15 Ekim 1999 AKRA FM CUMA SOHBETİ

Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN

------------------------

ALLAH VE RASÛLÜNÜN SEVGİSİ VE RIZASI

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

Aziz ve sevgili Ak-Televizyon izleyicileri ve Ak-Radyo dinleyicileri! Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun... Cenâb-ı Hak cumalarınızı mübarek eylesin... Nice mübarek günlere, aylara, gecelere, vakitlere ermeyi nasîb eylesin... Sevdiği kul eylesin... Huzuruna sevdiği kul olarak varmayı nasîb ve müyesser eylesin...

Dün akşam kandil gecesi olmak münâsebetiyle ve Receb ayı girmiş olduğu için sürûr, yâni neşe, sevinç ifade eden hadis-i şeriflerden okumak istiyorum.

a. Rasûlüllah'ı Görmek İsteyen...

Tirmizî'nin, Ahmed ibn-i Hanbel'in Abdullah ibn-i Ömer RA'dan rivayet ettiği bir hadis-i şerifle başlamak istiyorum sohbetime... Peygamber SAS buyurmuş ki:

RE. 423/12 (Men serrehû en yenzura ileyye yevmel-kıyâmeti keennehû re'yü aynin felyakra' izeş-şemsü küvvirat ve izes-semâünfetarat ve izes-semâünşakkat.) Sadaka rasûlüllah, fî mâ kàl, ev kemâ kàl.

Kaynaklar ma'lûm kaynaklar; Taberânî, Tirmizî, Ahmed ibn-i Hanbel gibi kaynaklar... Ravîsi de, ikinci halife-i müslimîn Ömerül-Fâruk'un oğlu Abdullah. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz bu hadis-i şeriften öğrendiğimize göre:

(Men serrehû en yenzura ileyye yevmel-kıyâmeti keennehû re'yü aynin) "Kim sanki bu göz görüşüyle beni kıyamet gününde, o kadar aşikâr görmek istiyorsa, o kadar aşikar görmek kimi sevindirirse; beni böyle gözüyle ayan beyan bir şekilde, apaçık âşikâr bir şekilde görmek kimi mutlu edecekse, sevindirecekse, neşelendirecekse; bunu elde etmek, bu duruma nâil olmak isteyen kimse, (felyakra') okusun..."

Neleri okusun?.. üç tane sûre buyuruyor Peygamber Efendimiz. Bunların hepsi Amme Cüzü'nde... Birisi İzeş-şemsü küvviret Sûresi... Hemen onun arkasından ikinci sûre, İzes-semâün fetarat Sûresi... Üçüncü sûre de, sonunda secde ayeti olan İzes-semâün şekkat Sûresi... Bu üç sûre... Bunları okursa bir insan, Rasûlüllah Efendimiz'i kıyamet gününde görecek. "Bu görmeyi isteyen, bu görmekten mutlu olacak, sevinç duyacak kimse bunları okusun!" buyuruyor Peygamber SAS Efendimiz. Bu sûreleri okumayı teşvik ediyor.

Onun için, ben de bu sevinçli güzel duruma nâil olmanızı istediğim için, size bu hadis-i şerifi okuyorum, hatırlatıyorum. Lütfen, benim konuşmam bitince, elinize Kur'an-ı Kerim'i alın! Son sayfalarda, Amme Cüzü'nde İzeş-şemsü küvvirat'i bulun! [s. 585] Hemen onun arkasındaki sayfada İzes-semâün fetarat'ı bulun! [s. 586] Biraz daha ilerde İzes-semâün-şakkat'ı bulun!.. [s. 588]

Bu üç sûreyi bulduğunuz zaman okuyun! Önce mealini okuyun; bakalım Cenâb-ı Rabbül-Àlemîn bu sûrelerde neyi inzal eylemiş, neyi öğretmiş, neyi ihtar eylemiş?.. Bunu güzelce okuyun! Mealini okuyun, ondan sonra tefsirini okumaya geçin, bu üç sûrenin tefsirlerini okuyun güzelce... Ondan sonra ezberinizde yoksa bu sûreler, ezberlemeye girişin ki, çok çok okuyup Rasûlüllah Efendimiz'i görmeye nâil olasınız.

