16 TEMMUZ 1997 MEVLİD KANDİLİ KONUŞMASI

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN Rh.A

Hazırlayan: Dr. Metin Erkaya

--------------

PEYGAMBER SAS'İN İZİNDE OLMAK

Bismillâhir-rahmânir-rahîm.

Elhamdü lillâhi rabbil-àlemîne hamden kesîren tayyiben mübâreken fîh... Alâ külli hàlin ve fî külli hîn... Ves-salâtü ves-selâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaînet-tayyibînet-tàhirîn... Emmâ ba'd:

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Çok mübarek ve çok güzel bir şehirde bulunuyoruz. Yeryüzünün en sevgili, en kudsî şehri Mekke-i Mükerreme... Ebül-beşer, insaniyetin başı, ilk insan, ilk peygamber Adem Atamız, Havva Anamız dahi buralarda bulunmuş. Burası insanlık tarihi ile eş hatıraları taşıyan bir yer... Allah-u Teâlâ Hazretleri yeryüzünde en çok ibadet edilen yerleri sevdiğini bildiriyor. Peygamber Efendimiz böyle bildirmiş. Başka yere rahmet nazarıyla bakmıyor ama, kendisine ibadet edilen yerleri çok seviyor. İbadethanelerin en güzeli de Mekke-i Mükerreme'de bulunuyor. O bakımdan Allah'a ne kadar hamd ü senâlar etsek azdır. Bu mübarek kandili bizi Mekke-i Mükerreme'de idrak etmeyi nasib etti, Çok şükür, Allah tekrarını nasib etsin...

a. Peygamber Efendimiz'e Ümmet Olma Şerefi

Bugün, Peygamber SAS Efendimiz'in dünyaya gelişinin sene-i devriyesi... Yâni Rebîül-evvel ayının onikinci günü, şafak vaktinde dünyayı teşrif eylemiş, doğmuş Peygamber SAS Efendimiz... Yine Rebîül-evvel ayının bu zamanı olduğu için Mevlid kandili oluyor. Bu akşam Mevlid kandilini idrak etmiş bulunuyoruz. Allah-u Teàlâ Hazretleri'ne sonsuz şükürler, hamd ü senâlar olsun ki, bizi Peygamber Efendimiz'e ümmet eylemiş. Ahir zaman peygamberi, eşrefül-mürselîn Muhammed-i Mustafâ'nın ümmetiyiz.

Eski insanların hepsi, "Ne olurdu, onun ümmeti olabilseydim! Allah nasib etseydi de o zamanda yaşasaydım, onun çıktığı zamana yetişseydim de onun ümmeti olabilseydim!" diye, onun ümmeti olmak şerefini elde etmeyi temenni etmişler. Bütün eski insanlar, bütün peygamberler... Ama bize nasib olmuş. Çok şükür onun ümmetiyiz ve Allah'ın en çok sevdiği mübarek bir beldede bulunuyoruz, mübarek bir kandil akşamındayız. Bir sürü mübareklik üstümüzde, etrafımızda... Daha doğrusu biz Allah'ın rahmet deryasına batmış, dibini boylamış bir durumdayız bu akşam... Allah'a hamd ü senâlar olsun...

Biliyorsunuz, burada kılınan bir namaz, yâni Mekke-i Mükerreme'de kılınan bir namaz, başka yerlerde kılınan yüz bin namaz kadar insana sevabı çok kazandırıyor. Öyle bir mübarek yerdeyiz ki, böyle bir yere harcadığımız uçak parası, vs. bir namazda hepsi helâl olsun, fedâ olsun denecek duruma geliyor. Yüz bin namaz, günde beş vakit namazdan yirmi bin günlük namaz eder. Onu da üç yüz altmış beşe bölersek, yetmişe yakın bir rakam çıkar. Demek ki insan burda bir namaza, yetmiş yıla yakın bir zaman beşvakit namaz kılmış kadar sevap alıyor.

Biliyorsunuz Kadir gecesi için de:

(Leyletül-kadri hayrun min elfi şehrin) "Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır." (Kadir: 3) buyruluyor. Bin ayı da onikiye böldüğün zaman seksen küsür sene ediyor; o da bir ömür... Burası da öyle; burada bir namaz kılıyorsun, bir ömür boyunca kıldığın namaz kadar sevap alıyorsun. Elhamdü lillâh...

Bu kaçırılır mı?.. Yâni parası olur da, sıhhati olur da, imkân bulur da, vize alır da insan böyle bir şeyi kaçırır mı?.. Kaçırmamalı... Bilmeli bu nimetin kıymetini, kaçırmamalı. Biz elhamdü lillâh nasib etti Allah, bu nimetin içinde bulunuyoruz şu anda; çok şükür...

(Lein şekertüm leezîdenneküm) "Siz eğer nimetin kadrini bilir de şükrederseniz, ben sizin nimetlerinizi çoğaltırım, arttırırım. Şükretmesini bilin, daha çok vereyim. (Ve lein kefertüm inne azâbî leşedîd) Eğer nimetin kadrini bilmezseniz, göz yumarsanız, kör olursanız, görmezseniz, benim azabım şiddetlidir." buyuruyor Allah-u Teàlâ Hazretleri... (İbrâhim: 7)

Biz çok şükrediyoruz, sonsuz şükürler olsun, hamd ü senâlar olsun Allah-u Teàlâ Hazretleri'ne ki, kulları arasından biz yüzü kara, âciz, nâçiz kullarını havalardan uçurdu, deryalardan geçirdi, kuş gibi yere indirdi, bu güzel diyarlara getirdi. En güzel otellerde, sıcak sular, soğuk sular, havlular, lokantalar, yemekler, etler, kebaplar, tatlılar, turşular, meyveler...

Burası İbrâhim AS'ın duasına mazhar olmuş bir belde olduğundan... Dağlarına bakın, hepsi çatır çatır kayadır. Siyah kayadır, çatlamıştır, çatır çatırdır. Onbinden fazla tepe vardır burda... Saymakla bitmeyecek kadar büyük sayıda tepeler var ama, hep kayadır. Bu kayalık yerde, ekin bitmez yerlerde, Allah-u Teàlâ Hazretleri buraya gelen insanlara fazl u kereminden bereket veriyor, türlü türlü nimetleri yiyoruz. Türkiye'de bulmadığımız yiyecekleri dahi burada yiyoruz. Bunların hepsi nimet... Başkalarına nasib olmuyor, bize nasib olmuş.

Bu akşam her ne kadar insanda bir mahzunluk oluyorsa da, akrabasının, hemşehrilerinin yanında olamadığı için... Ama daha güzel bir yerdeyiz, belki mahzunluk şundan oluyor: O kardeşlerimiz de keşke burda olsalardı diye böyle bir mahzunluk oluyor. Yâni, biz bu nimetlere ermişiz, onlar da erselerdi. Hani Yâsin Sûresi'nin ikinci sayfasında Habîbün-Neccâr anlatılırken, --isim verilmiyor ama, Antakya'lı mübarek bir zât-- Allah-u Teàlâ tarafından kendisine:

(Kîledhulil-cenneh) "Sen şehid oldun, buyur cennete gir!" denilince; (Kàle yâ leyte kavmî ya'lemûn. Bimâ gafaralî rabbî ve cealenî minel-mükramîn.) "Keşke kavmim, beni öldüren o câhiller, zavallılar, Rabbimin beni afv ü mağfiret ettiğini, ikramlarına mazhar insanların arasına beni de aldığını keşke bilselerdi." diye temenni etti. "Beni öldürdüler, elleri kırılsın!" demedi de, "Keşke, onlar da bilselerdi." dedi. (Yâsin: 26-27)

Şehid ettiler onu da... Öbür gelen mürsellerle beraber, yapmayın etmeyin dedi diye onu da şehid ettiler. Hemen cennetteki makamı göründü. "Gir cennete!" diye Allah-u Teàlâ Hazretleri buyurunca; diyor ki: "Keşke kavmim de câhillik etmeseydi, imanın ne güzel olduğunu, cennetin ne kadar güzel olduğunu bilseydi." diye iyiliğini istiyor.

