız şu var ki, i'tikâf mutlaka beş vakit namaz kılınan mescidde olur. En efdalı, Kâbe-i Muazzama, Mescid-i Nebevî ve Kuds-ü Şerîf'deki Mescid-i Aksâ'da olanlardır. Bununla beraber her beş vakit namaz kılınan mescidlere de müsâade edilmiştir.

Fakat halvette bu şart yoktur. Sâkin ve hâlî yerler halvetlere müsâiddir. İ'tikâfta oruç nasıl şartsa, halvetlerde de oruç öylece şarttır. Hattâ daha iyisi, biraz da hem kanâatkârâne, hem de riyâzatkârâne olmalıdır. Meselâ, sahurda ancak 21 tane kuru üzümle bir parçacık ekmek; akşam iftarlarında da, kezâlik biraz ekmekle biraz da mercimek çorbası ihtiyar edilmiştir ki, çok muvafıktır. Yalnız yirmi günden sonra bir akşam yemeğinde etli pilav, biraz yoğurt verilir ki, gayrimüslim riyâzet sâhiblerine benzememek içindir.

Sûre-i A'râf'ın 142'nci âyetinde beyân olunduğu gibi, halvet 30 gün olarak zikr edilmiş, sonra 10 gün daha ilâve olunarak kırka iblâğ edilmiştir. 10 gün veya 20 gün olarak da yapılırsa da, efdali iki sene kırkar gün devam etmektir.

Merhum üstadımız hacı Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri 24 halvet yaptığını söylemişti. İlk ve gençlik devirlerinde yapılan halvetler, teberrüken hakîkî halvetlere hazırlıktır. Zîrâ halvette, hemen kapanıp zikirle meşgul olmak kâfî değildir. İnsanın dış ile alâkasının tamâmiyle kesilmesi ve gönlünde Hak'dan başka bir şey kalmaması gerektir. Bu halvet, kâmil ve olgun kimseler için hallerinin artmasına, diğerlerinin de terakkîsine sebep olur.

Halvetten maksad ise, kalbi tamamiyle bütün çirkin ve kusurlardan ve ma'nevî pisliklerden temizleyip, kalb aynasını güzelce cilâlandırmak ve vâhid-i hakîkî olan Allâh-u Zülcelâl'in zikriyle meşgul etmektir. Bu suretle Hak ile ünsiyyeti artırmak, halvetten çıkdıktan sonra da bu hali muhafaza edebilecek hale gelmektir. Dikkat edile!

Halvet insanlardan ve kendini meşgul eden her amelden bir müddet kendini ayırarak, bitmek tükenmek bilmeyen dünya kaygılarından, sıyrılarak, kalbi dünya meşgûliyetlerinden kurtarıp, huzû ve huşû ile Cenâb-ı Hakk'ın türlü nîmetlerini düşünerek, şeyhinin vereceği zikre ve murâkabelere dikkat ve ihtimam göstermek ve hiçbir dakikasını, hattâ hiçbir nefesini bile boş geçirmeden zikre devam etmektir. Yoksa halvetlere kapanıp çeşitli hayallerle veya, "Ben de şeyh olacağım!" diye yapılan halvetler birer zâyiâttır.

Onun için evvelâ niyetleri tashîh edip, kendisinin ıslâh-ı nefs edebilmesi ve bil'umum kötü ve mezmûm huyları terk ederek âdetâ bir kuzu, insan kılığında bir melek olabilmeyi azim ve kasd etmelidir. Zikrullaha o kadar devam etmelidir ki, ancak ve yalnız kalbde zikrin hakîkati kalmalıdır ve artık kalbden her şey çıkmış, silinmiş, yok olmuş, yalnız zikrin hakîkati ve mânâsı kalmış olmalıdır.

Hiç şüphe yoktur ki, kalb bir şeyle meşgul olunca, başka şeylerle meşgul olamaz. Binâen aleyh, zikrullah ile meşgul oldugu vakitlerde de, tabiî başka bir şeyle meşgul olmasına imkân yoktur. Dünya ve hattâ âhiret hâtıralarıyla meşgul olduğu an, zikrullahtan, velev bir lâhza da olsa mahrum kalmış olur. Zîrâ, bir anda hem zikrullah hem dünya-âhiret havâtırı cem olamaz. Bu bir noksanlıktır. Dikkat edip her havâtırdan gönlünü muhâfaza ederek, yalnız zikrullah ile meşgul olmaya çalışmalıdır.