Ezberlemeye girişin! Ondan sonra sûrelerin içindeki anlamları da hiç hatırınızdan çıkartmayın! O sûrelerin mealindeki mânâların mu'cebince hareket edin!..

İlk hadis-i şerif bu. Bir Kur'an teşviki olmuş oldu. Herkes inşaallah bu sûreleri ezberlemeye gayret edecek; yaşlısı, genci, ezberlememiş olanları... Ezberlemiş olanlar da, bunları çokça okuyacaklar ki o devlete, nimete, saadete nâil olsunlar.

b. Geniş Zamanda Dua Etmek

Diğer hadis-i şerif yine böyle sevinçli mânâda, sevinmekle ilgili mânâsı olan, Ebû Hüreyre RA'dan Hâkim Müstedrek'inde kaydeylemiş. Buyuruyor ki Peygamber SAS Efendimiz:

RE. 423/10 (Men serrahû en yestecîballàhu lehû indeş-şedâidi vel-kürabi felyüksirüd-duàe fir-rahà')

Bu umûmî bir kuralı bize bildiriyor; kaideyi, esası, usûlü bize öğretiyor. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

(Men serrahû en yestecîballàhu lehû indeş-şedâidi) Şiddetli, belâlı, musîbetli, afetli durumlarda dua ettiği zaman, Allah'ın duasına icabet etmesinden kim mutluluk duyacaksa, sevinç duyacaksa, kim bunu istiyorsa; o zaman, (felyüksirüd-duàe fir-rahà') o belâlar, musîbetler gelmeden, rahatlık, genişlik, bolluk, nimet zamanında duasını çok yapsın!" Yâni, başı sıkışınca yapmasın, başı sıkışmadığı zamandan, evvelden duaya düşkün olsun!

Aziz ve sevgili kardeşlerim! Duanın önemini, belki bazı kimseler anlayamıyorlardır. Kimseye sûizan etmek doğru değil ama, davranışlarından öyle sezinliyoruz. Meselâ, namazı kılıyor, kalkıp gidiyor, duaya beklemiyor. Veyahut duada gözü başka yerde, aklı başka yerde, alışmış olduğu tekerlemeleri, alıştığı duaları söylüyor, mânâsını da bilmiyor.

Halbuki dua, Cenâb-ı Hak'tan insanın bir şey istemesidir. Ne istediğini insanın bilmesi uygun olur. Eğer dua Arapçaysa, mânâsını bilmeli! Eğer Arapça değil de, kendisi bir arzusunu, niyetini, dileğini Cenâb-ı Hakk'a bildirmek istiyorsa; onu da aklını başına toplayarak, şöyle düşüne taşına, esaslı bir şekilde ifade etmesi lâzım!..

Kimileri bakıyoruz da, bu önemini anlamadıkları için, duayı böyle çalakalem, olmuş olsun diye, çok önem vermeden yapıyorlar. Bu yanlış, çok yanlış... Çünkü bir kere dua Cenâb-ı Hak'tan bir şey istemek, Cenâb-ı Hak'la hitablaşmak oluyor; çok önemli bir olay, ciddîye alınması lâzım; bir...

İkincisi dua bir ibadettir. Yâni namaz nasıl ibadetse, oruç nasıl ibadetse, dua da ibadettir. Çok önemli... Allah-u Teàlâ Hazretleri dua eden kulu sever. Sonra dua aynı zamanda, mü'minin korunması için bir alettir, vasıtadır, adetâ korunma silahıdır. Çünkü, dua gelecek olan belâyı gelmekten vazgeçirtir, durdurtur. Cenâb-ı Hak duası berekâtına o belâyı ona uğratmaz. Gelmiş, o anda üzerinde bulunan belâyı, sıkıntıyı, afeti, musîbeti de kaldırır, def eder.

"Dua sadece sözden ibaret değil, ruhsal bir eylem... İşte insan bunu yaptığı zaman, rûhû rahatlıyor... vs." Bu materyalist bir izah! Mü'minin inancı ve izahı böyle değil. Dua gelecek olan belâyı getirtmeyip def etmeye de, belâyı üzerimizden savmaya da fiilen müessir olur. Peygamber Efendimiz böyle buyuruyor.

