GÜNCEL KONULAR

Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN Rh. A

Çok aziz ve çok muhterem kardeşlerim!..

Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi, ihsânı, ikramı dünyada, ahirette üzerinize olsun... Cenab-ı Hak ve Teâlâ Hazretleri, içinde bulunduğumuz mübarek ramazanın feyzinden, bereketinden, sevabından a'zamî derecede istifade etmenizi nasib eylesin... Sevdiklerinizle beraber cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin...

Hepinize teşekkür ederim. Davet ettikleri için Hanımların Sesi Derneği mensuplarına da en başta olmak üzere... Davet ettiler ve bir de güncel konular üzerine bir konferans vermemi istediler. Biliyorsunuz ben de umredeydim, umreden geldim. --Allah cümlenize nasib etsin-- Belki, bazı mazeretler ileriye sürülebilir ve gelinemeyebilirdi... Çünkü, yol üstü yorgunluğu; bazı sıkıntıları olabilir. Ama mümkün değil; çünkü, uzun zamandır Ankara'ya gelememiştik... Biliyorum ki, konferans da bir bahane... Hani, "Gönül ne kahve ister, ne kahvehane; gönül sohbet ister, kahve bahane!" dedikleri gibi. Mühim olan buluşmak ve görüşmek olduğunu bildiğim için, konferansın konusundan daha önemli olarak buluşmayı görüyorum.

Peygamber SAS Efendimiz, bir hadis-i kudsîsinde buyurmuş ki:

(Hakkat muhabbetî lil mütezâvirîne fiyye) Beş cümle halinde söylediği ifade eylediği hususlar var: Benim sevgim, muhabbetim, sevmem, razı olmam vacib olur, gerekli olur, tahakkuk eder, muhakkak olur... Kimler üzerine?.. Birbirlerini Allah için ziyaret edenler üzerine... (ve hakkat muhabbetî lil mütehâbbîne fiyye) Birbirlerini Allah için sevenler üzerine... Sonra, birbirlerine Allah için yardım edenler, birbirlerine Allah rızası için hakkı söyleyenler (mütenâsıhîne fiyye) gibi tarafları da var hadis-i şerifin...

Anlaşılıyor ki, müslümanın müslümanı sevmesi ibadetlerin --ama, bizim alıştığımız tarzdaki ibadetler değil de, İmam-ı Gazalî (Rh.A.) in ifadesiyle, "âdet tarzındaki ibadetler" in-- en sevaplılarındandır. Çünkü, bir müslümanın bütün hayatı ibadettir... Niyeti halis olursa, bir müslümanın bütün hayatı ibadettir; hattâ, uykusu ibadettir!.. Uykusu sünnet-i seniyyeye uygunsa, uykusu rıza-i Bâri'ye uygunsa, uykusu iyi bir niyete dayanıyorsa, uykusu da ibadettir... Yemesi içmesi de ibadettir, ziyareti de ibadettir, ahbaplığı da ibadettir, arkadaşlığı da ibadettir... Öbür klasik ibadetlerin yanında, bunlardan da büyük sevap alır. Her an sevap alır... Niyetiyle bir müslüman her an sevap alır. Bu, İslâm'ın güzelliklerinden biridir.

Dervişlik, tasavvuf dediğimiz şeyin de en önemli dayanaklarından birisi, mü'minlerin kardeş olması, ihvan olması, dost olması, yâr olması; dolayısıyla âdet tarzındaki bir husustan da devamlı sevap almasıdır. Çünkü, birbirlerini Allah için sevenler, mahşer gününde insanlar büyük sıkıntılar içindeyken sıkıntı duymayacaklar; Arş-ı A'lâ'nın gölgesinde taltif olunacaklar... Nurdan minberlerde oturacaklar, halk onlara gıpta edecek... Mahşer halkı, mahşer yerinden onları, bizim dünyadan gökyüzündeki yıldızları seyrettiğimiz gibi seyredecekler, gıbta edecekler; "Bunlar peygamber değil, şehid değil ama, kim bunlar?" diyecekler. Peygamber SAV Efendimiz buyuruyor ki: "Onlar, birbirlerini Allah için sevenlerdir!.." Onun için, Allah birbirimize karşı sevgi ve saygı, arkadaşlık ve dostluğumuzu halis eylesin... İbadet kalitesinde eylesin...