Gerek nefsin ve gerek şeytanın getirdiği bütün vesvese ve hâtıralara hiç kulak asmadan hemen zikrullaha devam etmelidir. Çünkü onların vesvese ve hâtıralarıyla meşgul olmak, bitmez, tükenmez hayâlât ile insanın ömr-ü azîzini mahvetmektir. Adetâ esrarkeşlerin hayâlâtı gibi. Binâen aleyh, feyz veya vâridât diye böyle hayâllere kendini kaptırmak çok tehlikelidir. Meselâ, "Artık sen oldun, kâmilsin; senin gibisi bulunmaz!" ve buna benzer daha nice aldatıcı sözler, hayaller, rü'yâlar hep insanı zikrullahtan alıkoymak için, nefsin ve şeytanın hîlelerinden ibarettir. Bunlara hiç ehemmiyet ve kıymet vermeden ve bir an bile meşgul olmadan zikre devam etmelidir.

Şeytan, ba'zan parlak nurlar göstermek suretiyle de aldatmaya ve meşgul etmeye çalışır. Bunlar hiç bir zaman matlûb ve maksud değildir. Bunlara aldananlar ancak çocuklardır. İçe gelen bu gibi hayâlât ve vesveseleri şeyhten gayriye söylememelidir.

Halvet, s™filer tarafından icad edilmiş bir şey değildir. Belki Allah-u Teàlâ'nın emrine imtisâl ve Rasûl-ü Ekrem SAS Efendimiz'in ef'âline iktidâdır. Ma'lûmdur ki, Efendimiz SAS Hirâ dağındaki mağarada, ma'lûm olan günler ve gecelerde, kendisine vahiy gelmezden önceleri de halvetler yapar, ibâdetle meşgul olurlardı.

Sûre-i Müzzemmil'in sekizinci âyeti halvete delîldir. Allah-u Teàlâ'nın ism-i şerîfini zikir bahsinde, Ebussuûd Efendi, "Kula gereken gece gündüz zikrullaha devamdır." dermiş. Şüphesiz bu da, dünyadan ilgiyi kesmeden ve Hakk'a tam mânâsı ile dönmeden mümkün olmaz. Öyle ise, hiç olmazsa muayyen bir zaman, her şeyden alâkayı keserek nefsin ıslâhı ve gönlün açılması için halvetlere devam etmelidir.

Halvet, yalnız dervişlere veya tarîkat ehline mahsus değildir. Her mü'min ve muvahhidin, kendini yetiştirmesi ve Hak Sübhânehû ve Teàlâ'nın kendisinden râzı olacağı bir kul olmasına dikkat ve gayret göstermesi, îmânının kemâli bakımından muhakkak lâzımdır. İhmâlinden dolayı mes'ûliyet vardır.

Zîrâ bu âlem boşuna yaratılmamıştır. İnsanlar halk olunsun, büyüsün, birbirleriyle canavarlar gibi boğuşsun, zevk ve safâ âlemlerinde ve günah vâdîlerinde ömürlerini tüketip gitsinler diye halk olunmamışlardır. Elbette bu hakikatte büyük hikmetler ve gâyeler vardır. Peygamberlerin gelmesi, kitapların indirilmesi, evliyâların yaradılışı, bizlere çok şeyler öğretmekte ve duyurmaktadır.

Çeşitli mu'cizeler, (Mi'râc, şakk-ı kamer gibi) ve kerametler bize bu âlemin dışındaki, âhiret ve ebediyyet âlemini ve bu âlemden daha mükemmel olan, cennet ve cemâlullahı müşâhade âleminin varlığını haber vermekte ve ona göre hazırlanmanın lüzûmunu bildirmektedir. Bunun için, her ne bahasına olursa olsun, bu dünyaya öyle bel bağlayıp da, o ebediyyet âlemini ihmal etmenin câiz olmayacağını, her akl-ı selîm sâhibi idrâk etmelidir.

