Abdullah ibn-i Mübârek Hakkında

Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN (Rh.A)

...

Bizim kültürümüzde belki sizin ismini hiç duymadığınız bir büyük şahıs var: Abdullah ibn-i Mübârek, yâni Mübarek'in oğlu Abdullah... İmam-ı Azam Hazretleri'ne yetişmiş olan, hicretin ikinci asrında dünyaya gelmiş olan, üçüncü asrın başlarında dünyadan ayrılmış olan çok büyük bir Türk alimi... Çok büyük bir alim...

Abdullah ibn-i Mübârek bir Türk ama, ikinci hicrî asırdaki koca İslâm aleminin, Atlas Okyanusu'ndan Çin'e kadar uzanan, Hazar Denizi'nin kuzeyinden Hint Okyanusu'na kadar ve Afrika'nın bilmediğimiz aşağı hudutlarına kadar genişlemiş olan İslâm aleminin şarkının en büyük alimi... Maliki mezhebinin kurucusu olan İmam Malik ile çağdaş, onunla sohbeti de var... İlmin çok yüksek seviyede olduğu bir devirde yaşamış, Abdullah ibn-i Mübarek isminde bir alimimiz var muhterem kardeşlerim!.. Çok kesin olarak, Türk asıllı olduğu kaynaklarda kaydediliyor.

Bu Abdullah ibn-i Mübarek çok büyük bir şahsiyet... Çok büyük bir hadis alimi... Yâni muhakkik, güvenilir, sağlam ilimlerin sahibi olan ciddî bir alim. Hadis alimi demek, kritikçi bir tarihçi demek... Kendisine gelen rivayetleri son derece dikkatli bir şekilde kritize eden, tenkid eden, tahlil eden, hemen öyle kabul etmeyen ve kılı kırka yaran alim demek... Hadis alimi demek, ilimde çok yüksek bir insan demek...

Çünkü, hadis alimi Peygamber SAS Efendimiz'den gelen rivayetleri en sağlam kaynaklardan toplar. Sağlam değilse toplamaz bile, almaz bile... Sağlamlardan toplar, sonra o hadisin hem metnini kritik eder, hem de o metnin kendisine kadar gelmesinde emeği geçmiş olan kimseleri araştırır. Bunu kim duymuş Peygamber SAS Efendimiz'den?.. O kime söylemiş, o kime söylemiş; bana kadar nasıl gelmiş diye inceler.

Buna biz hadisin senedi diyoruz. Hani insan birisine borç veriyor da senet alıyor... Ev alınıyor satılıyor, senedi oluyor... Hadisin senedi de önemli bir şeydir. Bir isimler zinciridir. Her ismin üzerinde kılı kırka yararak durulmuştur. Onun için hadis ilmi son derece ciddî bir ilimdir. Çok önemli bir ilimdir ve İslâm dininin en büyük kaynağının, bozulmadan bize kadar gelmesini sağlayan en önemli ilimlerden birisidir.

İslâm dininin iki büyük kaynağı vardır muhterem kardeşlerim:

1. Birisi Kur'an-ı Kerim'dir. Kur'an-ı Kerim'le ilgili çeşitli ilimler vardır: Tefsir ilmi, kıraat ilmi vs. gibi.

2. İkinci büyük kaynak, Peygamber Efendimiz'in kendisidir. Peygamber Efendimiz kendisine Allah'ın vahyettiği, Kur'an'ı indirdiği kimsedir. Kur'an-ı Kerim'i onun kadar anlayan bir başka kimse düşünülemez. Kur'an-ı Kerim'i en iyi anlayan ve Kur'an-ı Kerim'i en iyi uygulayan insandır. Kur'an-ı Kerim'in açıklanması gereken kısımlarını en salâhiyetle açıklayan insandır. Binâen aleyh, hadis ilmi İslâm dininin en önemli kaynağıdır. Hattâ ayetlerin bile iyi anlaşılması için en önemli kaynaktır.