Yeni yeni kelimeler türüyor. Çünkü yeni nesiller, yeni tahsillerle yetişiyorlar. Güncel konular üzerine konferans... "Nedir güncel olan?" diye kendi kendime sordum. Nereden geliyor, nedir güncel olan?.. Tabii, günle ilgili. O gün için mühim olan, o gün için canlı olan, aktüel olan konu demek. En hayatî, en mühim, en önde, en canlı olan meseleler...

Bu, zevke göre değişir, yaşa göre değişir, şahsa göre değişir, şahsın içinde bulunduğu duruma göre değişir, kültür seviyesine göre değişir... Meselâ: Ayağı kaymış, denize düşmüş bir insan için en önemli mesele, denizden çıkmaktır o anda. Bütün meseleler arkada kalır, geride kalır... Talebe için, imtihanı varsa, en önemli mesele imtihandır... Tüccar için senedidir, bonosudur. Politikacı için, hemen önündeki seçimidir. Karnı aç olan bir kimse için bir sofra bulup, oturup yemek yemektir... Herkes için değişen bir şey...

Bir fıkra anlatıyorlardı: Çok büyük bir alim, çok güzel bir bilgisayar yapmış. Öyle bilgili bir bilgisayar ki, ne sorulursa şıp diye cevaplandırıyor... Beynelmilel bir toplantıda bilgisayarı sahneye koymuşlar. Böyle bir kalabalık... Herkes gelip bilgisayara bir şey soruyor; "Aaaa!.." diye ağzı hayretler içinde açılıyor. Cevap veriyor bilgisayar her şeye... Tıkır tıkır cevap veriyor. Bizim Türk de kalkmış, yanına kadar gitmiş, bilgisayara fıs fıs mahremâne bir şey sormuş... Bilgisayar çalışmış, çalışmış, çalışmış, çalışmış... Bekliyorlar ki neticeyi versin, aşağıdan bir kâğıt uzatsın filân diye... Fakat, duman çıkmaya başlamış... Devreleri yanmış, çökmüş bilgisayar... "Yahu, ne yaptın bizim bilgisayara böyle?.. Ne sordun da onu mat ettin, pes ettirdin?.." demişler. "Hiç!" demiş, "Gittim yanına, 'Ne var, ne yok?' diye sordum." demiş... Yâni, bu aktüel, güncel konu meselesi, "Ne var, ne yok?" gibi bir şey oluyor.

Tabii, insan hakîkî manasıyla, mutlak manasıyla bütün meseleleri mü'min gözüyle, ahirete inanmış bir insan gözüyle şöyle bir değerlendirecek olursa, en güncel konu "ölüm" dür. Çünkü, herkesin başındadır.

Neylersin, ölüm herkesin başında...
Uyudun, uyanmadın olacak!..
Taht misâli o musallâ taşında,
Bir namazlık saltanatın olacak!..

Dediği gibi bir şairin, en güncel konu odur ve hakîkaten bu günlerde de gerçekten ön planda... Gazetelerde de ön planda. Bir çığ düşüyor, yüzlerce insan ölüyor... Bir zelzele oluyor, yüzlerce belki binlerce insan ölüyor...Bir savaş... Yine yüzlerce, binlerce insan ölüyor... Allah, ölenlere rahmet eylesin... Kalanlara sabır, selâmet ihsân eylesin... Ecr-i ceziller, sevab-ı kesirler ihsân eylesin...

Ölüm zamansız olduğundan, ne zaman geleceği belli olmadığından, yaşa da bakmadığından; bazen gelinlik bir kıza, bazan levend bir yiğide gelebildiğinden; bazen kucaktaki bir bebeğe geldiğinden en güncel konu odur. Onun için, "küçük kıyamet" diye adlandırılmış.

(İzâ mâtel insânü fekad kamet kıyâmetehû) "İnsan ölüverdi mi; tamam, onun kıyameti kopmuştur." Dünyada dağlar devrilmiş, devrilmemiş... vs. Bunun hiç önemi yok. Ben bunu bizim mehdici kardeşlerimize her zaman söylerdim. "Mehdi çıktı, Mehdi çıkacak... Suriye'deymiş, Irak'taymış, Mekke'deymiş... Şu yaştaymış, şu günde doğmuş... Görüşenler olmuş..." vs. Yahu, Mehdi çıkacak, kıyamet olayları başlayacak diye heyecanlanıyorsun, biliyorum ama, senin küçük kıyametin başında dönüp duruyor... Yâni, sen öldün mü, Mehdi'yi bilebekleyemezsin... Onun için, ölüme hazırlanın diye onlara lâtîfe ediyordum.

