Endonezya'dan Avustralya'ya

Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN Rh.A

....

Şimdi ben hac dönüşünde uğradığım ülkelere bakıyorum. Uzakdoğu ülkelerini görerek, Jakarta'da kalarak Avustralya'ya geldik. Jakarta Endonezya'nın başşehri...

Endonezya 200 milyon nüfuslu bir İslâm ülkesi, en büyük İslâm ülkesi... Çok büyük camiler var, ahalisi nüfus olarak kalabalık, müslüman... Ama şöyle havalanında televizyonlarını izledim, dergilerini, gazetelerini inceledim; çok çalışması gerekiyor müslümanların. Baktım ki 200 milyonluk bir İslâm ülkesi ama, İslâm ülkesinde müslümanlar çalışmıyorlar, daha ziyade müslüman olmayanlar hakim. Ticaretine Çinliler hakim; eğitim hayatına, üniversitelerine hristiyanlar hakim. Kaç tane hristiyan üniversitesi kurmuşlar. İnsanları hristiyan yapmak için onlar gayret gösteriyor.

Ama hristiyanlık eski bir din. Hazret-i İsâ'yı seviyoruz biz ama, hristiyanların inançlarının Hazret-i İsâ'nın öğrettiği, Hazret-i İsâ'ya inen İncil'deki inançlardan farklı olduğunu, artık ilim alemi de biliyor. Hattâ Lût gölünün yanında, Kumran denilen mağaralarda çok eski İncil nüshaları bulunmuş, onları incelemeye almış alimler... Onlar müslümanların, Kur'an-ı Kerim'in, Peygamber Efendimiz'in söylediklerinin doğru olduğunu gösteriyor. Bu bozulmanın, tahrifatın isbatı olmuş oluyor.

Şimdi onlar yanlışı yaymağa çalışıyorlar, biz doğruyu yaymakta çalışmıyoruz. Radyo çok önemli, televizyon çok önemli, dergiler, gazeteler çok önemli... Halka hizmet çok önemli, insanların iyiliği için çalışmak çok önemli!..

Benim meselâ Avustralya'da gördüğüm en önemli noktalardan birisi, halka hizmetin çok güzel yapılması... Seneler önce de söyledim: Türkiye'deki belediye başkanı dostlarımızın buralara gelmesini, buralardaki belediyelerin çalışmalarını incelemesini dilerim.

Çok güzel hizmet veriyorlar. Alt yapı dediğimiz insanların asıl ihtiyacı olan su, yol, elektrik, barınma, aslî gıda maddeleri temel sorunları çözülmüş. Şimdi biz seyahat ediyoruz. Hangi kasabaya girsek, o kasabanın girişinde çıkışında çok geniş bir mesîre yeri, kır sefası yapılacak yer var. Kebap pişirecek ocaklar, oturacak masalar, gölgelikler, ağaçlar, çimenler, yüznumaralar, hatta duş almak için yerler... Bunlar bedava olara yapılmış. O belediyenin halka, gelip geçen yolculara bir hizmeti oluyor.

Kendilerine de hizmeti oluyor. Onlar da çocuk arabalarını alıyorlar, kahvaltılarını sepetlerine koyuyorlar, geliyorlar, kahvaltıyı belediyenin yol üzerinde yapmış olduğu o geniş bahçede, parkta yapıyorlar. Kenarda çocukların oynaması için çocuk bahçesi oluyor. Yâni her türlü ihtiyaç düşünülmüş.

Biz onun için Avustralya'da binlerce km seyahat yapıyoruz. Namaz vakti geldiği zaman öyle bir parka gidiyoruz, çimenlerin üzerine seccadelerimizi yayıyoruz, cemaatle namazı kılıyoruz. Hiç zorluk çekmiyoruz. Gayet güzel düzenlenmiş, belediyeleri takdir ediyorum.

Sonra Avustralya, yağmur az düşen bir yer, yağış oranı az olan bir ülke... Bir şey çok dikkatimi çekiyor: Her tarlada sel yataklarının önüne duvar yapmışlar, suyu biriktiriyorlar, yağan yağmuru kaçırmıyorlar. Her tarlada üç tane, beş tane --artık arazinin yapısına göre, kendileri de bazan grayderle oyarak, çukurlaştırıp da yapıyorlar-- gölet oluyor, barajcık oluyor, su birikiyor oraya... Gökten yağan suyun damlasını ziyan etmiyorlar, kaçırmıyorlar. Onlar birikiyor; hayvanlar içiyor, sulamada kullanılıyor.

Böylece hangi kasabaya gittiysek su 24 saat akıyor. Otellerde gayet rahat ediyorsunuz. Yol üzerine otelleri koymuşlar, motel diyorlar. Arabanızla yanaşıyorsunuz, tek katlı, odası var, banyosu var, mutfağı var... Geceliği 50 dolar, 60 dolar, neyse veriyorsunuz. Yatıyorsunuz, seyahata devam ediyorsunuz. Çok güzel ayarlamış belediyeler, çok takdir ediyorum.