İlimlerle meşgul olan âlim ve fâzıl zevât-ı muhteremeye ise, halvet herkesden daha fazla lâzımdır. Zîrâ, dünya işleriyle meşgul kişilerin kafaları nasıl o işlerle dolu ise, ilim ehlinin kafası da, çok çeşitli bilgilerle meşgul olduğu cihetle, o da, kendisini lâyıkıyla Hakk'a verebilmesi için, halvete herkesten daha çok muhtaçtırlar. Binâen aleyh, hiç olmazsa her gün, ya sabah veya akşamları, ya ibâdetlerin arkasından veya yatmazdan evvel muvakkat bir zaman için, az da olsa kendisini Hak ile başbaşa kalmağa alıştırmalıdır. Yoksa bu dünyanın ne işi biter ne gücü...

Onun için azîz kardeş! Sen peygamberlerin izinden ayrılma, onların sözlerine dikkat et! İbâdet vakitlerini kat'iyyen kaçırma. Hele zikrullahı mümkün olduğu kadar gizlice, kemsesiz ve hâlî yerlerde çokça yapmaya bak! Her şeyin fânî olduğunu unutma, Hakk'a iyi sarıl!

Hazret-i Ayşe Vâlidemiz RA, Resûlullah SAS Efendimize gelen vahyin, rü'yâ-yı sâliha ile başlamış olduğunu, sonra da yalnızlık hâlinin ona sevdirildiğini bildirmiş olmakla, Fahr-i Kâinât Efendimiz'in Hirâ dağındaki mağaraya çekilerek, orada tek başına ibâdetle meşgul olduğunu, ancak azıkları tükendikçe evine, Hazret-i Hatîce RA Vâlidemiz'in yanına dönerek azığını alıp, hazırlığını yaparak, tekrar mağaraya döndüklerini ve bu hâlin vahiy gelinceye kadar böylece devam ettiğine işâret buyurmuşlardır.

Bu hadîs-i şerîfte halvetin, insanların ibâdet edebilmelerine ve salâh-ı hal sâhibi olmalarına yardımcı olduğuna delîl vardır. Bir kimse ki, Rasûlüllah SAS Efendimiz'in hâline ve ef'âline imtisâl ederse, makàm-ı velâyetten ona bir nasîb verilir; ve yine bundan delîl vardır ki, müptedîlere muhakkak halvet ve uzlet lâzımdır. Bidâyet hallerinde bunlardan mahrum olanlar, son zamanlarında bunun lüzumunu anlasalar da, artık tatbik edebilmek imkânını bulamazlar. Zîrâ, azim, sabır ve metânetleri buna müsâid değildir.

Bu sebeble, tasavvuf ehli derler ki: "İnsan bir makama nâil olduktan sonra ona edep dâiresinde devam ederse, daha a'lâsına nâil olur." Bak, Peygamber SAS Efendimiz, o Hirâ dağındaki ibâdetine devamı neticesi, makamdan makama tarakkî ede ede nihayet sübût makâmına, oradan da "Kàbe kavseyni ev ednâ" tecellîsine mazhar olmuştur. Ona tâbî olan ümmeti de, makâm-ı velâyette Allah-u Teàlâ'nın dilediği yüksek makâmlara (makâm-ı sübûtdan gayrı) nâil olurlar ve kendilerine hikmetler ihsan olunur.

Halvet, kendisinden gayri insanlardan hâlî olmaktır. Belki Rabbi ile meşguliyetinden kendini de unutmalıdır. İşte o zaman vâridât-ı ilâhiyye ve ulûm-ı gaybiyyeye müsteid olur ve kalbi bunlara mahal olur. Rasûlüllah SAS Efendimiz halveti, nübüvvetten sonra bırakmamıştır. Ramazan-ı şerîfteki son on günlük i'tikâfını kat'iyyen bırakmamıştır. Hattâ Ramazan-ı şerîfte bazı sebeblerden dolayı i'tikâfını bırakmışsa, bunu Şevval ayında kazâ buyurmuşlardı. Bu i'tikâf ile halvetler birbirine yakındır. Şu insanlara taaccüb olunur ki, Rasûl-ü Ekrem SAS Efendimizin hiç terk etmedikleri i'tikâfı nasıl terk ediyorlar. (Hàşiyetüt-Tahtavî alâ Merâkıl-Felâh, s. 463)

İmâm-ı Nevevî, bu hadîs-i şerîfin şerhinden, halâ kelimesini halvet ile şerh etmiş ve "Sâlihlerin şânı ve âriflerin ibâdeti bununla kâimdir." demiştir.