Biz de, burda bu kadar nimetler içinde olduğumuzu anlayınca, "Keşke Türkiye'dekiler de yanımızda olsaydı. Sevdiklerimiz, babalarımız, kardeşlerimiz, evlâtlarımız, akrabamız, dostlarımız yakınlarımız yanımızda olsaydı." diyoruz. Belki böyle bir duygu var... Memnunuz, Allah'a hamd ü senâlar olsun...

b. İnsanın Şerefi ve Mahlûkata Üstünlüğü

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Peygamber SAS Efendimiz, insanların en şereflisi... İnsanlar da mahlûkatın en şereflisi...

--Mahlûkatın en şerefli olanı hangisi?.. Fil mi, zürâfâ mı, kuş mu, balık mı; ne?..

İnsan!.. Mahlûkatın en şereflisi insanoğlu... Allah-u Teâlâ Hazretleri insanoğlunu eşref-i mahlûkat kılmış:

(Ve lekad kerremnâ benî âdeme) "Biz insanı mükerrem mahlûk kıldık, muhterem varlık kıldık." (İsrâ: 70) diye Kur'an-ı Kerim'de isbatlı. Yâni mükerrem olduğumuz, şereflenmiş, yüksek, şerefli, haysiyetli, izzetli, itibarlı, kıymetli mahlûk olduğumuz Kur'an'dan belli. En şerefli biziz.

--Melekler var bir de...

Meleklerden de üstün olabiliriz. Eğer mü'min olursak, mü'min-i kâmil olursak, şeytana uymazsak, Allah'a isyan etmezsek, Allah'a itaatâr kul olursak; o zaman meleklerden de üstün oluruz.

Melekler günah işlemeyecek şekilde yaratılmış.

(Lâ ya'sûnallàhe mâ emerahüm ve yef'alûne mâ yü'merûn) "Allah'a isyan etmezler, ne emrolunursa onu yaparlar." (Tahrîm: 6) Tabiat kanunları gibi, yâni suyu kaynatırsan buhar olur gibi... Onlara ne vazifesi yüklenmişse, onu yaparlar.

İnsanoğlunda hayrı ve şerri işlemeğe imkân vardır. İsterse rakı içer, isterse plaja gider, isterse, pavyonda eğlenir, isterse hırsızlık yapar, isterse binbir çeşit günaha dalar; mümkün, yapabilir. İsterse namaz kılar, oruç tutar, tesbih çeker, Kur'an-ı Kerim okur, haramdan kaçınır, günahlardan uzak durur, Allah'ın rızasını kazanmağa çalışır... İki yol da mümkün, imkân dairesinde, ikisini de yapabilir.

Allah-u Teàlâ Hazretleri bu dünyada, imtihan için insanoğlunu ihtiyârî bir durumda bırakmış, istediği tarafı ihtiyar ediyor. İhtiyâr etmek, seçmek demek... Bir tarafı seçiyor.

--Nereyi seçtin kulum?..

--Hayrı seçtim yâ Rabbî, ibadeti seçtim yâ Rabbî!.. Sana kulluk tarafını tercih ettim; nefsime ağır gelse de, uykusuz kalsam da, yorgunluk çeksem de, masraf olsa da, zahmet olsa da, sonunda hapse girmek veya şehid olmak olsa da senin yolundayım!

Serbest... Başkaları da başka türlü hareket etmişler, işte tarih boyunca görüyoruz. Namlı, azılı münkirler, kâfirler, zalimler var... Firavunlar, Nemrutlar, Kàrunlar, Ebû Cehiller, Ebû Lehebler var... Onları da biliyoruz. Bu dünyada insanoğlu serbest... İyi hareket ettiği zaman eşref-i mahlûkat iken, insanların en şereflisi oluyor.

Peygamber Efendimiz de eşrefül-mürselîn... Yâni Allah'ın gönderdiği yüzyirmidörtbin peygamber içinde, en şereflisi, en yükseği o... Cennetteki makamların en üstünde olacak olan, Makàm-ı Mahmud'un sahibi Rasûlüllah SAS Efendimiz... Allah-u Teàlâ Hazretleri onu sevmiş, sevdiği bir kul olarak yaratmış. Her türlü güzelliği kendisine ihsân etmiş, imkân bahşetmiş. Eşrefül-mahlûkàt, eşrefül-mürselîn, eşref-i veled-i benî Âdem, seyyid-i veled-i benî Âdem, seyyidil-evvelîne vel-âhirîn, ekremür-rusül... Ekrem, en soylu demek; seyyid, efendi demek; eşref, en şerefli demek... Bütün bu vasıflara bihakkın Rasûlüllah SAS Efendimiz sahip...

Kur'an'dan ayetlerle bunun böyle olduğu belli, tarihten belli... Bir de tarih boyutu var. Meselâ, Levh-i Mahfuz'da Âdem AS, "Lâ ilâhe illallah" sözünü görmüş. Allah'tan başka ma'bud yok, ilâh yok, sadece ibadet edilecek olan Allah var. Bütün yüzyirmidörtbin peygamberin insanoğlu arasında öğretmeğe çalıştığı en büyük hakîkat bu... Allah'tan başka tapılacak, ibadet edilecek ilah yok; ancak Allah var, sadece ve sadece bir tek, vahid ü ehad ü ferd ü samed Allah var... Bütün yüzyirmidörtbin peygamber, bu "Lâ ilâhe illallah" için çalışmış.

O cümlenin arkasında da "Muhammedün rasûlüllah" var... Muhammed Allah'ın elçisi, Muhammed Allah'ın rasûlü... Daha Âdem AS'ın yaradılması zamanından bu işler belli... Neden?.. Mukadderatı yazan Allah-u teâlâ Hazretleri evveli ve ahiri bildiği için ve Levh-i Mahfuz'a yazdığı için...

--Nerden anlayabiliriz bunu? Bunun böyle olduğu acaba efsane mi, zayıf rivayet mi, acaba hurafe mi?..
--Hayır, değil... Kur'an-ı Kerim bildiriyor:

(Ve iz kàle rabbüke lil-melâiketü innî câilün fil-ardı halîfeh) Allah-u Teàlâ Hazretleri meleklerine buyurmuş ki: "Yeryüzünde halife olacak, yeryüzüne hakim olacak, eşref-i mahlûkat olacak insan cinsini yaratacağım!" buyurdu Allah-u Teàlâ Hazretleri ezelde, bizim bilmediğimiz çok eski zamanlarda... Kur'an-ı Kerim'de böyle bildiriliyor. (İnnî câilün fil-ardı halîfeh) "Yeryüzünde halifetullah sıfatına sahip olacak, mükerrem, eşref mahlûkat yaratacağım." dedi.

Melekler ne dediler?.. Kur'an-ı Kerim'den biliyoruz yine, biz bilemezdik: (Kàlû etec'alü fîhâ men yüfsidü fîhâ ve yüsfiküd-dimâ') "Yâ Rabbi, orayı karma karış karıştıran, ortalığı fesada boğan ve birbirinin kanını döken o insan cinsini mi yaratacaksın?"