Yine ölüm için, şairâne bir tasvirle Yahya Kemal diyor ki:

Her rind, bu bezmin nedir encâmı, bilir.
Dünyamızı nâgâh zalâm örtebilir.
Bir bitmeyecek zevk verirken beste;
Bir tel kopar, ahenk ebediyyen kesilir.

Tel kopuverdi mi, sazın kıymeti kalmaz. Ölünce de kıyameti kopmuş olur insanın.

Tabii bu, aşık-ı sadıklar için --meselâ, Yunus Emre için-- aranan, istenen bir şeydir. Onun en güncel meselesi muhabbetullahtır, aşkullahtır. Bütün şiirleri aşkullah, muhabbetullah üzerinedir. Ölüm, --Mevlânâ'nın tabiriyle-- "şeb-i arus" tur, düğün gecesidir, gerdek gecesidir, vuslattır... Vazifeden terhistir bazı alimlere göre... Mihnetin, meşakkatin, sıkıntının bitmesi; huzurun başlamasıdır.

Firavun, en son anında gözünden perdeler kaldırılınca:

(Lâ ilâhe illellezî âmenet bihî benû isrâile ve ene minel müslimîn) demiş. Firavunken:

(Eleyse lî mülki mısra ve hâzihil enhâru tecrî min tahtî) demişken, "Şu mülk-ü Mısır, şu Mısır ülkesinin bütün egemenliği benim emrim altında değil mi?.. Şu altımdan akan ırmaklar, Nil Nehri... vs. benim değil mi?.. Size benden başka bir rab bilmiyorum! Benden başka bir rab edinirseniz, sizin ayaklarınızı, ellerinizi çapraz keserim!.." demişken...

(Leukattianne ercüleküm min hilâfin) Çaprazlamasına bir bu bacağı kesecek, bir şu kolu kesecek... (Ve usallibennehüm min cüzûin nahl) "Hurma ağaçlarında sizi sallandırırım!" demişken, vefatı geldiği zaman: (Lâ ilâhe illellezî âmenet bihî benû isrâile ve ene minel müslimîn) " O benî İsrâil'in, o Mûsâ AS'ın bana söylediği Rabb'e ben de inandım. Ben de onun kuluyum. Ondan başka ilâh yoktur. Ben filân hepsi palavrayım, yalanım!" dedi. Ama:

(Âl'âne?..) "Şimdi mi aklın başına geldi?.." diye ayet-i kerîmede âl'âne soru edatıyla öyle soruluyor.

Onun için, bu en güncel olaya en iyi tarzda hazırlanmak, en güncel vazifemizdir. Böyle güncelli bir konferansta, ilk hatırlatma vebâlini, sorumluluğunu hissettiğim nokta budur, muhterem kardeşlerim!..

En güncel vazifemiz: "İyi bir müslüman olmak, ölüme hazır olmaktır... Allah'ın sevdiği kul haline gelmektir... Günahı, yanlış yolu bırakmaktır, doğru yola girmektir... Allah'ın sevdiği kul olmaktır, Allah'ın sevgilisi olmaktır." En güncel işimiz budur. Hiç değişmeyen, eskimeyen, güncelliğe sahip olan mesele budur. Onun için büyüklerimiz:

(İlâhî ente maksûdî ve rıdake matlûbî) "Yâ Rabbi, benim maksûdum, muradım, --Süleyman Çelebi merhumun dediği gibi-- gece gündüz durmayıp istediğim budur: Allah'ın sevgilisi olmak..."

Hocamız Rahmetullahi Aleyh de, onca kerametleriyle, onca faziletleriyle, vefatına yakın zamanda Medine-i Münevvere'de vasiyet etmiş ki: "Her şey boştur... Zenginlik boştur, dünya boştur, mal boştur, mülk boştur... İlim boştur... --İlim de bir vasıta, gaye değil ki-- Müridlik boştur, şeyhlik boştur... Bütün mesele insanın kendisini Allah'ın sevdiği bir kul haline getirmesidir!" demiştir. Hayatın en sonunda söylenen en mühim söz budur!.. En güncel iş budur.