Süleyman el-Hattâbî (Rh.A) de: "Uzletin, Rasûlüllah SAS Efendimiz'e sevdirilmesinde, kalbin dünyadan fâriğ olması ve tefekküre muîn ve zâhir (yardımcı) olması, alışılan beşeriyyet hallerinden ayrılması ve kalbin huzû ve huşû'a kavuşması vardır." der.

Şehâbeddin Ahmed ibn-i Hacer el-Askalânî (Rh.A) de, bu hadîsin şerhinde, (halâ) kelimesini halvet ile izah etmiş ve, "Bundaki sır, teveccüh olunan şeye kalbin ferâğı vardır ve halvetin aslı bilindiği gibi bir aydır, bu da Ramazan ayıdır." demiştir. (Fethul-Bârî, c. 1, s. 18)

Allâmetü'l-Kebîr, bu hadîsin şerhinden "Halvette kalbin boşalması vardır, destinin suyunu boşaltmak gibi. Kab boş olunca içine her şey konabilir, dolu kaba bir şey koymak mümkün değildir." diyor. Binâen aleyh, kalb de boş olunca tefekkür ve düşenceye imkân hâsıl olur. Bir de beşeriyyet iktizâsı alışılan huylardan ancak bu gibi riyâzetler ile kurtulmak mümkün olur; eski âdetler unutulur. Kirmânî Hazretleri de, Buhârî'nin şerhinde bu hadîsi aynı şekilde şerh buyurmuşlardır. (Şerh-i Buhàrî, c. 1, s. 32)

Bütün bunlar selef-i sâlihînin halvete olan îtinâlarına delildir. Artık itiraz etmek isteyenler, istedikleri kadar itiraz etsinler.

Muhammed ibn-i Ahmed Benîsî, İbn-i İshak (Rh.A) ve gayrılarından rivâyet ederek, "Efendimiz SAS Hazretleri, Hırâ dağındaki mağaraya her sene bir ay gider, orada ibâdetle meşgul olurlardı." buyurmuşlardır.

Münâvî Hazretleri de, Efendimiz SAS Hazretleri'nin halvetleri hakkında, "Efendimiz her şeyden ayrılıp Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak'ın zikrine gark oluşu ve buna mâni olabilecek her şeyden uzaklaşmasıyla, yalnız halvete iltifat ederek, günden güne Hak ile ünsiyeti artarak, kalb aynasının gâyet cilâlı ve parlak bir ayna haline geldiğini, kemâl derecelerinin en yüksek kısmına eriştiğini, bu suretle saâdet ışıklarının, yüzlerinde belirdiğini, hattâ bütün taşlar ve ağaçlar, O geçerken fasîh bir dille, "Esselâmü aleyke yâ Rasûlallah!" dediklerini beyan etmişlerdir. (Levâmiül-Kevâkib, s. 48-49)

Süleymân-ı Cemel de, "Efendimiz SAS Hazretleri, Hirâ dağında her sene bir ay ibâdetle meşgul olurlardı ve oradan indikleri vakit, Kâbe-i Muazzama'yı tavaf etmeden hâne-i saâdetlerine girmezlerdi. Hırâ'daki ibâdetleri, zikrullah ve tefekkür idi. Kezâlik Hirâ'dan gayrı zamanlarında da yine halvetlerini çok yaparlardı." demiştir. (El-Fütûhàtül-Ahmediyye, s. 31)

Kàmûs sahibi Muhammed bin Yâkûb el-Fîrûzabâdî, bu hususta der ki: "Rasûlüllah SAS Efendimiz'e vahy gelmeden evvel kendisi halvet ve yalnızlığı severlerdi. Hirâ dağına çıkar, oradaki mahalde yalnız başına Cenâb-ı Hakk'a ibâdet ederdi. Hırâ dağı Mekke-i Mükerreme'ye üç mil mesâfededir. Mağaranın uzunluğu dört, genişliği de üç zira (arşın) kadar ufak bir mağaradır. Halvet için burasını seçmişlerdi." demiştir.