Halka hizmet çok güzel... Yâni halkın bütün ihtiyacı düşünülmüş. Meselâ dün durduğumuz parkta, gazla çalışan kebap ocağı vardı, barbüki diyorlar. Yâni gazı bedava... Git orda kebabını pişir, ye, ondan sonra yoluna devam et!.. Duş yap, yıkan, tertemiz terini akıt, yoluna devam et! Bunlar hizmet...

İnsanlara hizmet belediyelerde bir yarış haline gelmiş. Bir onur meselesi, bir şeref meselesi olmuş. Geniş parklar yapmak, çocuk bahçeleri yapmak, halkı memnun etmek, halkın alkışını almak çok önemli...

Ben bu konuşmamda beni tanıyan arkadaşlara, sonra bizim çevre derneği ilgililerine rica ediyorum. Lütfen yol kenarlarında araziler alsınlar paralarıyla, parklar yapsınlar, bir tarihî büyüğümüzün, bir dînî büyüğümüzün ismini versinler. Meselâ, Selâhaddîn-i Eyyûbî, Alpaslan, Fâtih Sultan Mehmed, Kànûnî Sultan Süleyman, Mehmed Zâhid Kotku veya Gümüşhânevî Hazretleri parkı desinler! Böyle bir park yapsınlar, çocuk bahçesi yapsınlar, yüznumaralar yapsınlar, duş yeri yapsınlar, halka hizmet versinler.

Çünkü halka hizmet etmek çok sevap, bu sevapları kaçırmayalım! Bizim derneklerimiz hayırları yapsın, bu sevapları kazansın. O hizmetler ayakta durdukça, onları yapanlar sevap kazanacak.

Bir de burda parkların ortasına abide koyuyorlar. Meselâ o kasabada Japonlarla yapılan savaşa kimler katılmış, kimler ölmüşse, ölen kimselerin isimlerini oraya yazmışlar. Hiç bir isim unutulmuyor, hiç bir iyilik unutulmuyor. Her iyiliğin bir hatırası oluyor. Böylece Avustralya'da yeni yetişen gençler milliyetçi yetişiyor. Kendisinin milletini, tarihini tanıyan, bilen, seven insanlar olarak yetişiyor. O da hizmet yapmaya, başarılı olmaya, milleti için çalışmaya gayret ediyor.

Meclisini gezdik bir milletvekili tanıdığımız vasıtasıyla... Orada duvarda yazılar var. Filânca büyük zat şu işi başarmış; onun için meclisin duvarına onun yazısını yazmışlar, resmini koymuşlar. Yâni vefâ dediğimiz, iyiliği unutmamak, iyiliğe karşı müteşekkir olmak; nesillerin vazifesi bu... Eskilere karşı tarih sevgisi, tarih bilinci çok önemli... Burda ben onu görüyorum.

Bunlar çağdaş insanlar diye, meselâ Türkiye'de herkes bilir; Amerikalılar, Avrupalılar, İngilizler böyledir diye takdir ediliyorlar. Son derece dindarlar ve dînî hizmetler çok ileri... İki adımda bir kilise var ve herkes dînî hizmetlerine, kiliselerine bağlı... Kiliseler harıl harıl çalışıyor. Katolik kilisesinin koca mektebi var, Anglikan kilisesinin koca okulu var, hastanesi var... Her yerde bütün hizmetler onların eli ile yürütülüyor. İctimâî kuruluşlar millete hizmet veriyor.

Tükiye'de de bunların böyle olmasını temenni ediyorum. Halkın kurduğu hayır müesseselerinin, dînî kuruluşların devlet önünü açmalı, engellememeli, kapatmağa çalışmamalı!..

İnsan niçin dindar oluyor?.. Ahireti kazanmak için, Allah'ın rızasını kazanmak için de hayır hasenat yapıyor. Dindarlığı teşvik etmek lâzım ki, insanların arasında iyilik yayılsın ve çocuklar dindar yetiştiği zaman kötü alışkanlıklara düşmesinler.

İşte çevremize bakarak, başka milletlere bakarak kendimizi düzenlemeliyiz. Yirminci Yüzyıl'da bu gezmelerin, seyahatlerin, yurtdışındaki çalışmaların en büyük faydası, karşılaştırma yapmak... Biz ne durumdayız, onlar ne durumda?.. Biz ne yapıyoruz, onlar ne yapıyor?..

Burda meselâ çevreyi korumak, tabiatı, doğayı korumak çok önemli bir konu, fevkalâde önemli bir konu... Çok dikkat ediyorlar, bir ağacı kestirmiyorlar. "Bu ağaç güzel bir ağaçtır, bunu kesmek yasaktır." diyorlar ve onun üzerinde duruyorlar. O ağaçtan dolayı o arsa öyle kalıyor, ev yapılamıyor, o kadar koruyorlar. Kıyıları koruyorlar, yağmalamayı engelliyorlar, halka açıyorlar.