Onun için, hatırlıyorum, bizim fakültemizin bir sekreteri vardı. O da Erzincanlıydı. Rahmetli Fevzi Efendi... O anlatmıştı. Onların memleketinde bir mübarek hastalanmış... Ölüm döşeğine düşmüş, kendinden geçmiş komada... Başında Yâsin'ler okuyorlar, bekleşiyorlar, dualar ediyorlar... Ruhunu da teslim etmiyor, gözlerini de açmıyor, öyle yatıyor... --Zor. Hayat da zor, ölüm de zor. Allah, asân bir vech ile, iman-ı kâmil ile göçmeyi nasib etsin cümlemize-- Ama, birden mübareğin gözleri bir açılmış, o kadar halsizliğine rağmen yatağın içinde bir doğrulmuş: "Zahmet buyurdunuz yâ Rasûlallah!" demiş.

Çok hoşuma gidiyor, anlatılan bu olay... Demek ki, Rasûlüllah SAV Efendimiz teşrif eylemiş, yanına gelmiş; o da, "Ben kimim?.." diye mütevaziliği halâ bırakmıyor... "Ben kimim yâ Rasûlallah, zahmet buyurdunuz! Bana gelmeye değmezdi!.." filân diye... Tabii, onu ahirete almak için geliyor.

Bizim, Erzincan'lı fakir bir komşumuz vardı, İstanbul'da... Hanımı da, kendisi de Allahu a'lem evliyâdan idi. Sessiz, sedâsız... Ayağına bir hastalık isâbet ettiği için, bir ayağını kesmişlerdi ama; ayağının kesilmesi, yüzünden tebessümü kesmemişti. Çünkü, Allah'ın kaderi... Hastalığına da razı, her şeye razı... Hanım anlatıyor: --O da rahmetli oldu, Allah cümle geçmişlerimize rahmet eylesin-- Vefatı anında çok şiddetli nefes alıp veriyor, alnı boncuk boncuk terlemiş, ter içinde... "Kan ter içinde" dediğimiz şekilde... Tabii, vefalı hanımı, müslüman zevce bezle alnını siliyor. Şefkatle sormuş, demiş ki: "Efendi, çok mu acı çekiyorsun?.." Yâni böyle nefes nefese... "Ne acı çekmesi hanım!" demiş. "Hocaefendimizle hac yapıyoruz da, bu topal ayağımla arkasından koşacağım da yetişeceğim diye uğraşıyorum." demiş. Allah nasıl gösteriyor vefatını, hac ediyormuş gibi... Vefatın telâşını, hacda hocasına yetişeceğim diye sarfettiği tatlı telâş gibi gösteriyor. Yâni, ölümün acısını çektirtmiyor... Yâni:

(Feravhun ve reyhânün ve cenneti naîm) "Rahatlık, hoş kokular; arkasından da Naîm Cennetleri..." İşte bu.

Hocamıza muhalif bir berber varmış. --Babam sık sık anlatıyor. Geçen gün de anlattı; hafızamda tatlı bir şey-- Hocamıza kızmış. Niye kızmış?.. Hocamız Yâsîn Suresi'ni okuttururmuş sabahları... "Sen oku!" dermiş. Bir sayfayı bitirince başka birisine, "Sen oku şimdi!" dermiş. Öbür sayfayı başka bir kimseye okuttururmuş. Buna, "Sen oku!" dememiş. Sen misin demeyen; kızmış mürid şeyhine... Fena halde kızmış. Başlamış her yerde aleyhinde konuşmaya... Babam diyor ki, "Ben de ona alışmışım, benim berberim, gidiyorum. Beni de gördü mü, açıyor ağzını yumuyor gözünü, hocamızın aleyhinde konuşuyor... Fesübhânallah!.. Bir gün telâşla bana geldi." diyor. "Aman beni Hocaefendi'ye götür!.." demiş. Aradan aylar geçmiş; kızgın, kırgın, pür hiddet iken şimdi, "Aman Necâti Efendi, beni hocamıza götür!" diyor. Demiş: "Hayrola, ne oldu?.. Hani, düğün değil, bayram değil!.. Hangi dağda kurt öldü?.. Hani sen hocamıza muhaliftin, ne oldu?.." demiş. Berber demiş: "Bir rüya gördüm. Rüyamda bütün insanlar, büyük bir duvarın önünde bekleşiyorlar. Duvar açılmıyor. --Cennet duvarın arkasındaymış-- Duvarı geçmek mümkün değil, muazzam bir sur... Kapalı. İnsanlar bekleşiyorlar, hasret içinde ağlaşıyorlar. 'Yahu, biz geçemeyecek miyiz? Halimiz ne olacak?' filan derken, öbür taraftan Hocamız (Rh.A.) geliyor; mübarek, duvara bir vuruyor... Haydi... Duvar açılıyor. İnsanların hepsi cennete gidiyorlar..." Bu remizden, işaretten anlamış ki, kendisi hatalı. Gelmiş hocamıza... Hocamız da gık dememiş ona... "Sen bana aylarca gıybet ettin de, aleyhimde şöyle söyledin de, böyle söyledin de..." diye bir söz de söylememiş.