Daha yaratılmış değil, yaratacağım diyor Allah-u Teàlâ Hazretleri... Melekler diyorlar ki: Öyle yapacak insanları mı yaratacaksın?.. Melekler nerden biliyorlar kan dökeceğini, savaş yapacağını, birbirleriyle çarpışacağını, zulmedeceğini?.. Levh-i Mahfuz'da yazılı... Allah-u Teâlâ Hazretleri takdir kalemiyle Levh-i Mahfuz'a yazmış, şunlar olacak diye; olmadan yazmış. Yâni tasarım diyoruz. Bir şeyi yapmadan önce tasarımını yapıyorlar, kâğıdın üzerine çiziyorlar. Ondan sonra ustalar ona göre yapıyor evi...

Ama Allah-u Te`Œlâ Hazretleri olmuş ve olacakları Levh-i Mahfuz'a yazdı. Onun için melekler orda, "Yâ Rabbi, yaratacakmışsın böyle bir mahlûk, tamam... Ama bunlar böyle harb edeceklermiş, darb edeceklermiş, birbirlerini keseceklermiş... Kimisi kâfir olacakmış, kimisi mü'min olacakmış. (Ve nahnü nüsebbihu bihamdike ve nükaddisü lek) Biz sana hamd ü senâ ediyoruz, seni takdis ediyoruz, sana ibadet ediyoruz. Biz varız ya!.. Hiç günah işlemeyen, hiç âsî olmayan, sırf senin emirlerini tutan nurdan mahlûklar..."

Allah-u Teàlâ Hazretleri buyudu ki: (Kàle innî a'lemu mâ lâ ta'lemûn) "Ben sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum." (Bakara: 30)

Demek ki, melekler ne olacağını biliyordu. Âdem AS da biliyordu. Kendisi yaratıldığı zaman, kendisinin neslinden bir Muhammed-i Mustafâ geleceğini biliyordu. Yâni bu hurafe değil, efsane değil... Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

(Küntü nebiyyen ve âdemü beynel-mâi vet-tîn) "Adem daha su ile toprak arasında iken, toprak suyla karışmamışken, Âdem'in yaratılacağı çamur daha oluşmamışken ben peygamberdim." diyor. Levh-i Mahfuz'a böyle yazılmış demek ki...

c. Mûsâ AS'ın Adem Atamız'a Çıkışması

Peygamber Efendimiz'in İmam Buhârî'nin Sahih'inde yazılmış bir hadis-i şerifi var:

Mûsâ AS, Âdem AS ile karşılaşınca... Mi'rac'da Peygamber Efendimiz müşahede eylemiş. Peygamberlere imamlık yaptı ya, Mi'rac'da gördü ya hepsini, göğün tabakalarını çıktığı zaman... Onlar da bizim bilemediğimiz esrârengiz şeyler...

Nasib olmayan bilmez. Mekke'ye gelmeyen Mekke'yi bilmez, Harem-i Şerif'i bilmez. Tatmayan bilmez. Hiç tadını tatmamış olan bir insan muzla ananas'ın, muzla mango'nun tadını farketmez, arasında ne fark var bilmez. Portakalla mandalinanın farkını ancak tadan bilir.

Âdem AS'a ne demiş Mûsâ AS?.. Asabîymiş, sinirliymiş. Hârun AS'ın yakasına ve sakalına yapışmış: "Ben Tur Dağı'nda iken, sen bu adamların bu buzağıyı yapıp da, buna tapınmasına niye müsaade ettin?" demiş.

O da demiş ki:

(Yebneümme, lâ te'huz bi-lihyetî velâ bi-re'sî) Ey anamın oğlu, saçımı sakalımı çekiştirip durma, yakamı paçamı yakalayıp durma! (innî haşîtü en tekùle ferrakte beyne benî isrâile velem terkub kavlî) Benim sözümü dinlemedin, kavmin arasında ayrılık gayrılık çıkarttırdın, fitneye sebep oldun dersin diye korktum, onun için ses çıkartamadım." (Tâhâ: 94)

Ama Mûsâ AS asabî... Hârun AS'ın sakalına yapışmış, çekiştirmeğe başlamış: "Niye buzağıyı yaptırttın, niye buzağıya tapıldığı zaman ortalığı karmakarış etmedin, niye müsaade ettin?" filân diye... Ama ulul'azm peygamber, büyük peygamber. Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin, muhsin kullardan olduğunu söylediği kimse...

Neden büyük, muhterem kardeşlerim?.. Kolay değil; sen git bakalım Firavun'un karşısına da, kendisine tapınılan bir herife de, "Sen tapınılacak adam değilsin yâ, ne oluyorsun?" diye söyle bakalım, hadi göreyim! Hanginizin yüreği varsa, çıksın da, gitsin de bir söylesin; göreyim hadi bakalım!.. Kesiyor adam...

Millet onu tanrı edinmiş, Firavun'a tapınıyor. O da: "Sizin için benden başka bir tanrı kabul edemem, yok öyle bir şey, ben sizin tanrınızım." diyor. (Ene rabbükümül-a'lâ) "Ben sizin en yüce rabbinizim!" diyor. Sen misin o sözü söyleyen; Allah da cezasını veriyor ama, tanrılık dâvâsında bulunmuş.

Mûsâ AS gidiyor, hem de suçlu... Bir kavgada bir yumruk vurmuş, karşı taraftan bir adam ölüvermiş. Bir de cinayet zanlısı, sanık... Yakalayıp, onun için bile kafasını kesebilirler. "Sen birisini yumrukladın, öldürdün." filân diye... Korkuyor, (haşîtü) diyor, (ehàfü) diyor. Kur'an-ı Kerim'den biliyoruz korktuğunu... Allah da diyor ki:

(Lâ tahàfâ innenî meakümâ esmeu ve erâ) "Kormayın, --sen de korkma, Hârun AS da korkmasın-- ben sizin yanınızdayım; rabbinizim ben sizin, ben her şeyi görüyorum ve işitiyorum." diye gönderiyor. (Tàhâ: 46)

O zaman Allah'tan aldıkları kuvvetle gidip, söylediler ama, herkes yapamaz. Yapılan işleri anlamak için kendinizi onun yerine koyun! Hadi bakalım gidin, söyleyin!

Adamcağızın birisi söyledi. Anıtkabir'de merasim yapılırken:
"--Bu merasimleri yapmayın, Kur'an-ı Kerim'e uyun!" dedi.
Hemen hapse attılar. "Bir tarikatla, bir teşkilatla ilgisi var mı, yok mu?" diye incelediler. "Eskiden solcuymuş da, sonradan tevbekâr olmuş, adamcağız kendiliğinden bunu yapmış." dediler, ama çok kızdılar. "Kur'an-ı Kerim'e uyun!" dedi diye neler oluyor. Öldürebilirler de, asabilirler de, hapiste çürütebilirler de... Hadi bakalım söyle!.. Zor yâni.

İbrâhim AS'ın yaptığı işi yapmak çok zor... Nemrud'un karşısına çık da konuş, çatır çatır onların putlarını kır; zor iş...

Mûsâ AS ne yaptı Mi'rac'da... Mûsâ AS'ın seciyyesini anlatmak için bunları söyledim. Hazret-i Ömer de asabî idi. Peygamber Efendimiz de bazen asabîleşirdi, kızdı mı alnındaki damarı fenâ halde kabarırdı. Kızmak var... Allah için kızmak var, Allah için sevmek var; her zaman öyle yumuşaklık yok tereyağı gibi... Bazen çelik gibi olacak, bazen yay gibi olacak, bazen demir yumruk gibi olacak müslüman; bazen kale gibi olacak, bazen aslan gibi olacak, bazen şahin gibi olacak, bazen kaplan gibi olacak...

Mûsâ AS böyle... (Aleyhis-selâm) ne demek, "Ona selâm olsun!" demek... (Alâ nebiyyinâ ve aleyhis-selâm) "Hem bizim Peygamberimiz'e, hem ona salât ü selâm olsun..." Seviyoruz, sevdiğimiz için çocuklarımıza Mûsâ, İsâ adını veriyoruz. Sakınmayız, gocunmayız.