Hadis ilmi şâheser bir ilimdir. Dünyanın başka hiç bir kültüründe, başka hiç bir dininde hadis ilmi gibi, ona benzeyen bir ilim bile yoktur. Yunanlıların tarihini, Lâtinlerin tarihini, İngilizlerin, Fransızların, Amerikalıların mazilerinden gelen vesikalarını araştırırsanız; bakarsınız bir veya iki vesikaya dayanır. Ama hadis ilmi yüzbinlerce insanın şehadetine dayanır. Son derece büyük bir emek mahsulüdür. Son derece bilimsel ve puan kazandırıcı bir ilimdir.

Abdullah ibn-i Mübarek isimli alimimiz --ben kendisinin hayranıyım, aşıkıyım; Allah şefaatine erdirsin, cennette beraber eylesin-- büyük bir hadis alimi; bir... Yâni dinin en yüksek payesine çıkmış, çok ciddî bir alim... Sözünü boş söylemeyen, boş sözü dinlemeyen, her türlü senedini araştıran ve söylediği zaman hesaplı konuşan insan... Çok büyük bir meziyet bu...

İkincisi: Abdullah ibn-i Mübârek büyük bir s™fîdir. Yâni çok büyük bir ahlâkçıdır. Egosunu, kendisini, vicdanını çok iyi eğitmiş bir kimsedir. Eğitme konusunda uzman bir kimsedir, üstad bir kimsedir. Çok büyük bir s™fîdir. Sizin anlayacağınız kelimelerle söylemek gerekirse, bir evliyâdır. Gerçek bir evliyâ...

Sonra, alim dediğimiz adam kamburdur biraz... Biraz da parmakları incedir, biraz da zaif nahiftir. Ne yapsın işte, gece gündüz ilimle meşgul oluyor filân diye düşünürüz. Abdullah ibn-i Mübarek eşsiz bir silahşördür. Muazzam ata biner, emsalsiz kılıç kullanır ve çok büyük kahraman bir insandır. Yâni resimli romanı tertip edilecek bir insandır. Nerden belli?..

Ondan sonra da, çok güzel huylara sahip bir kimsedir. Tabii, kendisi ahlâklı olunca, s™fî olunca; hem ahlâkı güzel, hem de başkalarının ahlâkını güzelleştirmede üstad bir kimse, mürebbî, terbiye edici bir kimsedir. Ahlâkı güzeldir, cömerttir vs.

Şimdi, kahramanlığından biraz bahsetmek istiyorum: Bu zât-ı muhterem hayatında üç fonksiyonu peşpeşe yapmıştır. Çok sevaplı olduğu için, bir sene cihada gidermiş. Siz kendi hayatınızı, biz kendi hayatımızı nasıl geçirdiğimizi düşünelim, mukayese edelim! Can pazarı olduğundan, çok büyük fedâkârlık istediğinden çok sevaplı olduğu için; malını, canını, her şeyini Allah yolunda feda etmeğe hazır olduğundan, bir sene cihada gidermiş; bir... Çok sevaplı olduğundan, cihada denk olduğundan, bir sene hacca gidermiş; iki... Yine çok sevaplı olduğundan, sevap kazanmak için, bir sene de ticaret yaparmış; üç...

Ticaretin sevaplı olduğunu --bilmiyorum-- daha önce duymuş muydunuz?.. Sürpriz olabilir sizin için... Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:

(Ettâcirüs sadûkul emîn) "Sözüne sàdık, güvenilen tüccar, (mean nebiyyîne veş şühedâi yevmel kıyâmeh) peygamberlerle ve şehidlerle beraber Arş-ı A'lâ'nın gölgesinde olacak!"

Tüccar, kazanç peşinde koşan bir insan; ama vasfı ne?.. Sadûk, çok doğru söyleyen; emîn, işinde güvenilir olan... Çünkü, biliyorsunuz sosyal hayatta mal alışverişi çok önemli bir fonksiyondur. İnsan hayatında çok önemli bir konudur. İslâm bu faaliyeti kötü görmüyor. İslâm'ı iyi anlamamız lâzım!..

....