Abdülkadir-i Geylânî Efendimiz değil de, ondan sonraki bir şeyh efendinin zamanında, Abdülkadir-i Geylânî Hazretlerinin dergâhına bir şahıs gelmiş. --Orası Bağdat'ta biliyorsunuz. İmam-ı Azam Efendimizle komşu türbeleri (Kaddesallahu sirrahümâ)... Camisi var, türbe var, tekke var.-- Oturmuş bir kenara, bürünmüş harmânesine... Halifeden davet gelmiş: "Buyurun ramazandır, bu akşam beraberce iftar edelim! Herkes buyursun gelsin... Hoca Efendi, bütün dervişlerini topla al gel!.." O da ilan etmiş: "Halife bizi çağırdı. Ey cemaat-i müslimîn! Bu akşam halifenin davetlisiyiz, saraya gideceğiz, herkes buyursun!.." Bu kenara oturmuş olan kimse demiş, " Ben gelmiyorum!" Yabancı da üstelik. Derviş filân değil, yabancı... "Ben gelmiyorum" demiş. "Sen bana bir asîde tatlısı getir, koy önüme! Sen de nereye gidersen git!" demiş. Allah Allah... Ne biçim derviş, ne biçim misafir?.. Hem davete icabet etmiyor, --davete icabet etmek sünnet-- hem de yüksek perdeden, "Ben gelmiyorum!" diyor... "Sen bana bir asîde tatlısı getir!" diyor, emrediyor... Asîde, hurmadan yapılan bir çeşit tatlı imiş. Şaşırmış herkes... Aldırmamışlar. "Herhalde biraz kafada bir şeyler var... Allah selâmet versin." filân demişler. "Gelmezse gelmesin, ne yapalım?" demişler, kalkmışlar gitmişler... İftar etmişler, akşam namazını kılmışlar. Yatsıyı kılmışlar, gelmişler... Hoca efendi de gelmiş. Yatağa yatmış. Uyumuş... --Ramazanda erken uyuyacak ki, erken kalkacak.-- Rüyada bakmış ki: Bir büyük kalabalık, bir büyük kalabalık, bir nuranî topluluk, bir mübarek insanlar grubu ki, hayran kalmış... Demiş ki, "Bunlar kim?.." Demişler ki, "Bunlar yüzyirmidörtbin peygamber (Salevâtullahi ve selâmühû aleyhim ecmaîn)... "Peki, şu başlarındaki kim?.." "O da, Rasûl-i Ekrem, Nebiyy-i Muhterem, Muhammed-i Mustafâ SAV!.." "Aman, bu benim peygamberim!" demiş, hemen onun yanına doğru koşmuş... Yaklaşmış... Peygamber Efendimiz şöyle ona bakmış, demiş ki: "Bizim sevgili dostlarımızdan birisi geldi, senden asîde tatlısı istedi; hiç oralı olmadın, hiç aldırmadın!.." "Eyvah!" demiş. Telâşından üzüntüsünden uykudan uyanmış. Bakmış hemen, daha vakit yeni... Hemen yataktan atlamış, kapıdan çıkmış, camiye doğru... "Belki oradadır halâ o derviş" diye. Ama, ay aydınlığında bakmış ki, derviş de az evvel kapıdan çıkmış, sokağın öbür tarafına doğru, köşeye doğru gidiyor... "Yâ derviş, dur!.. Bekle, geliyorum!.. Sana asîde tatlısı alacağım!.. Ne istersen alacağım... Azıcık dur, sabret!.." Böyle, ihtiyar haliyle ona yetişmeğe çalışıyor... O da köşede dönmüş, demiş ki: "Yâ, demek ki sana fukaranın birisi, günün birinde hacetini arz etse, bir şey istese --meselâ bir asîde tatlısı filân, neyse-- yüzyirmidörtbin peygamberi şahit getirmeyince vermeyeceksin öyle mi?.." Sonra dönmüş köşeyi... Köşeye kadar gitmiş, bakmış kimse yok...