Ne demiş Âdem Atamız'ın yanına gelince:

(Entellezî tuhricunâ minel-cenneh?) "Sen değil misin Allah'ın emrini dinlemeyip de, o ağaca varıp da, o meyvadan yeyip de bizi cennetten çıkartan?" Bak bak, dedesine çatıyor! Dedesine ne diyor: "Sen bizi cennetten niye çıkarttın? Sabretseydin, yaklaşmasaydın o ağaca, o meyvadan yemeseydin! Cennetten çıkarttın bizi, işte dünyaya düştük böyle... Firavunlar var, dinsizler var, Hâmânlar var, Kàrunlar var..."

O zaman Adem AS diyor ki:

(E telûmünî bişey'in ceffel-kalemü) "Beni, takdir kaleminin yazıp da mürekkebinin kuruduğu bir olaydan dolayı mı ayıplamağa çalışıyorsun yâ Mûsâ?.."

"Kaderde bu var, Ademoğlu yeryüzüne inecek, nesli sürecek diye takdir edilmiş. Levh-i Mahfuz'da böyle yazılmış, ondan oldu bu." demek istiyor, kadere işaret ediyor. "O zaman susturdu." diyor Peygamber Efendimiz.

Mûsâ AS ne desin?.. Kader... (Âmentü billâhi ve melâiketihî) "Allah'a inanıyoruz, meleklerine inanıyoruz. (Ve kütübihî) Kitaplara inanıyoruz. (Ve rusulihî) Gönderdiği peygamberlere inanıyoruz. (Vel-yevmil-âhiri) Ahirete inanıyoruz." Ahirette Rasûlüllah Efendimiz'e kavuşacağız. Şimdi Mevlid kandilinde onun hatırasına konuşma yapıyoruz. Cennette buluşacağız inşaallah, Allah lütfederse... (Ve bil-kaderi) "Kadere de inanmışız. (Hayrihî ve şerrihî minallàhi teàlâ) Hayır da, şer de hepsi Allah'tan..." Üzülme yâ!..

(Men âmene bil-kader, emine minel-keder.) "Kadere inanan kederden uzak olur." Üzülme, ne yapalım, kader böyle, takdir-i ilâhî...

d. Peygamber Efendimiz'in Önceden Bildirilmesi

Adem AS da Peygamber Efendimiz'in kendi evlâtları arasından geleceğini biliyordu. Başka kim biliyordu?.. Bütün peygamberler biliyordu. Ahir zaman peygamberini hepsi biliyorlardı, çünkü Allah bildiriyordu. Çünkü, her peygambere Allah: "Eğer sizin ümmetinizden birileri ahir zamana yetişirse, sizin ümmetiniz o zamana kadar devam ederse; o zaman o peygambere tabî olsunlar!" diye tembih ediyordu. Bu da Kur'an-ı Kerim'de var, bu da ayetle sabit...

Çünkü meselâ burada yahudilik yayılmıştır, ondan sonra hristiyanlık yayılmıştır da, şuraya hristiyanlık gelmemiştir, yahudilik kalmıştır. Öbür tarafta yahudilik de gelmemiştir de, o eski peygamberin zamanındaki din vardır... Hepsi âhir zamanda bir âhir zaman peygamberi gelecek diye, şânını, namını, tînetini, izzetini, itibarını biliyorlardı Peygamber Efendimizin... Hepsi biliyorlardı. Hepsi âhir zaman peygamberinin zamanına yetişmeyi, ümmetinden olmayı temennî ediyorlardı.

Başka kim biliyordu?.. İbrâhim AS biliyordu. Allah emretti:

"--Hadi bakalım, hanımını al! Bu doğan nur yüzlü çocuğunu al! Hadi bakalım, güneye doğru yürü, Ürdün'den, Filistin'den çölleri geç! Çatır çatır siyah taşlı dağların arasında ekin bitmez vâdiye hanımını, bu güzel çocuğunu bırak gel yâ İbrâhim!"

İbrâhim ne demekmiş, ebün rahîmün, [çok merhametli baba] demekmiş. Kur'an-ı Kerim'de bildiriliyor:

(İnne ibrâhîme halîmün evvâhün münîb) "Çok gözü yaşlı, çok rikkatli, çok gözü yaşlı, çok halîm bir insandı İbrâhim Aleyhisselâm..." (Hûd: 75) Bakmayın Nemrud'a karşı arslanlığına!.. O zaman arslan, ama kendisi çok merhametli idi. Hiçbir yemeği misafirsiz yememiş, hep böyle misafir çağırmış. Hep misafirle yemek yemiş, misafiri sevmiş.

İbrâhim AS merhametli ama, oraya karısını bıraktı. Zemzem'in olduğu yere, vâdinin orta yerine Hâcer Annemizi bıraktı. Yanında da İsmâil Aleyhisselâm, süt emen çocuk... Bıraktı gidiyor.

Hâcer Validemiz şaşırdı. Kocası İbrâhim AS, peygamber... Hâcer Validemiz de İbrâhim AS'a inanmış, onun ümmetinden, mü'min... Dedi ki:
"--Yâ İbrâhim! Bırakıp bizi gidiyorsun; bunu Allah'ın emriyle mi yapıyorsun? Bizi kime bırakıp gidiyorsun?.."
Dedi ki:
"--Evet, Allah'ın emriyle..."
"--Eh, o zaman Allah bize kâfi gelir." dedi Hâcer Validemiz. Bak, imanın güzelliğini gör! "Mâdem Allah emretmiş, o zaman Allah bizi kayıracak." dedi.

Amma muhterem kardeşlerim, bu rivayetlerin tarihin içindeki cümlelerini alın, yaşayın onları!.. Yâni sen, hanımını ve çocuğunu böyle tenha bir yere bırakabilir misin?.. Böyle bir rüya görsen, bırakabilir misin?.. Bırakılmaz, kolay kolay bırakılmaz.

Sâre isimli hanımından çocuğu olmuyordu. Hâcer Validemiz'i, Sâre Validemiz hediye etti cariye olarak. Hâcer vâlidemizden bir çocuk oldu, çocuk çok kıymetli, bırakılmaz. Hanım da kıymetli, çünkü çocuk yapıyor. Hani istenmeyen hanım olur da, boşanıyor filân gibi değil yâni.

Hâcer Vâlidemiz'in durumunu düşün: Kocası bırakıp gidiyor bir kadını... Telâş içinde, heyecan içinde soruyor:
"--Bizi bırakıp nereye gidiyorsun yâ İbrâhim?"
E gidiyor... İçi kan ağlayarak gidiyor İbrâhim AS...
"--E Allah emretti, işte bırakıp gidiyorum."
"--Eh, o zaman Allah bize yeter."

İşte bu tevekkül... Tevekkül ne demekmiş: Allah'a dayanmak, Allah yeter, Allah bana kâfidir demek... Ama ev yok, otel yok, Mescid-i Haram yok, Zemzem suyu yok, çarşı yok, pazar yok, insan yok, ağaç yok, gölge yok, çimen yok, yiyecek yok... Öyle bırakıyor. Ve bu da "Tevekkeltü alallah" diyor. Bunlar büyük olaylar, unutulmayacak olaylar, bunları insanın yaşaması lâzım!..