Çünkü, yeri göğü yaratan ve olayları olduran, kaderin cilvelerini insanın başına getiren hep Cenâb-ı Hak'tır. Yerin göğün idaresi, tasarrufu Allah-u Teàlâ Hazretleri'nindir. İnsan ona dua edince, Cenâb-ı Hak kulunun duasına icabet edeceğini, kabul edeceğini, karşılık vereceğini, duasını boş bırakmayacağını bildiriyor.

O bakımdan duayı özene bezene, seve seve ve Rabbiyle bir münâcâtlaşma, bir konuşma, huzurunda bir şey isteme olduğunu bilerek, edeple, güzel bir şekilde yapması lâzım! Tamam. Ama bazıları duayı yapmıyor yapmıyor da, başı sıkıştığı zaman, --yumurta kapıya geldiği zaman derler halk arasında-- en son anda artık, o zaman dua etmeğe kalkıyor.

Allah-u Teàlâ Hazretleri belki, bu durumda olanların dualarını kabul etmez. Kabul etmesi için, kişinin geniş zamanında, rahat zamanında dua etmesi lâzım! Burada onu bildiriyor

Şedâid, insanı üzen, sıkan şiddetli olaylar demek. Küreb de, kürbe kelimesinin çoğuludur. O da insanın başına gelen sıkıntılar demek. Belki Kerbelâ'nın başındaki kerb de, onunla ilgili olabilir.

"Şiddetli ağır olaylar ve can sıkıcı olaylar başına geldiği zaman, Allah onun duasını kabul etsin diye isteyen, böyle bir durumu seven, temenni eden, böyle bir durumdan memnun olacak olan kimse; o anda değil, genişlik zamanında Cenâb-ı Hakk'a duayı çok etsin!"

O zaman hem dua eder, hem de şükreder: "Yâ Rabbi! Ben bol nimetler içindeyim, neler neler ihsân etmişsin, çok şükürler yâ Rabbi!.. Bu nimetlerini üzerimde daim et yâ Rabbi!.." filân diyerek şükürle, hamd ile, Cenâb-ı Hakk'a güzel güzel duaları çok yapsın diyor Peygamber Efendimiz.

Böyle genişlik zamanında, rahatlık zamanında, belâ musîbet yokken, başkalarının dua etmeyi düşünmediği sırada dua eden kimsenin, Allah dar zamanında da duasını kabul eder. Belâ, musîbet geldiği zaman, sıkıntı, üzüntü, şiddetli, müthiş olaylar karşısında da duasını kabul eder.

Onun için, Cenâb-ı Hak ile irtibatını insanın önceden güzelleştirmesi, kulluğunu düzeltmesi lâzım! Duanın kıymetini öğrenmesi, tadını tatması lâzım ve onu yapıyor olması lâzım!..

Şimdi tabii, ülke olarak başımıza bir zelzele felâketi geldi. Ondan sonra çeşitli sıkıntılarımız var; Kur'an kurslarımızla ilgili, camilerimizle ilgili... İmam-hatip okullarımızın öğrencileri azaldı. Fevkalâde kalbimiz perişan, kırgınız, üzgünüz. Çeşitli sıkıntılar var. Bazıları bizim inancımızı zedeleyecek, bizim kalbimizi kıracak sözler söylüyorlar, sataşıyorlar, hücum ediyorlar... Bazılarımızı bizim mânevî dünyamıza, inancımıza müdahele ediyorlar, karışıyorlar.

Biz de efendi efendi, sakin sakin duruyoruz. Ne yapmak lâzım?.. Dua etmek lâzım!.. İşte dua mü'minin güzel bir şeyi. Bazı bugünler de güzel günler, Receb ayı girmiş, Üçaylar gelmiş. Üçayların birincisi olan receb-i şerif, pazartesi günden beri içine girmiş olduğumuz bir mübarek hava, mevsim, zaman dilimi... Burada artık duayı çok çok yapmaya kendimizi alıştıralım!..

Kur'an-ı Kerim'e kendimizi verelim! İşte bir önceki hadisi şerifteki sûreleri öğrendiğimiz, ezberlediğimiz ve sık sık okuyacağımız gibi, duaları da sık sık yapalım! Bir sıkıntımız, ihtiyacımız yokken dahi yapalım! Sıkıntı geldiği zaman, "Ne oluyor, şimdi mi aklın başına geldi?" gibi bir durumla karşılaşmayalım, aziz ve sevgili, değerli kardeşlerim!

c. Allah ve Rasûlünün Sevgisi

Diğer bir hadis-i şerife geçmek istiyorum, yine böyle bunun gibi başlayan:

RE. 424/1 (Men serrahû en yühibballàhe ve rasûlehû, ve yuhibbuhullàhu ve rasûlühû, felyasduk fî hadîsihî izâ haddese, velyüeddi emânetehû ize'tümine, velyuhsin civâra men câverahû.)