Bu doğayı korumanın Türkiye'de de olması lâzım!.. Türkiye'nin doğası çok güzel ama, bu kadar tahribe dayanamaz. Bu kadar yağmalamadan sonra biter, her taraf berbad olur, en güzel yerler perişan olur. Meselâ, o eski Turgut Özal merhumun çok gittiği bir Göcek Koyu vardı. Arkadaşlar söylüyorlar; oraların şimdi pislikten, naylon torbalardan, içilmiş boş kutuların atılmasından denizin kıyılarının çok bozulduğunu söylüyorlar.

Demek ki doğayı korumak önemli, tarihi korumak önemli, inancı korumak önemli, suyu ziyan etmemek, halka hizmet vermek önemli...

Endonezya'da durduğum sırada, ordaki bir dergiyi inceledim. Malezya, Endonezya ve çevredeki diğer ülkelerin su durumlarını gösteren cetveller yapmış, büyük su ihtiyacı var... Halbuki oralara muson yağmurları yağar, şakır şakır aylarca yağmur yağar, su sıkıntısı olmaması gerekiyor. Neden?.. Alt yapı yok, suyu toplayıp halka sunma çalışması yok...

Kimisinde altı saat su veriliyor, kimisinde on saat, kimisinde oniki saat... Ama ileri ülkelere, alt yapısını yapmış ülkelere bakıyorsunuz, 24 saat hizmet veriliyor. Meselâ Avustralya'da 24 saat su kesintisiz veriliyor.

Su kesilir mi?.. Bu belediyenin kusuru halka hizmetin az olması...

Çevremize bakarsak, herhalde kendimizin hatalarını da düzeltebiliiriz. Bakın meselâ Yunanlının dinine, papazına, kilisesine bağlılığını düşünün! Sırpın dinine, kilisesine bağlılığını düşünün, siyasetine bunun nasıl aksettiğini düşünün!.. Bizdeki durumu düşünün, bizdeki tarihî büyüklerimize, olaylara karşı ilgiyi düşünün!..

Şehidlerimizin isimleri belli değil... Meselâ benim dedem şehid olmuş, ben babama "Madalya alalım!" dedim; "Evlâdım, nasıl uğraşacağız?" diyor. Devletin kendisinin getirip vermesini lâzım! "Senin deden şehid olmuştu, al bu madalya ailenizde iftihar vesilesi olarak, size yâdigâr olarak kalsın!" demesi lâzım!.. Çünkü o canını vermiş vatan için, bizim de ona bir şükran borcumuz var; onu anarak, hatırasını yaşatarak bu işi yapacağız.

Böyle çevremize bakarak kendimizi düzeltebiliriz.

Diliyorum ki 1419 hicrî yılı hataların düzeltildiği, yanlışlardan dönüldüğü, iyi şeylerin yapıldığı, çağdaş, ileri, insanları mutlu etmeye yönelik; üzmeğe değil, kırmağa geçirmeğe, hapse tıkmaya, cezalandırmağa değil, affetmeye, mutluluğu yaymaya yönelik, güzel hizmetlerin yapılmasına yönelik çalışmalarla geçsin... Her şey düzelsin, güzelleşsin...

İnşaallah bu güzellik Türkiye'den çevreye de taşsın... Bütün çevre ülkeler, hattâ tüm dünya güzelliklerle dolsun... Her şey güzel olsun...

İslâm ülkelerine bakıyoruz, geziyoruz, görüyoruz, hep sıkıntılar var... Batı ülkelerine bakıyoruz, sıkıntıların çoğunu çözümlemişler, imrenilecek durumlar var. Ziya Paşa'dan beri böyle olmuş. O da Frengistan'ı gezdiği zaman beldeler, kâşâneler görmüş, İslâm alemini gezdiği zaman virâneler görmüş. Onu şiirinde dile getiriyor.

Ziya Paşa ne zaman yaşadı, biz ne zamanda yaşıyoruz, aradan ne kadar zaman geçti, düzelen bir şey yok... Rejim değişti, padişahlık gitti, cumhuriyet geldi, demokrasi geldi... Ama hizmet eksik olunca, demek ki işler lafta kalıyor demek... Bu durumu düzeltmeliyiz, hatalarımızı düzeltmeliyiz.

Bizim beğenmediğimiz, küçümsediğimiz, tepeden baktığımız ülkeler bile bizden daha ileri geçer duruma gelmemeli!.. Biz tarihî derinliği olan, köklü, yüce bir milletiz. Allah-u Teàlâ Hazretleri, ecdâdımıza lâyık torunlar olmayı, rızasına uygun işler yapmayı, rızasını kazanmayı, insanlığa hizmet etmeyi, faideli olmayı, rehberlik etmeyi, ışık tutmayı, insanların yanlışlarını düzeltmeyi, onları hem dünyada hem ahirette mutlu edecek çalışmalar yapmayı nasîb eylesin... Özellikle mü'min kardeşlerimden daha gayretli olmalarını diliyorum, bekliyorum.

Allah-u Teàlâ Hazretleri gayret, kuvvet versin...

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû, aziz ve sevgili Akra dinleyicileri!..

01. 05. 1998 - AVUSTRALYA

Kaynak: Son Uyarı Gazetesi

Çilehàne-Ana Sayfa