İbrâhim AS tepeye gelince, şöyle aşağıya doğru baktı, ellerini kaldırdı, göz yaşları içinde dua etti:

(Rabbenâ innî eskentü min zürriyyetî bi-vâdin gayri zî zer'in inde beytikel-muharrem) Yâ Rabbi! Ben senin emrin üzere, ailemden bir grubu bu ekin bitmez vadiye yerleştirdim. Burada mescid yapılsın, insanlar burada ibadet etsinler diye..." Bunun böyle olacağını olmadan bildiği için, böyle dua ediyor. (Rabbenâ liyukîmüs-salâh) "İnsanlar namaz kılsınlar diye... (Fec'al ef'ideten minen-nâsi tehvî ileyhim) İnsanların gönüllerine bir aşk şevk ver, ziyaret etmek şevki ver, insanlar buraya ziyarete gelsinler." Daha ev yok, çöl orası... (Verzukhüm mines-semerât) Orda bıraktığım şu evlâtlarıma da meyvalar ikram et!"

Semere, meyva demek, mahsûl demek... Meselâ buğdayı ekersin, semeresi başak olur... İnciri ekersin semeresi incir yemişi olur... Karpuzun çekirdeğini ekersin, karpuz olur.

(Leallehüm yeşkürûn) Bunlara türlü türlü nimetler ver, şükretsinler." dedi, dua etti. (İbrahim: 37)

(Rabbenâ veb'as fîhim rasûlen minhüm) Bunların içinden bir peygamber çıkar. (Yetlû aleyhim âyâtike) Senin ayetlerini buraya toplaşacak olan insanlara bildirsin diye bir peygamber çıkart!" diye böyle dua etti. (Bakara: 129)

İbrâhim AS da, neslinden Hazret-i Muhammed'in geleceğini biliyor. Hattâ o çocuklarının orada ölmeyeceğini, onların büyüyeceğini, oraya insanların toplanacağını, oraya hac yapılacağını biliyor. Bildiği için öyle dua ediyor.

Peygamberler biliyor, Adem AS biliyor, İbrâhim AS biliyor, İsmâil AS biliyor... Hepsi biliyorlar. Hattâ yahudiler, Peygamber Efendimiz gelmeden, onun gelmesi yakındır diye bekliyorlardı. İşte biz böyle bir peygamberin ümmetiyiz.

e. Peygamber SAS'in Kendisini Anlatması

Peygamber SAS Efendimiz'e sormuşlar:

"--Sen nasılsın, nicesin? Evsafın, sıfatların, niteliklerin nicedir? Yâ Rasûlallah, biraz kendinden bundan bize bahsetsene!" demişler.

O zaman Peygamber Efendimiz kendisi hakkında bilgi vermiş ashabına... Buyurmuş ki:

RE. 152/1 (Ene muhammedübnü abdül-muttalib) "Ben Abdülmuttalib'in torunu Muhammed'im."

Peygamber Efendimiz'in bir ismi Muhammed'dir. Kur'an-ı Kerim'de dört yerde Muhammed ismi geçiyor. Birisi:

(Vemâ muhammedin illâ rasûl, kad halet mi kablihir-rusül) [Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir.] (Âl-i İmran: 144)

İkincisi:

(Mâ kâne muhammedün ebâ ehadin min ricâliküm velâkin rasûlallàhi ve hàtemen nebiyyîn) [Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o Allah'ın rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur.] (Ahzâb: 40)

Üçüncüsü:

(Muhammedün rasûlüllah, vellezîne meahû eşiddâü alel-küffâri ruhamâü beynehüm) [Muhammed Allah'ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler.] (Fetih: 29)

Dördüncüsü:

(Vellezîne âmenû ve amilüs-sàlihàti ve âmenû bimâ ünzile alâ muhammedin ve hüvel-hakku min rabbihim keffera anhüm seyyiâtihim ve asleha bâlehüm.) [İman edip salih ameller işleyenlerin, Rableri tarafından hak olarak Muhammed'e indirilene inananların günahlarını Allah örtmüş ve hallerini düzeltmiştir.] (Muhammed: 2)

Bunlardan başka, Saf Sûresi'nde Ahmed ismi de geçiyor:

(Ve mübeşşiren birasûlin ye'tî min ba'dismühû ahmed) ["Benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim." dedi Hazret-i İsâ AS.] (Saf: 6)

Niye "Abdülmuttalib'in oğlu Muhammedim!" diyor?.. Çünkü babası öldüğünden, dedesi Abdülmuttalib kendisine baktı, büyüttü. Peygamber Efendimiz doğmadan evvel babası Abdullah vefat etmişti. Dedesi büyüttü, ismini dedesi verdi. Onun için Abdülmuttalib'in Muhammed'i derlerdi. Halbuki, Abdulmuttalib'in oğlu Abdullah'ın oğlu Muhammed ama, "Abdülmuttalib'in oğlu Muhammedim!" diyor. Devam ediyor:

(İnnallàhe teàlâ halekal-halka fecealenî fî hayrihim) Allah-u Teàlâ Hazretleri mahlûkatı yarattığı zaman; yerleri, gökleri, melekleri, insi, cinni, dağları, taşları, ağaçları, kurtları, kuşları, balıkları, çiçekleri yarattığı zaman, beni en hayırlı mahlûk olarak yarattı." Yâni insan olarak yarattı. Başka bir şey de olabilirdi. Kurtlar kuşlar hepsi bizim gibi birer ümmet aslında... Hepsinin canı var, zikri var, Allah'a ibadeti var.

(Ve in min şey'in illâ yüsebbihu bihamdihî velâkin tefkahûne tesbîhahüm) (İsrâ: 44) Hepsi Allah'ı tesbih ediyor da, biz tesbihini duyamıyoruz. Hepsinin Allah'a ibadeti var. Biz insan olarak gelişmiş mahlûkuz, ötekilerin de az çok bilgisi var.

"Beni mahlûkatın en hayırlısı olarak, insan cinsinden yarattı." Cinlerden de olabilirdi ama, cinlerden değil...

(Sümme cealehüm fırkateyni ve fecealenî fî hayrihim fırkaten) "Sonra fırkalara ayırdığı zaman, beni en hayırlı fırkadan eyledi." Yâni, Peygamber Efendimiz'in soyu dâimâ en hayırlı... (Sümme cealehüm kabâile fecealenî fî hayrihim kabîleten) "Sonra, çeşitli kabileleri yarattığı zaman, beni en hayırlı kabileden kıldı. En şerefli, en dindar, en müttakî kabileden kıldı. (Sümme cealehüm büyûten fecealenî fî hayrihim beyten) Sonra her kabilenin de ahalisi var, evleri var; beni en hayırlı evden eyledi."

(Fe ene hayrüküm beyten ve ene hayrüküm nefsen) "Ben sizin soyca, evce, asâlet cihetinden en hayırlınızım, kişilik olarak da, şahsen de en hayırlınızım." Kendisi hakkındaki bir bilgisi böyle...

f. Ben Ademoğullarının Efendisiyim

İkinci hadis-i şerif:

RE. 152/2 (Ene seyyidü veledi âdeme yevmel-kıyâmeti ve lâ fahr) "Kıyamet gününde Ademoğulları mahşer yerinde toplandığı zaman, bütün Ademoğullarının seyyidi, efendisiyim; öğünmek yok..." Allah bunu vermiş ama, ben mütevâzi bir insanım, öyle öğünmeyi, böbürlenmeyi sevmiyorum. Siz sordunuz diye söylüyorum, öğünmek maksadıyla söylemiyorum, en şereflisi ben olacağım.

(Ve biyedî livâül-hamdi ve lâ fahr) "Elimde Livâül-hamd, Hamd sancağı olacak; öğünmek yok..." Anlı şanlı Hamd Sancağı dalgalanacak Peygamber Efendimiz'in elinde... Bu çok büyük bir şeref. Herkes o bayrağı görecek, bütün iyi insanlar Peygamber Efendimiz'in bayrağının altına gelecekler. O bir işaret, o bayrak orda dalgalandıkça herkes o bayrağın altına gelecek.