Abdullah ibn-i Mübarek'i anlatıyorduk. Hayatını üç fonksiyona adamış: Bir sene cihad ediyor, bir sene hacca gidiyor, bir sene de ticaret yapıyor.

Haccın sevabından da bir iki kelime bahsedeyim; bazıları karşı çıkarlar, çeşitli şeyler söylerler. Muhterem kardeşlerim! "Hakkıyla yapılmış bir haccın mükâfatı cennetten başka bir şey değildir." diyor Peygamber Efendimiz...

(Elhaccül mebrûru leyse lehû cezâün illel cenneh) "Makbul, güzel bir haccın mükâfatı cennetten başka bir şey değildir." İnsan cenneti kazanmak için hacca gitmez mi?..

Bir hanımefendi var tanıdığımız, çok güzel bir söz söylemiş: "İnsan zevk için, nimet için umre yapsın, ibret için hac etsin!" demiş. Umrede biraz serbestlik var, nimet var, konforunu koruyabilirsin. Ama hacda meşakkat var, hac zor... Çok zor da millet niye göze alıyor?.. Güzel hac yapabilirse, mükâfatı cennet de onun için...

Şimdi bu zât-ı muhterem de onun için, bir sene hacca gidiyor, bir sene cihad ediyor, bir sene de ticaret yapıyor. Bu üçlü periyodla devam ediyor. Hani ondalık sistemler var, ikili sistemler var, üçlü sistemler var... Kompitür sistemi ikili sisteme göreymiş... vs. Bunun hayat fonksiyonu, değişimi üçlü... Bir, iki, üç... Bir, iki, üç... Hep bunu tekrar ediyor hayatı boyunca...

Arada şaka da söyleyeyim, ama çay istiyorum mânâsına anlamayın lütfen: "Çayı üçlemeli, üçü beşlemeli, yediden sonra yeniden başlamalı!" derler. bilmem duydunuz mu?..

Bu Abdullah ibn-i Mübârek üçlü sistem kullanıyor: Bir sene hac, bir sene cihad, bir sene ticaret...

Şimdi hangi güzel duyguyu anlatmağa çalışıyoruz: Ahde vefâ duygusu..

Bir sene cihada gelmiş. Nereye cihada gelmiş?.. Tarsus'a cihada gelmiş. Bence Tarsus'ta bir abide dikmeli, Abdullah ibn-i Mübarek buraya geldi diye bir levha kazıtmalıyız oraya... Benim kafamda olan projelerden birisi bu... Çünkü çok büyük bir zat; herkes bilsin kimin ne olduğunu...

Tarsus'a cihada gelmiş. Biliyorsunuz Tarsus'un doğusuna ne derler?.. İçel derler. Öbür tarafına ne derler?.. Taşeli derler. Taşeli taştan mı demek?.. Hayır; taş dış demek. İçel, Taşel... Yâni hududun bu tarafında bizim olan iller, İçel; hududun dışında, Rumlarda olan iller, Taşel... O zaman hudud böyleymiş. Sonra elhamdü lillâh, hepsi müslüman olmuş.

İçel'de, Tarsus'ta Abdullah ibn-i Mübarek Hazretleri... Hem s™fî, hem alim, hem güzel ahlâklı bir kimse ama, cihad da sevap olduğundan o sene cihada oraya gelmiş. Bir Rum cengâveriyle karşılaşmış. Adam cengâver; boylu poslu, güçlü kuvvetli, zırhlı kılıçlı, oklu mızraklı bir cengâver... Karşılaşmışlar. Kaçacak değil ya, saldırmış; bir ceng ü cidal başlamış. Teke tekler, başka kimse yok...

Nasıl karşılaştılarsa, hudut kalesinin yanında mı karşılaştılar; manzarayı artık siz kafanızda tamamlayın. Kapışmışlar ama, birbirlerini alt edememişler. O buna saldırmış, bu ona saldırmış; bu ona mızrak atmış, o buna kılıç sallamış... Biri ötekisini yenememiş, saatler ilerlemiş.