Yine evliyâullahtan birisi, evin içinde... İçinden bir ses ona, "Cimrisin!.. Cimrisin sen!.." diyormuş. "Değilim." diyormuş içinden. "Yahu işte hayır yapıyorum, hasenat yapıyorum, para veriyorum, pul veriyorum..." "Yok, sen cimrisin!.." "Değilim." "Cimrisin, cimri!.." Bakmış ki içinden gelen sesle böyle mücadele etmekten sıkılmış, dışarı çıkacakmış. Ama, az sonra kapı çalınmış... Halifeden bir çavuş gelmiş, demiş ki: " Buyur, halife hazretleri sana bir kese altın gönderdi. Ne yaparsan yap!" "Tamam." demiş. "Para geldi. Şimdi ben bu parayla gidip bir hayır yapayım." demiş. Çıkmış evden... Yolda yürürken bakmış; köşe başında birisi traş oluyor... Eskiden --biliyorsunuz-- köşe başlarına bir sandalye, bir kerevet koyup, berberler öyle traş yaparlardı. Böyle lüks berber salonları vs. sonradan oldu. Bakmış, berberin önünde bir hırpânî adam oturuyor ki, hırpânîler hırpânîsi, fukaralar fukarası bir kimse... "Hah, buna bir hayır yapayım!" demiş. "Bu müstehak bir insana benziyor; yâni, hayra lâyık bir kimseye benziyor." demiş. Yanlarına varmış. "Esselâmü aleyküm!.. Kolay gelsin usta! Sıhhatler olsun efendi!.." demiş. "Al, sana şu parayı veriyorum!" diye fukaraya halifeden gelen keseyi uzatmış. "Al!.." O hiç oralı değil, aldırdığı bile yok... Fakir amma keseye meseye baktığı yok.

Fuzulî'nin bir şiiri var, diyor ki:

Fakir oldumsa eğer, kimseden sağınma ke men.
Fakîr-i padişâh âsâ, gedâ-yı muhteşemem.

"Her ne kadar fakirsem de, kimseden daha aşağı değilim. Padişah gibi bir fakirim, muhteşem bir gedâyım." diyor.

O şairce övünüyor tabii. Ama bu da hakîkî bir gedâ-yı muhteşem. Paraya filân hiç elini uzatmamış, hiç almamış; "Al parayı, ustaya ver!" demiş... Elini dokunmuyor paraya... "Ustaya ver, bahşiş olsun... Beni traş etti ya, ustanın olsun." diyor. Dayanamamış; "Yâhu!" demiş, "Bunun içinde çok para var, ustaya çok gelir bu!.." demiş. Adam, gözünün içine bakmış şöyle; "Ben sana deminden beri, cimrisin demiyor muydum?.." demiş... Demek ki, oturduğu yerden, öteki adamın gönlü ile oynuyor. "Sen cimrisin, sen cimrisin!.." diye. Ne sanatsa, ne hünerse, ne basiretse...

Mühim olan işte budur, muhterem kardeşlerim: Allah'ın sevdiği kul olmak... Yoksa, para, pul, makam önemli değildir.

(Femen zühziha anin nâri feüdhılel cennete fekad fâz) "Kim cehennemden yakasını paçasını kurtarabiliyor da cennete kapağı atabiliyorsa, cennete girebiliyorsa; o kurtulmuştur." İşte güncel mesele budur. Başkası tâlî meseledir, önemsiz meseledir, mühim değildir. Her şey fanidir, her şey boştur. Zenginlik de, makam da, reis-i cumhurluk da, başkanlık da, komutanlık da, paşalık da, ağalık da, vezirlik de... her şey boştur. Sadece Allah'ın sevgisini kazanmak önemlidir.