(Ve mâ min nebiyyin yevme izin âdem, femen sivâhü illâ tahte livâî) "Adem AS ve Adem AS'dan sonra cihana gelmiş bütün peygamberler, o bayrağın altına gelecekler." Mûsâ AS, İsâ AS, İbrâhim AS, Nuh AS... Hepsi Peygamber Efendimiz'in bayrağının altında toplanacaklar.

(Ve ene evvelü men teşakku anhül-arda ve lâ fahr) "İlkönce kabirden kalkacak, kabri açılıp da mahşer yerine ilk gidecek olan ben olacağım; öğünmek yok ama o şeref bana ait..."

(Ve ene evvelü şâfiin ve evvelü müşeffein ve lâ fahr) "İlk defa şefaat edecek olan, şefaati kabul edilecek olan ben olacağım; öğünmek yok..."

Allah'ın kendisine verdiği makamları Peygamber Efendimiz böyle ifade etmiş. Yâni, Ademoğulları içinde en yüksek makamın, Makàm-ı Mahmud'un sahibi; Livâül-hamd'in sahibi, ilk defa mahşer yerine gidecek olan, ilk defa şefaat edecek olan...

g. Ben Peygamberlerin Efendisiyim

Başka bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:

RE. 152/4 (Ene seyyidül-mürselîne izâ buisû) "Ben peygamberlerin efendisiyim, ba'soldukları zaman... İnsanlar ba'sü ba'del-mevt olup, sonra kabirlerinden kalkıp mahşer yerine gittikleri zaman, peygamberlerin seyyidi, serveri ben olacağım. (Ve sâbikuhüm izâ veredû) Mahşer yerine varılacağı zaman, ilkönce ben gideceğim. (Ve mübeşşiruhüm ilâ üblisû) Mahşer gününün korkularını, sıkıntılarını, dehşetini görüp de, "Eyvah, acaba halimiz nice olacak?.. Vay benim halime, vay beni anam doğurmasaydı keşke... Nefsî, nefsî, benim canım ne olacak?" diye herkesin telaşa düştüğü zamanda, onlara müjdeyi verecek ben olacağım."

Çünkü mahşer gününde insanlar, Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin heybetinden, gazabından çok korkacaklar. Herkes tir tir titreyecek, herkesin gözü yerde olacak, kimse başını kaldırıp bakamayacak. Herkes kendi başının telaşına düşecek:

(Fe izâ nüfiha fis-sûri felâ ensâbe beynehüm) "Sûra üfürüldü mü, insanlar arasındaki akrabalık bağlarını düşünen kalmayacak." (El-Mü'min: 101) Bu benim kardeşimdi, amcamın oğluydu, büyük kardeşimdi, küçük kardeşimdi... Yok öyle; neseb düşüncesi kalmayacak.

(Yevme yefirrül-mer'ü min ahîh.) "Herkes kardeşinden kaçacak, hak ister diye... (Ve ümmihî ve ebîh) Anasından, babasından kaçacak." (Abese: 34-36) Neseb bağı kalmadı ya, anası şimdi oğlunda hakkı olduğu için hak ister diye, babası öğlunda hakkı olduğu için hak ister diye, anasından babasından kaçacak. Halbuki dünyada olsaydı, "Anacığım!" diye sarılırdı. "Babacığım kurtar beni!" diye babasının arkasına saklanırdı. Orda kaçacak.

Anne baba da evlâdından kaçacak. "Ben buna iyi babalık yapamadım, bu beni şimdi Allah'a şikâyet eder, Allah'ın huzurunda benden hak ister." filân diye ondan kaçacak.

(Ve sàhibetihî) "Karısından kaçacak." Türkiye'de iken kazaklık vardı, Anadolu erkekliği vardı. İki tane tokat çakıyordu suratına, kadın susuyordu. Niye?..

--E kazak erkek... Burma bıyıklı, pos bıyıklı bizim Anadolu erkeği patlatır.

Burada vurur ama, ahirette karısından kaçacak. Neden?.. "Ben bunu vurmuştum, dövmüştüm; şimdi bu, 'Yâ Rabbi, bu beni dövmüştü, ağlatmıştı, burnumu kanatmıştı, kafamı duvara vurmuştu. Yere yatırmıştı, tekmelemişti.' diye Allah'tan hak ister." diye.

(Ve benîh) "Çocuklarından kaçacak." Vazifemi yapmadım, çocuklar şimdi benden hesap sorar diye... Ve çocuklar annesinden, babasından davacı olacak. Hangi hususlarda?.. Dinini öğretmediği zaman... "Öğretmedi yâ Rabbi!.. Bana Kur'an'ı öğretmedi, İslâm'ı öğretmedi, ben bilmiyorum. Ben böyle başıboş yetiştim. İşte bu adam, bu babam olacak herif bana İslâm'ı öğretmedi." diyecek.

(Kù enfüseküm ve ehlîküm nâren) (Tahrîm: 6) Kendisini ve çoluk çocuğunu cehennemden korumak vazifesi babanın...

(Liküllimriin minhüm yevme izin şe'nün yu'nîh) "Herkesin işi başından aşacak o gün, herkes korkacak, telâş olacak, endişe olacak, korku olacak, titreme olacak..." (Abese: 37)

(Ve mübeşşiruhüm izâ üblisû) İblâs, me'yus olmak demek, ümidi kesmek demek. "Eyvah, mahvoldum, bittim..." diye mâneviyatı çökmek. "Herkesin mâneviyatı perişan olduğu zaman, kedere düçâr olduğu zaman, 'Korkmayın, Allah rahmet edecek!' diye ben müjde vereceğim!" diyor Peygamber Efendimiz.

Sonra, (Ve imâmühüm izâ secedû) Herkes Allah'a secde edecek, peygamberler secde edecek, en önde Peygamber Efendimiz... (Ve akrabühüm meclisen izectemeû) Hepsi toplandığı zaman, huzur-u ilâhiye en yakın oturan Peygamber-i Zîşânımız olacak.

(Etekellemü, feyusaddikunî) "Konuşacağım, Mevlâm benim konuştuklarımı tasdik buyuracak." "Evet ey Rasûlüm... Evet ey habîbim... Tamam ey habîbim..." diye Rasûlüllah Efendimiz'in söylediklerini tasdik edecek.

(Ve eşfeu feyüşeffiunî) "Şefaat isteyeceğim, 'Yâ Rabbi, şu benim ümmetim, bunu affet, bunları bağışla yâ Rabbi! Bunları sırattan geçir, cehenneme atma yâ Rabbi!..' diyeceğim; 'Tamam, peki ey Rasûlüm!" diye şefaatimi kabul edecek Allah..."

(Ve es'elü feyu'tînî) "İsteyeceğim, isteyeceğim, Allah da bana verecek, verecek..."

Böyle bir peygamberin ümmeti olmak güzel değil mi?.. Elhamdü lillâh, böyle bir peygamberin ümmetiyiz. Bismillâhir-rahmânir-rahîm:

(Ved-duhâ. Vel-leyli izâ secâ. Mâ veddeake rabbüke vemâ kalâ. Ve lel-âhiretü hayrün leke minel-ûlâ. Ve le-sevfe yu'tîke rabbüke feterdà.) "Ey Rasûlüm, sen o müşriklerin dedikodularına üzülme, ben sana darılmış filân değilim! Rabbin sana darılmış değil, küsmüş değil, vahyi kesmiş değil... Senin bir kusurun yok, vahyin kesilmesinin sebebi müşriklerin dediği gibi değil, Allah-u Teàlâ Hazretleri seni seviyor, seni terketmiş değil... Sana ahirette, sen ne kadar istersen verilecek, verilecek, verilecek de sen memnun olacaksın, sen hoşnud ve razı olacaksın! Hoşnudum yâ Rabbi, razıyım yâ Rabbi deyinceye kadar verecek Allah..." (Duhà: 1-5)

Burda çok büyük bir müjde var. Onun için, hatim indirilirken ne yapılıyor: Ved-duhà'ya gelince "Allàhu ekber" deniliyor. Çünkü o zaman Allahu ekber dedi herkes... Bu sûre inip de, bu ayeti duyunca, herkes Allahu ekber diye bağırdı. Mescidin içi Allahu ekber'le doldu. Çok sevindiler.