Bu bize bazı başka hadis-i şeriflerde de tavsiye edilen hususları ihtivâ ediyor. Yine deminki hadisler gibi başladı:

(Men serrahû en yühibballàhe ve rasûlehû) "Kendisinde aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Rasûlüllah olması kimi sevindirecekse, memnun edecekse..." Kimisi o sevgiye ulaşamıyor, içinde o doğmuyor; çünkü nasibsizliği var, kusuru var. "İçinde Allah sevgisi, Rasûlüllah sevgisi uyanmasından memnun olacak olan ve bir de; (ve yuhibbuhullàhu ve rasûlühû) Allah'ın ve Rasûlünün de kendisini sevmesinden memnun olacak olan..."

Sevmez miyiz?.. Yâni Allah bizi sevecek, Rasûlüllah bizi sevecek, canını verir bütün mü'minler. Allah'ın ve Rasûlünün kendisini sevmesinden ve kendisinin içinde de Allah ve Rasûlüllah sevgisi hasıl olmasından sevinç duyacak olan, mutlu olacak olan, memnun olacak kimseler varsa ne yapsın?..

1. (Felyasduk fî hadîsihî izâ haddes) "Konuştuğu zaman sözünü dosdoğru, dürüst konuşsun! Yâni yalan söylemesin, hilâf-ı hakîkat beyanda bulunmasın, karşı tarafı kandırmasın, sözünde dürüst olsun!"

Bunu çok seviyor Allah-u Teàlâ Hazretleri ve çok büyük mükâfâtlarla mükâfâtlandırıyor. Rasûlüllah Efendimiz de çok seviyor. Onun için sözümüze çok dikkat edeceğiz, ölçerek konuşacağız, düşüne taşına konuşacağız. Ağzımızdan şaka bile olsa, şaka yollu bile olsa, yalan söz çıkartmamağa dikkat edeceğiz. Her sözümüz doğru olacak.

Söylemek istemediğimiz bir şey varsa, susabiliriz. Peygamber Efendimiz bazen susardı, cevap vermezdi. Susabiliriz ama, konuştuğumuz zaman, mutlaka doğruyu söylememiz lâzım! Aslâ yalan söz ağzımızdan çıkmamalı!..

Hele hele bir de yalan sözün adaleti saptıran, yalancı şahitlik tarafı var, yalan yere yemin etmek var; onlar daha korkunç... Yalan yere yemin, yalanına Allah'ı şahit göstermek oluyor ki, o daha çok büyük bir küstahlık...

Kesinlikle bir kere yemin etmekten vazgeçmeye çalışmalı! O alışkanlığı maalesef edinmiş kimseler varsa, kurtulmağa çalışmalı! Kötü bir alışkanlık... Yemin etmemeğe çalışmalı! Hele yalanı yalan yeminle desteklemek çok büyük bir vebal; bunu bilmeli, bundan titremeli, korkmalı!.. Konuştuğu zaman doğru konuşmalı!..

Neyi isteyen?.. Allah ve Rasûlüllah sevgisi kalbinde hasıl olsun, Allah-u Teàlâ Hazretleri ve Rasûlüllah Efendimiz de onu sevsin... Yâni iki taraflı; Allah ve Rasûlünden kendisine sevgi, kendisinin içerisinden Allah ve Rasûlüne karşı aşkullah, muhabbetullah, muhabbet-i Rasûlüllah hàsıl olsun diye isteyen ne yapacak?.. Konuştuğu zaman doğruyu söyleyecek, yalan söylemeyecek. Hilâf-ı hakîkat konuşmayacak, gerçek dışı söz söylemeyecek, gerçekleri konuşacak.

Bakın hadis-i şeriflerde yalan olmasın, katışıklık olmasın diye, alimlerimiz nice nice, binlerce, yüzbinlerce sayfa eserler yazmışlardır. Sözün doğrusunu söylemek, ordan bizim prensibimiz olmalı!