Abdullah ibn-i Mübârek başarısız bir silâhşör değil ama, yenememiş bu adamı... Bunu yenememesi, karşı tarafın da çok güçlü kuvvetli, mâhir olduğunu gösteriyor.

Abdullah ibn-i Mübarek adetâ time out istemiş. Basketbol oynarken mola istendiği gibi, demiş ki: "Ben ibadet edeceğim, onun için biraz keselim bu savaşı, mola verelim!" demiş.

Ötekisi:

"-- Sen ibadet edeceksen, ben de ederim; pekiyi!" demiş. Adam sert, çetin ceviz...

Abdullah ibn-i Mübarek gelmiş, atını çayırın kenarındaki ağaca bağlamış. Akan dereden abdestini almış. Öteki de öbür tarafa gitmiş. Kendi inancına göre ne yapıyorsa yapıyormuş. Mesafe var aralarında...

Çok beğendim bu hikâyeyi okuduğum zaman, çok seviyorum: Abdullah ibn-i Mübârek namazı bitip de dua ederken içinden düşünmüş: "Şu adamı atında iken kıstıramadım. Şimdi hazır atından inmişken, hücum edeyim üstüne, yerde bunu haklayayım!" demiş. Fakat hatırına birden bir ayet-i kerime gelivermiş: Bismillâhir rahmânir rahîm:

(İnnel ahde kâne mes'ûlâ) "Ahdinden insan sorumludur. Ahdini bozduysa, ahdini niye bozduğu insana sorulur bir gün!" Hani bir söz vermiştin, sözünde durmak lâzım!.. Sözünde durmayanın yakasına yapışılır, bunun hesabı sorulur.

Şimdi bu ayet-i kerimeyi hatırladı. Muhterem kardeşlerim! Batılı filozofların filân da iştirak ettikleri bir şeydir bu... Kur'an-ı Kerim'de buyruluyor ki:

(Ve mâ teşâûne illâ en yeşâallàh) Allah istemese siz bir şeyi isteyebilir misiniz kendiliğinizden?.. İstek nerden doğuyor?.. İstek de Allah'tan... İnsanın bir şeyi isteyebilmesi, dilemesi, gönlüne o dileğin doğması... İnsan bazan hatırlamak istediği şeyi bile hatırlayamıyor, hiç hatırına gelmiyor. (Ve mâ teşâûne illâ en yeşâallàh) "Allah istemese siz isteyemezsiniz. Allah dilemese, sizin dileme mekanizmanız bile çalışmaz." deniliyor.

Şimdi kulun bu ayeti hatırlaması nerden?.. Allah'ın hatırlatmasından... Neden birden aklına bu ayet geldi?.. Allah hatırlattı da ondan... Yâni, Allah-u Teâlâ Hazretleri ona bir sinyal gönderiyor:

"--Ey benim kulum, ey Abdullah ibn-i Mübârek!.. Sen benim iyi kulumdun, Ahde vefâ etme ayetini unuttun mu yoksa?.. Ahde vefâ edecektin!.." diye...

Tabii, bu mânâyı düşündüğü için, Abdullah ibn-i Mübârek, o kahraman adam başlamış ağlamağa... Gözlerinden yaşlar dökülmeğe başlamış. Karşı taraftaki adam da şaşırmış; bakmış, hüngür hüngür ağlıyor:

"--Yâhu, niye ağlıyorsun? Ölümden mi korktun, ne oluyor?.. Aşağı inip namaz kıldıktan sonra, bu işin biteceğini anladın da, hayatın sona erecek diye mi ağlıyorsun?.." demiş.

Demiş ki:

"--Rabbim beni senin yüzünden azarladı."

"--Nasıl oldu da azarladı?"

"--Ben dua ederken, senin üstüne hücum etmeyi düşündüm. Allah da bana, Kur'an-ı Kerim'den ahdine sadakat göstermek gerekir mânâsına gelen ayeti hatırıma getirdi; yâni azarladı. Ben buralara Rabbimin rızasını kazanmak için gelmişken, bak gördün mü şu yaptığım işi?.. Sana bu düşünceyi aklımdan geçirdiğim için azar işittim, puan kaybettim. Ona ağlıyorum." demiş.