Burda da, "İsteyeceğim, verecek." buyruluyor. Onun için aziz ve muhterem kardeşlerim ne mutlu bize ki, Peygamber SAS'e ümmet olmuşuz, onun ümmetiyiz. Onun sünnetine sımsıkı sarılalım!

h. Rasûlüllah SAS'in İzinden Gitmek

Rasûlüllah SAS Efendimiz'in ümmeti olmanın şartı nedir?.. (Eşhedü enne muhammeden abdühû ve rasûlüh) "Şehadet ederiz ki Muhammed Allah'ın gönderdiği elçisidir, rasûlüdür, habîbidir, Kur'an-ı Kerim'i Allah onun üzerine indirmiştir; ben Rasûlüllah'a tâbîyim." Rasûlüllah'ın yolundan gideceğiz, onun, bunun, başkasının izinden değil... Kimin izindeyiz:

Biz Kur'an'ın hàdimleri,
Pür imanlı ve zindeyiz;
Bu yoldan dönmeyiz aslâ,
Peygamber'in izindeyiz!

Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ --aleyhi efdalüs-salevâti ve ekmelüt-tahiyyât vet-teslîmât-- Hazretleri'nin izindeyiz. İzinde nasıl olunur, izi neresi?.. Nerede iz bırakmış Peygamber Efendimiz?.. Bir yolda yürümüş, o yolda izi var. O yol, Peygamber Efendimiz'in sünneti... Namazı böyle kılardı, abdesti böyle alırdı, orucu böyle tutardı, huyu ahlâkı böyleydi, şemâili böyleydi... Komşuluğu şöyle yapın buyurmuş, ticareti böyle yapın buyurmuş. Kocanız böyle olsun, hanımınız böyle olsun, evlâtlık böyle olsun, babalık böyle olsun... Her şeyi öğretmiş. İşte yolu o...

Onun izindeyiz. Başka izlere takılırsa insan ne olur?.. Alimallah tersi döner, yanlış yere gider.

Ben karlı buzlu bir havada Ankara'dan İstanbul'a gidiyordum. Lâpa lâpa kar yağıyordu. Yatsıdan sonra gece vaktiydi. Bolu dağlarından inmiştim, Adapazarı'na doğru gidiyordum. Yerde bir karış kar vardı. Karda böyle 30-40 km süratle gidiyorduk. Düz ova, yol da cetvelle çizilmiş gibi dümdüz; virajı yok, yokuşu yok, kıvrımı yok...

Böyle dümdüz yolda ibretli bir şey oldu. Gündüz o yolun üstünde bir başka araç manevra yapmış; bir böyle, bir öyle, trenin makası gibi... Her taraf çatır çatır buz, kar yağıyor, gündüzkü izler de buz tutmuş. Benim arabanın tekeri o öteki ize bir girdi, 30-40 km hızla hafif gidiyorken, İstanbul'a doğru gidiyorken, benim araba fırt Ankara'ya doğru döndü. Çünkü teker ize kapıldı, araba geriye döndü. Döndü ama, o 40-50 km'nin verdiği süratle gerisin geriye İstanbul'a gitmeğe başladık. Yönümüz Ankara'ya dönük, geri geri İstanbul'a gitmeğe başladık.

Olur mu böyle şey?.. Başka ize takılırsa tekerin, olur. Başka izden gidersen, o zaman vaziyet fenâ... "Lâ ilâhe illallah" dedik, "Allàhümme salli alâ seyyidinâ muhammed" dedik, "Aman yâ Rabbi!" dedik, durduk bir yerde... Yoksa, bir kaza olabilirdi. Karşıdan gelen bir tıra çarpabilirdik, ezilebilirdik. "Ankara'dan İstanbul'a giden bir aile tır altında kaldı, şu kadar insan öldü. Allah rahmet eylesin..." diye gazeteler yazardı.

Bir tek iz var: Peygamber SAS Efendimiz'in sünneti... Ona gideceğiz, o yolda gideceğiz. O yolda gidersek kurtuluruz.

--Efendim, falanca artisti ben çok seviyorum! Bıyıkları çok güzel, boyu posu çok güzel, rolleri çok güzel yapıyor.

Olmaz! Kim kimi severse, onunla beraber olacak, kişi sevdiği ile haşrolacak. Bizim çocukluğumuzda bazı artistler vardı, çocuklar onları taklid ederlerdi. İnsan bir insanı sevecekse, gitsin Muhammed-i Mustafâ'yı sevsin! İnsan birisini taklid edecekse, gelsin Peygamber Efendimiz'in sünnetine tâbî olsun! İnsan bir iz sürecekse, cennete giden izde yürüsün, Rasûlüllah'ın peşinden ayrılmasın, yanlış yollara girmesin!..

i. Bir Na't-ı Şerif

Şimdi burada, bizim Ankara'da kardeşlerimiz Son Uyarı diye bir gazete çıkartırlar, çok güzel bir şiir almışlar; onu da okuyacağım, konuşmayı öyle bitirmek istiyorum.

Bu şiir bir na't-ı şerif... Peygamber Efendimiz'in medhini anlatan şiirlere na't-ı şerif denir. Yazan, Abdül'ehad-ı Nûrî Hazretleri...

--Abdül'ehad-ı Nûrî Hazretleri kim?..

Abdül'ehad-ı Nûrî Hazretleri benim çok sevdiğim, evliyâullahtan, mübarek, yüksek, kutbül-aktâb bir şahıs... Çok büyük bir zât, Allah şefaatine erdirsin... Kerametleri çok yaygın. 1594-1651 yıllarında yaşamış. Kabri İstanbul'da, Eyüp'te... Çok güzel, mâmur, yapılmış bir türbesi var. Ben onu çok seviyorum.

Onun bir şiirini dergide [İslâm dergisinde] yazmıştık, arkadaşlar da buraya almışlar, iyi yapmışlar. Çünkü, bu çok kıymetli bir şiir... Şiirden anlayan birisi, ben bunu neşredince bayılmış, demiş ki:

"--Bu şiir başka şiirlere benzemiyor!"

Benzemez tabii... Yazarı Abdül'ehad-ı Nûrî Hazretleri, evliyânın büyüklerinden bir kimse de ondan... İkincisi de, edib insan, çok güzel bir şahıs...

DER NÂT-I HABÎB-İ KİBRİYÂ

Şiir okumaya geçtik; hadisleri okuduk, şimdi bir de şiir okuyoruz. Ne şiiri bu?.. Bir âşık-ı sàdıkın, bir Rasûlüllah âşıkı evliyâdan mübarek zâtın, Rasûlüllah için yazdığı, âşıkàne sevgisini anlatan, muhabbetini gösteren bir şiir... Kandil gecesinde şiir okuyoruz. Süleyman Çelebi'nin Mevlid'i de şiir değil mi?.. O da şiir. Şiir okuyoruz:

Ey habîb-i Hak, kerîmüş-şân Muhammed Mustafâ,
Nâzenîn-i Hazret-i Yezdân Muhammed Mustafâ...

"Ey Cenâb-ı Hakk'ın sevgilisi, şanı yüksek olan, soylu olan Muhammed Mustafâ! Cenâb-ı Yezdan olan Allah'ın nazlı, nâzenin kulu olan Muhammed Mustafâ..."