Ulemâ-yı kirâmın, Rasûlüllah'ın halvetteki ibâdetinde iki kavil vardır. Bazısı, "İbâdeti, tefekkür idi." dediler. Bazısı da, "Zikrullah idi." dediler ki, bu esahtır.

Halvetler, ya Hak'dan, Hak ilminin ziyâdeliğini talebdir ki, bu Hak ehlinin asıl maksad ve gâyesidir. Yoksa halvetlerde, boş tefekkür, boş düşünceler, halvet hâline münâsib değildir. Bu gibi şeyler halvetten sayılmaz. Çünkü bazı büyüklere halvetlerde:

"--Bizleri de dûadan unutmayın efendim!" demişler de, cevaben:

"--Ben seni düşünüp, seninle meşgul olduğum takdirde Allah'ımla halvette olmuş olmam!" buyurmuşlar.

Bu cevapta: "Ben, beni zikredenin yanındayım. Onun hâmîsi ve yakınıyım. Beni zikrettiği müddetçe ben onunlayım." sözünün esrârı anlaşılmaktadır. Bu devlet (saltanat) kadar başka bir devlet bulunur mu?

"Halvetin şartlarından biri de, Allah-u Teàlâ'yı nefsi ve ruhuyla zikretmektir. Yoksa nefes ve lisânıyla değildir."demişler. Onun için halvete giren kimselerin öyle birbirlerini kontrol edip, onların halleriyle meşgul olması ve onlara akıl dersi vermeğe kalkması, edeb öğretmesi, hiç olacak şeylerden değildir.

Ders ve edebler evvelce öğrenilmelidir. Halvette ise her şeyi unutup yalnız Allah Teàlânın zikrinin bâkî kalması, velev bir an da olsa zikrullahtan hâlî kalmaması gerektir. Hem de çok dikkat lâzımdır.

Bazı halvetler ise, fikirlerin safâsı içindir ki, bazı ma'lûmatları elde etmek için yapılır. Bu ise, Hak ehline hiç yakışmaz. Hak ehli, bu gibi halvetlere tenezzül etmezler. Onların gâyesi ancak zikrullahtır. Halvetlerde tefekkürle vakit geçirenler, ehl-i halvetten sayılmazlar. Binâen aleyh, gàyeye uygun olmadığı için halvetten çıkmaları veya i'tikadlarını tashîh ile yalnız ve yalnız şeyhinin emri olan zikrullah ve mürâkabelerle meşgul olmaları gerekir.

Bir üçüncü halvet de, halktan uzaklaşmak içindir. Halktan gördükleri korkunç şeylerden nâşî, halkı gördükçe kendilerinde darlık ve sıkıntı olur. İşte o zaman, o da halveti ihtiyar eder. Lâkin bu da matlûb olan halvetten değildir.

Bir dördüncü halvet daha vardır ki; onu yapan, her çeşit muhâletâttan, hattâ çoluk çocuk, mal, mülk ve her türlü tefekkür ve meşgûliyetten hâlî olarak yalnız kalbin zikrine dalmış, zikrullahın zıddı neler varsa hepsinden külliyyen ayrılmış ve halvet ettiği Zât-ı Ecell-ü A'lâ'nın zikriyle ünsiyyet hâsıl etmiş olur da, artık bir türlü zikrullahtan ve halvet kalmaktan ayrılamaz. Bu ünsiyyet sâyesinde kendisine hakîkî ilhamlar artar ve gönlünün safâ ve cilâsı ziyâdeleşdikçe ziyâdeleşir. Bu sebeble de kemâlâtın en yüksek noktalarına erişir. (Sàhibül-Kàmus, Seferis-Saàde, s. 3-4)

İşte şu bir miktar, ulemâ ve efâzılın kavillerinden bizlere âşikâr bir şekilde beyân olunuyor ki, halvet, sünnet-i Resûlullah'ın amelî bir yoludur ki; insanlar böylece îmânlarını takviye, nefislerini ıslâh ve saf etsinler, ruhlarını da kuvvetlendirsinler, kalblerini temizleyip tecelliyât-i ilâhiyyeye mazhar olabilecek hâle gelsinler diye yapılır.