Bu sefer karşıdaki ağlamağa başlamış:

"--Sizin dininiz hak din, ben müslüman oluyorum!" demiş. "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve rasûlüh" demiş, müslüman olmuş.

Muhterem kardeşlerim, bakın! Ahde vefâyı Allah sevdiği kuluna hatırlatıyor ve bu güzel ahlâk ötekisini bile fethediyor. İnsanlar ahlâkla fethedilir. Osmanlı Balkanları ahlâkla fethetmiştir. Yoksa savaşla olmuyor, görüyorsunuz. "Rumelini dest-i takvâ ile almışsın." diye bir söz var... Yâni, takvâ ile bu işler oluyor.

Abdullah ibn-i Mübârek'in bir başka hikâyesini nakletmek istiyorum: Abdullah ibn-i Mübârek bir keresinde hacca gitmeğe niyetlenmiş. Birileri gelmişler, ricâ etmişler:

"--Ne olur, biz de seninle beraber hacca gidelim!" demişler.

"--Olur, ama keselerinizi bana vereceksiniz. Keseler bende olacak!" demiş.

"--Tamam." demişler.

Kaç kişi katılacaksa, katılmış. Katılanlar bütün keselerini getirmişler. Meselâ on kişi, onbeş kişi, yirmi kişi... Bir sandık getirmiş Abdullah ibn-i Mübârek... "Herkes kesesine ismini yazsın!" demiş; yazmışlar. "Koyun şu kasaya!.." demiş; koymuşlar. Yola çıkmışlar Horasan'dan...

Her yerde mola parası, atların yem parası, insanların yiyecek parası vs. hep Abdullah ibn-i Mübarek veriyor, ödüyor. Medine-i Münevvere'ye gelmişler, Mekke-i Mükerreme'ye gelmişler. Hac vazifesini yapmışlar. İşte oralardan zemzem almışlar, hurma almışlar, tesbih almışlar, hediyeler almışlar... Hep Abdullah ibn-i Mübârek masrafları yapıyor.

Sonra hac bitmiş, Horasan'a dönmüşler. Bir ziyafet çekmiş onlara... Zengin adam, tüccar... Hem zengin, hem alim, hem s™fî, her şey var... Hem şair, hem yazar... Orda ziyafet çekmiş. Hattâ ziyafette öyle nadîde yemekler sunmuş ki, Horasan'da her zaman herkesin yemediği yemekleri misafirlere ikram etmiş.

Sonunda ziyafet bitmiş. Sandığı getirmiş ortaya, kapağı açmış. Herkesin kesesini üzerinde yazılı ola isme göre herkese vermiş. Ne yapmış yâni?.. Hepsinin parasını çekmiş, hepsini hacca götürmüş getirmiş, keselerini de iade etmiş. Sandığı götürmemiş, ama bir oyun etmiş. "Masraflar tek elden olacak!" demiş ötekilere... Yollarda, "Aman olmaz!" vs. diye çekişme yaptırtmamış.

Cömert insan, zarif insan, tatlı insan... Bir keresinde bir arkadaşıyla yolda gidiyormuş. Kalabalık bir çeşmenin yanından geçerken, "Susadım, şurdan bir su içeyim!" demiş. Kim ne bilsin onun Abdullah ibn-i Mübarek olduğunu... Halkın arasına girmiş. Çoluk var, çocuk var, kadın var... Orada itile kakıla su içmiş, gelmiş. Arkadaşına demiş ki, "İşte hayat bu!.."

Yâni mütevâzi insan, tabiiliği seviyor. Fazla ihtişamı, öğünmeyi, kendisine fazla hürmet gösterilmesini istemiyor. Hayat bu, itiliyorsun kakılıyorsun, kimse kadrini kıymetini bilmiyor, mechulsün... Espiritüel bir insan...

Kaynak: İslâm, Tasavvuf ve Hayat, s.231-244

Çilehàne - Ana Sayfa