Rasûlüllah Efendimiz'den hadis rivayet eden ravîler, "Acaba sözü biraz eksik, biraz fazla söyler miyim?" diye korkusundan bildiği hadisi rivayet etmekten bile çekinmişler. Neden?.. Yalan olmasın diye, Rasûlüllah'a yalan bir söz isnad etmiş olmayayım diye.

Doğru sözlü olacağız, dosdoğru konuşacağız; bir...

2. (Velyüeddi emànetehû ize'tümine) "Kendisine bir şey emanet edildiği zaman, emanete riayet edecek.

Olur ya bazen birisi, "Al, şu senin yanında emanet kalsın, ben falanca yere gideceğim; gelince alırım!" diyebilir. Veyahut, "Al şu parayı, sende dursun. Emanet olarak veriyorum, zamanı gelince alacağım. Falanca yerde atıl duracak yerde, bankada duracak yerde senin işini görsün diye veriyorum." dedi, emanet olarak verdi. Para olur, mal olur, mülk olur, söz olur. "Bak bu sözü sana emanet olarak söylüyorum, kimseye ifşa etme, açıklama!" diye bir hakîkatı söylemek olabilir.

Her ne ise, güvenildiği ve kendisine bir şey emanet edildiği zaman, o emaneti sahibi geri isteyince, onu verecek.

--Ne olabilir, bazısı ne yapabilir? Ne yapmışlar tarih boyunca?..

Adam savaşa gitmiş. Savaştan dönmüş bakmış ki, mallarını, mülklerini başkaları almış. Veyahut ticarete gitmiş, seyahate gitmiş, dönmüş;

"--Hadi ver bakalım sana emanet bıraktığım paraları, keseleri, malları!" demiş.
"--Sen bana bir emanet vermedin, bunlar benim..." demiş meselâ.

Böyle şeyler oluyor. Ortaklık yapıyorlar, ortaklıkta sözlü anlaşma yapıyorlar. Yazıya geçirmemek doğru değil, yazılı anlaşma olması lâzım ortaklıkların... Sonra da ortak inkâr ediyor:

"--Hayır, ben öyle bir şey demedim!" diyor.
"--Demiştin, Allah şahit..."
"--E başka?.."
"--Başka şahit yok..."
"--Yazılı belge?.."
"--Maalesef yapmadık."
"--Hatâ etmişsin, bak işte adam şimdi inkâr ediyor, vermiyor hakkını..."

Böyle şeyler olabiliyor. Bunlar tabii çok büyük günahlar, çok büyük veballer...

Onun için, Allah ve Rasûlü kendisini sevsin, kendisinin içinde de Allah ve Rasûlüllah'a karşı aşkullah, muhabbet-i Rasûlüllah hàsıl olsun diye isteyen insan, emanete hiyanet etmeyecek; kendisine verilen emaneti, istendiği zaman geriye verecek. Bu da çok önemli bir husus.

Tabii emanet kelimesi çok yaygın anlamlara kadar genişleyebilir. Bu din ve şeriat da bize bir emanettir, onu da korumamız lâzım!.. Bu vatan, bu millet, bu topraklar bize emanettir, onu korumamız lâzım!.. Ecdadımızın vakıfları emanettir, onları korumamız lâzım! O vakıflara çok büyük haksızlıklar yapılmıştır, onların giderilmesi lâzım! Devlet tarafından giderilmesi lâzım! Vakıflar idaresinin arkasına düşüp bunları toparlaması lâzım!

Emanete riayetin zıddı, emanete hıyânettir. Emaneti güzel korumuyor, çarçur ediyor, yok ediyor. Vakıf mallarına el koyuyor, delilsiz olduğu zaman, kendisinin olmayan malı, mülkü, parayı, hakkı kendisi üstleniyor, yutuyor. Ama ahirette tabii, büyük cezaya çarpılacak, onu düşünmüyor. Demek ki imanı zayıf, ondan korkmuyor. Maalesef pek çok insan, dünyanın pek çok yerinde bu gibi haksızlıkları yapıyorlar.

Emanet olunduğu zaman, emaneti sahibi isteyince geri verecek.