Onun için, "İyi bir müslüman olmak, en güncel meseledir." diye aklıma geldi. İlkönce bunları şaka yollu, cemaate söyleyeyim dedim. Çünkü, bunlar benden kimbilir neler bekleyecekler, "Hocaefendi neler söyleyecek?" diye... Ama ben işin onikisini ilk önce bir göstereyim, onikiden bir vurayım da ondan sonra detayı, teferruatı konuşuruz diye düşündüm.

Şimdi, iyi bir müslüman olmak lâzım. Bunun da en önemli şartı, en mühim şartı; faydalı bir kul olmaktır. Yâni, bir adam dağın başına gitmiş, mağaranın içine girmiş, etliye sütlüye karışmıyor. Elinde binlik bir tesbih; gece gündüz Allah'ı zikrediyor... İyi, güzel, Allah mübarek etsin, sevabı çok olsun ama, İslâm'a göre en iyi müslüman; müslümanların arasına katılıp, onların eza ve cefalarına, ve cevirlerine tahammül edip, müslümanlara faydalı işler yapan müslümandır.

(Hayrun nâs,) "İnsanların en hayırlısı, (enfeuhüm linnâs.) insanlara faydalı olandır." Herkesin bildiği bir konudur ama, herkesin uyguladığı bir konu değildir. Herkesin uygulaması lâzım, herkesin bu esasa göre hareket etmesi lâzım!.. Yâni, "Ben, hiç bir işe yaramaz, hiç bir işe karışmaz, ot gibi bir insan mıyım; yoksa, faydalı bir insan mıyım?.. Fayda üretiyor muyum, bir işe yarıyor muyum?.. Başkaları benden bir fayda görüyor mu, bir fayda hasıl ediyor muyum?.. Yâni, müstahsil miyim, yoksa müstehlik miyim?.. --Müstahsil, bir şey üreten demek; müstehlik de bir şey helâk eden demek.-- Yâni, hep yutucu muyum, yoksa ikram edici miyim?.." diye herkesin düşünmesi lâzım. Mühim olan budur... İslâm'ın en büyük güzelliklerinden birisi de budur. İslâm, sosyal yönü tarif edilemeyecek kadar zengin, kuvvetli ve büyük olan bir dindir. İyi bir müslüman da, başkalarına faydalı olan insandır. Yalnız kendisine faydalı oluyor... Hayır.

Şam'lı bir misafir gelirdi. İhvan-ı Müslimîn'dendi, büyük bir tüccardı, uyanık bir insandı... Kursları varmış, çalışmaları varmış, İslâmî gayretleri varmış, dernekleri varmış, hizmetleri varmış... filân. Belli, uyanık... Sözü sohbeti çok güzeldi. Şu anda da halâ hapiste, Hafız el-Esed'in hapishanelerinde... --Es'ad değil ha!.. Es'ad derseniz darılırım; çünkü, benim ismime yakın gibi oluyor... Hafız el-Esed... O ayınsız, benimki ayınlı. Esed, babasının adı, Hafız kendisinin adı... Hafız da muhafız manasına; Kur'an'ı ezberlediği için filân değil. Kardeşinin adı da Rifat el-Esed.-- Şimdi halâ hapiste zavallı... Uğraşıyoruz çıkartabilir miyiz diye. Sağ mı, değil mi, hiç haber çıkmıyor.

O anlatmıştı. --Sağ ise kulakları çınlasın... Allah esaretten kurtarsın, hürriyetini iade etsin... Yine nice İslâmî hizmetleri nasib eylesin.-- Böyle bir sohbet etmiştik. --Şamlıydı ama Hocamızın ziyaretine gelirdi.-- Demişti ki: İbrahim Aleyhisselâm, oğlu İsmail ile, kan ter içinde Kâbe'yi bina ederken, taşları getirmişler üst üste koymuşlar... Kâbe'yi bina etmişler. Tabii, Kâbe'nin yeri eskiden beri mukaddes, eskiden beri mübarek... Hazreti Adem'den beri mâlum bir yer ama, sel yatağı... Zaman zaman yıkılmış, zaman zaman da peygamberler orayı tamir etmişler... İbrahim Aleyhisselâm binayı kurmuş, çatıyı çatmış, tamamlamış. Aşk ve şevk içinde... Allah'ın emriyle yapıyor, ileride hac edilecek bir binâyı yapıyor. Mübarek bir yer.