Ravza-i cennet gülüsün, "lî meallàh" bülbülü,
Canlara cânân, cihâna cân Muhammed Mustafâ...

"Sen cennet bahçesinin bir gülü gibisin, gül gibisin yâ Rasûlallah! Ama cennet gülü gibi, dünya gülleri gibi değil..."

"Lî meallah" uzun izah isteyen bir şey. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyurmuş ki:

(Lî meallàhi sâatün lâ yukarribunî melekün mukarreb) "Benim Allah'la öyle bir yakınlık hallerim oluyor ki, ma'rifetullahtan, muhabbetullahtan, tecellî-yi ilâhîden Allah'la benim öyle hallerim oluyor ki, o duruma Allah'ın en yakın melekleri bile yaklaşamaz."

Hakîkaten de öyle... Biliyorsunuz Mi'rac'a giderken Cebrâil AS yoldaşlık etti, etti, etti... Yedi kat gökleri geçtiler, bilgi verdi. Dedi: "Bak bu Adem atandır, selâm ver buna!.. Bu İbrâhim atandır selâm ver buna!.." vs. vs. Gittiler gittiler, Sidre-i Müntehâ'ya kadar gittiler. Oraya varınca melak-i mukarreb olan Cebrâil AS ne dedi: "Yâ Rasûlallah, benden bu kadar. Bundan öteye ben bir adım atamam! Biraz daha gitsem, çatır çatır yanarım. Bundan sonraya benim yaratılışım tâkât getirmez, ben ordaki feyzin, nûraniyetin ağırlığını çekemem." dedi, kaldı orda...

Orda Peygamber Efendimiz Refref'e bindi, Sidre-i Müntehâ'dan Kàbe kavseyni ev ednâ'ya, Cenâb-ı Rabbül-izzet'in huzûr-u âlîsine kadar vardı. Yetmişbin nurdan, yetmişbin zulmetten perdeler geçip, Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin huzur-u ilâhîsine vardı. Bunlar ne demek?.. Kelime kelime böyle insan anladıkça, tüyleri çivi gibi diken diken oluyor. Öyle haller yâni...

Âşikâre gördü Rabbül-izzeti,
Âhirette öyle görür ümmeti.

Allah-u Teâlâ Hazretleri'ni âşikâre gördü Peygamber Efendimiz Mi'rac'da; ahirette biz de göreceğiz. Nasib etsin Mevlâ'm bize... Nasıl göreceğiz?..

--Yâ Rasûlallah, nasıl göreceğiz; birimiz bakarken ötekisini engellemez mi?..
--Engellemez. Ayın ondördü olduğu zaman, mehtab olduğu zaman birbirinizi engelliyor musunuz?.. Engellemiyorsunuz, herkes nasıl görüyor, öyle göreceksiniz.

Şeş cihetten ol münezzeh Zül-celâl,
Bî-kem ü keyf ona gösterdi cemâl.

Bu öyle bir beyit ki, ağırlığınca altını koy bir tarafa kilolarla, bu beyit daha ağır bastırır. Şeş altı demek... "Altı cihetten münezzeh olan Allah..." Ne demek altı cihetten Allah'ın münezzeh olması?.. Ön, arka, sağ, sol, yukarı, aşağı olmaksızın... Mekândan münezzeh ya Allah. "Bî-kem ü keyf, niceliksiz, niteliksiz Allah cemâlini Rasûlüllah'a gösterdi." Nasıl gösterdi?.. Niceliksiz, yâni nasıl diye sorulmaz. Edebini takın, sus, anlamayacağın şeyi sormağa bile burda hakkın yok!

Bî-hurûf u lafz u savt ol pâdişâh,
Mustafâ'ya söyledi bî-iştibâh.

"Harfler olmadan, kelimeler olmadan, sözler olmadan o Zül-celâl, o Muhammed-i Mustafâ ile konuştu." Nasıl konuştu?.. Harflerle, sözlerle değil; gönlüne mânâlar doğru, anladı, idrak etti; öyle konuştu. Anlaşılmaz, anlatılmaz.

Na'tımıza dönelim:

Ravza-i cennet gülüsün, "lî meallàh" bülbülü,
Canlara cânân, cihâna cân Muhammed Mustafâ!

"Cennet bahçesinin gülü gibisin. Lî meallah bülbülü; hani Allah'la öyle hallerin varmış ki, o zaman Allah'la bülbül gibi nasıl konuşuyorsan, işte o makamın bülbülü olan kişisin sen...

Sen canlara cânânsın! Hepimizin canı var, yaşıyoruz elhamdü lillâh. Canlarımızın cânânı, sevgilimiz sensin. Bu cihanın da ruhu, canı Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafâdır."

Bûy-i enfâsın mutayyeb etti nâsût ehlini,
Doldu âlem ravh ile reyhân Muhammed Mustafâ!

"Senin şu nefeslerinin güzel kokusu, insanların yaşadığı bu alemi hoş kokulu eyledi, misk kokularıyla doldurdu. Âlem sanki, bir güzel rahatlıkla reyhan kokusu doldu."

Reyhan şöyle uzun yapraklı, erik yaprağı gibi yeşil yaprağı olan, elini şöyle sürersen çok güzel kokan bir bitkidir. Hattâ Güneydoğu Anadolu'da, Urfa'da filân reyhanı alırlar, çiğköfte ile beraber ikram ederler.

Yaşlılar sarıklarının kenarına koyarlardı, zaman zaman koklarlardı. Eskiden çiçeği çok severlerdi. Zevk vardı, adamlarda güzellik duygusu vardı. Mübarek insanlar, olgun insanlardı.

Zâtını meddâh olan o Hazret-i Hak olıcak,
Nice bilsin kadrini insan, Muhammed Mustafâ!

"Seni medheden Cenâb-ı Mevlâ olunca, insanoğlu senin kadrini nerden bilsin? Allah seni medhediyor. İnsanoğlunun anlayışının üstünde senin kadrin, kıymetin..."

Sözlere bak, harika...

Ümmet üzre ulu minnettir vücûdun ni'meti,
Cümle halka rahmet-i Rahmân Muhammed Mustafâ...

"Senin peygamber olarak gönderilmen, ümmet için büyük bir nimettir. Cümle halka sen Rahmân'ın rahmetisin, rahmeten lil-àlemîn'sin!"

Çok güzel söylemiş mübârek şeyhim, Abdül'had-i Nûrî Hazretleri... Çok seviyorum, eski şeyhlerimden benim.

Âline, ashâbına, ezvâcına, etbâına
Hâzır olsun ravza-i rıdvân, Muhammed Mustafâ...

"Senin ailene, ashabına, hanımlarına, kıyamete kadar sana tâbî olan ümmetine cennet bahçesi, rıdvân bahçesi hazır hale getirilsin yâ Rasûlallah! Hepsi cennete girsinler."

Nûrî miskîni unutma, Rabb-i izzet hakkı içün,
Ey nebîler hizbine sultan Muhammed Mustafâ...

"Şu şiiri yazan Abdül'ehad-i Nûrî miskini unutma, o aziz olan Allah aşkına ey Rasûlallah! Ey peygamberler zümresine sultan olan Muhammed Mustafâ!.."

Canım kurban olsun senin yoluna,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.
Sen şefaat eyle bu kemter kuluna,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.
Allàhümme salli alâ Muhammed.

Aşkın ile âşıklar, yansın yâ Rasûlallah!
İçip aşkın şarabın, kansın yâ Rasûlallah!..
Şol seni sevdi Sübhân, oldun kamuya sultan,
Canım yoluna kurban, olsun yâ Rasûlallah!..
Şol seni seven kişi, verir yoluna başı,
İki cihan güneşi, sensin yâ Rasûlallah!

16. 07. 1997 - Mekke-i Mükerreme

Çilehàne - Ana Sayfa