3. (Velyuhsin civâra men câverahû) "Kendisinin çevresinde bulunan insanlarla, komşuluğunu güzel yapacak."

Yanına birisi gelmiş, ev yapmış; ev komşuluğu... Yanına birisi gelmiş, beraber seyahat ediyorlar; seyahat komşuluğu... İşte dükkân var, dükkânın yanında dükkân komşuluğu...

Hayatın akışı içinde insanlar bazı insanlarla bir arada olurlar. Bir arada olmak icab ediyor, mecburiyetten oluyor. İster istemez çevresi boş olmuyor. Çevresinde kendisine yakın insanlar komşuları oluyor. İşte o komşuların haklarına riayet edip, onlara iyi muamele etmesi lâzım! Komşuluğu güzel yapması lâzım! Komşuluk hukukunu kollaması lâzım! Komşuyu üzmemesi, ezâ cefâ etmemesi lâzım! Komşuyu üzecek işleri yapmaması lâzım!..

Adam meselâ, çıkartıyor pis suları şarr diye döküyor, ordan komşusunun arazisine gidiyor. Veyahut çöpleri rastgele atıyor; rüzgâr savuruyor, bütün torbaları, kâğıtları komşusunun bahçesine götürüyor. Bahçesine bakmıyor, pislik birikiyor; komşusu rahatsız oluyor... Bunların hepsi, komşuluğu iyi yapmamak misalleri oluyor.

Komşuluğu güzel yapacak, komşusunu üzmeyecek, komşusuna ezâ cefâ vermeyecek, komşusunun hukukunu çiğnemeyecek, komşusuna haksızlık yapmayacak. Komşusunun ırzını, namusunu koruyacak. Bu da en önemli şeylerden birisi. Pencereler pencerelere bakar, komşu komşusunun evini, arazisini görür. Bunu kötüye kullanmayacak.

Kendisi çok yüksek ev yapıp, komşusunun havasını kesmeyecek. Peygamber Efendimiz'in bir tavsiyesi de bu... İşte evler böyle yüksek yapılınca, felâketler de büyük oluyor.

Bu zelzeleden iki gün önce, ihvânımızdan birisi rüyasında Hocamız Mehmed Zâhid-i Bursevî Hazretleri'ni görmüş. Hocamız ona, "Ben size evi yüksek yapmayın demedim mi? Niye böyle yüksek yapıyorsunuz?" demiş. Daha ortada zelzele filân yokken.

Peygamber Efendimiz'in hadis-i şeriflerinde, evin pek yüksek yapılması tavsiye edilmez; şan şöhret olacak diye. Yedi zirâdan daha yukarıya doğru çıktığı zaman, "Nereye doğru gidiyorsun ey zalim?" diye kendisine seslenilir diye rivayetler var. Onun için mütevazi olması lâzım!

Ben Avustralya'da bakıyorum, evlerin çoğu tek katlı ve toprağa yayılmış durumda, geniş... Tabii sıkışık olan yerlerde, mecburiyetten yukarı doğru katlar yapılabiliyor, şehirler büyüdüğü için... Ama mecburiyet olmayan yerde, mümkün olduğu kadar böyle tek katlı yapmalı! Kendisi de tercih edeceği zaman, apartman dairesi yerine bence, kırsal kesime doğru bahçeli yerlerde oturmalı!...

Yıllar yılı yaptığımız bütün çalışmalarda arkadaşlara bunu söyledim ben, "Aman, bahçeli evler olsun!" dedim. Ama nerede toplu konut çalışması yaptıysak, maalesef orda gene arkadaşlar şöyle dediler, böyle dediler; olayların sürüklemesiyle, kimi yerde onbir katlı evler oldu, meselâ Özelif Sitesi'nde... Kimi yerde, işte bu havaalanına giderkenki Gümüşköy'de olduğu gibi, "Yollar kazılacak, kotlar değişti, bilmem ne..." derken, iki katlı evler üç kata dört kata çıktı, istenmeyen şeyler oldu.

Komşusunun havasını, ışığını kesmemek de bir komşuluk âdâbı oluyor. Kendisi burda bir şeyler pişirip, kokusunu, dumanını komşuya göndermek; o da komşuyu dumanla rahatsız etmek oluyor.

Buna benzer şeylerin hepsine dikkat ederek komşusuyla komşuluğunu güzel yapsın diyor Peygamber Efendimiz.