Yine halvet, Efendimiz SAS Hazretleri tarafından yer ve gökleri, bütün varlıkları yaratan Hâlık-ı Zülcelâl'in bilinmesi için bizlere tevcih olunmuştur. Bütün zevklere, vecdlere, keşif, kerâmet ve feyzlere esas olmuştur.

İmâm Buhârî (Rh.A) Hazretleri'nin Sahîh'inde bildirdiği, yedi tabaka kimse ki, gölgelerin olmadığı o mahşer âleminde, Arş'ın gölgesi altında gölgeleneceklerdir; onlardan biri de, hâlî yerde Allah-u Teàlâ'nın zikriyle meşgul olup, gözlerinden yaşlar akıtan kimseler olduğu o hadîste zikredilmiştir.

Bunların hepsi zikrullah kasdiyle halvetin meşrû'iyyetine delîl değil midir?.. Bu maksatla yapılan halvetlerde s™fîler, Allah-u Teàlâ'yı zikrederek Hakk'ın nûruna gark olurlar, içleri de dışları da nûr olur; (nûrun alâ nûr) nur üstüne nur olurlar.

İmâm Ahmed (Rh.A)'in Müsned'inde, uzunca bir hadîste ihraç olunduğuna göre, "Ehl-i zikir benim meclisimin ehlidir." buyrulmuştur.

Bu tâife, Allah-u Teàlâ'nın zikriyle o kadar meşgul olurlar ki, huzûr-u ilâhide kendilerini bile unuturlar. Gözleri yaşla dolar. Hakk'ı bilmesi nisbetinde kendinden geçer. Huzû ve huşû ile Hazret-i Hakk'ın huzurunda Hak ile celîs ve enîs olur.

Ömer ibn-i el-Fârız'ın bu hâli bildiren şu beyitleri ne güzeldir:

Velekad halevtü meal-habîbi ve beynenâ,
Sirrun erakku minen-nesîmi izâ serâ.

"Sevgiliyle tenhada kaldım, aramızda esen meltemden daha ince bir sır vardı."

Veliyyullàhi leyse lehû enîsün,
Siver-rahmâni fehüve lehû celîsün.

"Allah dostlarının, ondan başka can yoldaşı yoktur. Onlar için Rahmân'dan başka hepsi boştur."

Ey ömrünü gafletle geçiren zavallı! Sen de bu gibi bahtiyar ve kâmil zâkirlere uymak ve yetişmek istersen, şu seni çeşitli günahlara sokan ve Hak'tan uzak kalmana sebeb olan nefs-i emmâreni artık bırak da, yola gel; onu ta'yîb et, ayıpla! "Sen bunun için mi yaratıldın?" diye düşün ve Rabbine dön! Koş, git, kalbini yak, yık! Ömrünü boşa zayi ettiğin ve kıymetli vakitlerini lehiv ve lağviyatla yok ettiğin için, gece gündüz ağla! Hem durmadan ağla ki, zaman artık çok kısalmıştır. Geçmişleri telâfi için çalış. Sonraki nedâmet ve husrân kimseye fayda vermemiştir, vermeyecektir.

Muhakkak Hakk'a döneceksin. O zaman Hak sana, "Gel tevbekâr kulum!" diye iltifat edecek, alâka gösterecektir ve seni kıyametin dehşetli ve harâretli ânında, Arş'ın gölgesi altında gölgelendirip, mes'ûd ve bahtiyar kulları arasına ilhak edecektir.

Aman yâ Rab! Sen bizleri afv ü mağfiretinle, hidâyet ve tevfîkinle, rahmet, ihsan ve ikramlarınla taltîf buyurarak, o zor günde Arş'ın gölgesinde gölgelendirdiğin bahtiyarlara bizi de ilhak buyur... Dünyada iken de o bahtiyarlarla dost eyle... Halvetlerde ve âşikâr hallerinde dâimâ senin zikrinle meşgul olup, rahat ve sükûn bulan kimselerden ayırma... Yâ rabbel-âlemîn, yâ erham-er-râhimîn!..

(Tasavvufî Ahlâk - 2'den)

Çilehàne - Ana Sayfa