Demek ki zor şeyler değil: Doğru konuşacak, emanete riayet edecek, istendiği zaman verecek, komşusuyla komşuluğunu iyi yapacak. Böyle olursa ne olurmuş?.. Allah ve Rasûlü kendisini severmiş. Kendisinin içinde de bir nûrâniyet, bir temizlik hàsıl olup, kendisinde Allah sevgisi, Rasûlüllah sevgisi hàsıl oluyormuş. O halde bu doğru sözlülüğe, emânete riâyete ve komşuluğu güzel yapmağa çok dikkat edelim!

Başka insanlarla bir arada bulunulduğu zaman o insanlara güzel muamele etmek, onları üzmemek, kırmamak, geçimli olmak çok önemli bir husus oluyor.

d. Ömür ve Rızkın Artması

Gelelim diğer bir hadis-i şerife. Onun da râvîsi Hazret-i Ali RA Efendimiz Hazretleri:

RE. 424/2 (Men serrahû en yemüddallàhu lehû fî umrihî, ve yüvessia lehû fî rizkıhî, ve yedfeu anhü mîtetes-sûi, felyettekıllàhe velyasil rahimeh.)

Peygamber Efendimiz, yine aynı kelimelerle başlamış bu mübarek hadis-i şerifine:

(Men serrahû en yemüddallàhu lehû fî umrihî) "Allah'ın kendisinin ömrünü uzatması kimi memnun edecekse, mutlu edecekse, sevindirecekse; (ve yüvessia lehû fî rizkıhî) Allah'ın kendisinin rızkını bol, geniş yapması kimi memnun edecekse..." İstemez miyiz?.. Tabii ömrümüz uzun olsun, rızkımız bol olsun isteriz.

(Ve yedfeu anhü mîtetes-sûi) "Allah onun üzerinden sû-i hàtime ile, kötü bir şekilde ölmeyi def etmesini kim istiyorsa..." Bu üç şeyi hepimiz isteriz. Uzun ömürlü olmayı isteriz, rızkımız bol olsun isteriz ve hüsn-ü àkıbet ile, hüsn-ü hàtime ile, güzel bir ölümle ahirete göçmeyi isteriz. Kötü ölümle, kötü bir durumda, kötü bir hal üzere ölmekten Allah'a sığınırız hepimiz...

Tamam, o zaman kim bunları elde etmekten memnun olacaksa, sevinç duyacaksa, bunları isityorsa, ne yapsın?.. (Velyettekıllàh) "Allah'tan korksun, (velyasil rahimehû) Akrabâ u taallûkatına sıla-i rahim yapsın!"

Yâni, bir: Allah'tan korkmak... İki: Sıla-i rahim yapmak...

e. Allah'a Tevekkül Etmek

Tevekkülle ilgili bir hadis-i şerif var, İbn-i Abbas RA rivayet etmiş. Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:

RE. 423/13 (Men serrahû en yekûne akven-nâs) "Kim insanların en kuvvetlisi olmaktan mutlu olacaksa; (felyetevekkel alellàhi azze ve celle) pek aziz olan, pek celil olan Allah-u Teàlâ Hazretleri'ne tevekkül eylesin!" buyuruyor.

Demek ki tevekkülü öğreneceğiz ve hayatımızda uygulayacağız. Dâimâ Allah'a dayanacağız, Allah'a güveneceğiz. Allah'tan korkacağız, Allah'tan gayriden korkmayacağız. Allah'ın huzurunda hesaba çekileceğimizi bileceğiz, ona göre hayatımızı süreceğiz; güzel işler yapacağız, kötü işler yapmayacağız.

Allah'a tevekkül etmeyi çok kimse bilir de, belki gençlerden bu kelimeleri artık bilmeyenler vardır. Ne yapmak, Allah'a tevekkül etmek?.. Allah'a güvenmek, Allah'a dayanmak, Allah'ı kendisine destek edinmek, Allah'ı vekil edinmek demek...

Ne zaman olur bu?.. İnsan her türlü elinden gelen çalışmayı yapar. Ondan sonra bekler; "Yâ Rabbi sen bana yardım et, işimi rast getir, bu yaptığım çalışma güzel bir sonuca ulaşsın, hayırlı faydalı olsun!" diye Allah'a tevekkül eder. Yâni tarlayı sürer, tohumu eker; ondan sonra Cenâb-ı Hakk'a, "Yâ Rabbi ben elimden geleni yaptım, sen bana yardım eyle!.. Şu tarlamdaki mahsûlümü güzelce bitir, afetlerden koru... Güzel yağmurlarla sula... Mahsûlü bol eyle, bereketli eyle; afetsiz bir şekilde güzelce devşirmeyi nasîb eyle..." diye boynunu büker, bekler.

Yâni, elinden geleni yapar, elinden gelmeyen hususta Cenâb-ı Hakk'a tevekkül eder. Allah tevekkül edenleri seviyor. Kendisine dayanan, güvenen, kendisinden isteyen, boynunu büküp, "Yâ Rabbi, sen bilirsin!" diyenleri seviyor. Onun için tevekkülü öğrenmemiz lâzım!

Ama tevekkülün birinci şartı, şeksiz şüphesiz, tereddütsüz, sahabe-i kirâmın, Peygamber Efendimiz'in ibarelerini iyice okuduğumuz zaman ortaya çıkan husus, kesinlikle kul elinden geleni yapacak. Yâni bir insan kenara yatmış, yaslanmış. Bacak bacak üstüne de atmış. Ensesine de elini koymuş. Ne çalışıyor, ne gayret gösteriyor... Ondan sonra, "Ben Allah'a tevekkül ediyorum, Allah bana versin!" diyor.

Olmaz. O tembellik oluyor, o başkasının çalışmasından istifade etmek oluyor, sömürmek oluyor. O doğru değil...

f. Salât ü Selâmı Çok Eylemek

Sonuncu hadis-i şerif, Aişe-i Sıddîka Vâlidemiz'den. Efendimiz buyuruyor ki:

RE. 424/3 (Men serrahû en yelkallàhe azze ve celle gaden râdıyen, felyüksirus-salâte aleyye)

Bu da cuma gününün şanına uygun bir tavsiye oldu. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz:

"--Kim yarın rûz-i mahşerde, pek aziz ve pek celil olan Allah-u Teàlâ Hazretleri kendisinden razı olarak Allah'a kavuşmaktan memnun olacaksa, mutlu olacaksa, bunu istiyorsa; (felyüksirus-salâte aleyye) bana salât ü selâmı çok eylesin!"

(Essalâtü ves-selâmü aleyke yâ rasûlallah!) Veyahut:

(Allàhümme salli alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sellim.) Veyahut Salât-ı Münciye, veya Salât-ı Tefriciye, veya Salât-ı Ümmiye... Çeşit çeşit salât ü selâmlar, ibâreler, ifadeler; hepsi Peygamber Efendimiz'e salât ü selâmı ifade ediyor.

Peygamber Efendimiz'e salât ü selâmı çok yapın! Yolda giderken, her yerde, her zaman, diliniz, gönlünüz böyle zikirle, salât ü selâmla meşgul olsun! Bu durumlara nâil olun...

Ne olacakmış?. Salât ü selâmı çok eden, Allah-u Teàlâ Hazretleri'ne kavuştuğu zaman, Allah kendisinden hoşnud ve razı durumda kavuşacakmış. Tabii, Rasûlüllah Efendimiz de hoşnud ve razı olarak onun karşısına gelir. Rasûlüllah'ın huzuruna gittiği zaman da; "Ha, bu bana dünyada salât ü selâmı çok eden filânca kimse..." diye tanır ve Rasûlüllah Efendimiz de sever.

Sanıyorum bugünkü hadis-i şerifler, hep böyle sevindirici şeyler oldu, kandil gecesinin arkasından... Herhalde uygularsınız.

Allah-u Teàlâ Hazretleri bu hadis-i şeriflerde bildirilen güzel sonuçlara ulaşmayı cümlemize nasîb eylesin... Allah hepinizden razı olsun... Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû, aziz ve sevgili Ak-Televizyon izleyicileri ve Ak-Radyo dinleyicileri!..

Tabii, beni de duadan unutmamanızı hassaten rica ediyorum. Esselâmü aleyküm ve rahmetullàh!..

15. 10. 1999 - Medine

Kaynak: Son Uyarı Gazetesi

Çilehàne - Ana Sayfa