(İnne evvele beytin vüdıa linnâsi lellezî bibekketen mübâreken ve hüden lil âlemîn. Fîhi ayâtün beyyinâtün makamı ibrâhîm.) (Doğrusu insanlar için ilk kurulan ev, Mekke'de, alemler için mübarek ve doğru yol gösteren Kâbe'dir. Orada ap açık deliller vardır, İbrahim AS'ın makamı vardır.)

Tabii, bunu böyle aşk ile, şevk ile yapmış; sonra dört köşesinde dört tane namaz kılmış... --Bir köşesi Hacer'ül Esved köşesi; "Bismilâhi Allahu ekber" diye istilâm ederek başlıyoruz tavafa... İkinci köşesi Rükn-i Irakî köşesi... Dönülüyor şöyle, yarım daire şeklindeki duvardan; üçüncü köşesi Rükn-i Şâmî, Şam köşesi... Yâni öbür köşe Irak tarafına rastlıyor, burası Şam tarafına rastlıyor. Aralarında Altınoluk ve Hatim var, Hicr-i İsmâil var... Öteki köşe de Rükn-i Yemânî; o da Yemen'e doğru bakıyor... Kâbe'nin duruşu şöyle: Hacer'ül Esved doğuya gelir, Rükn-i Şâmî batıya gelir. Duruşu biraz çaprazcadır.-- Her köşesinde bin rekat namaz kılmış İbrahim Aleyhisselâm... --Bizim Suriyeli İhvân-ı Müslimîn'deki kardeşin hatırası olarak anlatıyorum.-- Az değil bin rekat... Kolay da değil, çabuk da bitmez. Sonra dua etmiş, demiş ki: "Yâ Rabbi, bu ibadeti senin rızan için yaptım. Bu namazı senin için kıldım. Acaba senin indinde bundan daha makbul bir ibadet var mı?.." Bin rekat namaz kıldı ya Kâbe'de... Kâbe öyle bir yer ki, Mescid-i Haram öyle bir yer ki; orda kılınan bir namaz, başka bir yerde kılınan namazdan yüzbin misli daha sevaplı... Mekke, Mekke-i Mükerreme orası... "Evet yâ İbrahim!" buyurmuş Rabb'ül Alemîn; "Evet yâ İbrahim! Bir fakirin kursağındaki bir lokma ekmek, bence daha kıymetli!.." Neden?.. Orada bir başkasına yardım ediyorsun, burada kendine hizmet ediyorsun.

Ebul Hasenil-Harakanî Hazretlerini ziyarete gitmişler dervişler... Büyük şeyh, kerametleri zahir... Kapısını çalmışlar. İçerden bir ses, sert bir şekilde, "Kim o?" demiş. Misafir böyle mi karşılanır?.. "Efendi Hazretleri evde mi?.." demişler. "Ne yapacaksınız o bunağı?" demiş. "Ziyarete geldik efendim!" demişler. "Dağdadır, şimdi gelir, bekleyin biraz!.." demiş. Alah Allah... Sert bir ifade... Biraz sonra dağ yoluna gitmişler. Rivayete göre, Ebul Hasenil-Harakanî Hazretleri arslanlara odunları yüklemiş öyle geliyor... Merkep filân kullanmıyor, dağdaki arslanları kullanıyor, öyle geliyor... Bu hale hayret etmişler. Evdeki hale hayret etmişler. "Efendim, sizden önce kapıyı çaldık. Söylemeye utanıyoruz. İşte hık mık..." Anlamış tabii mübarek, demiş ki: "İşte ona tahammülümüzden, evdeki o arslana tahammülümüzden, Allah bize dağdaki arslanları musahhar eyledi!.. Dağdaki arslanlar bizim emrimize münkad..." Yâni, tahammülden sevap kazanıyor.

Aradan bir zaman geçmiş, yıllar geçmiş; aynı dervişler uzak diyarlardan yine ziyaretine gelmişler Şeyh Efendinin... Yine kapıyı çalmışlar ama, ödleri patlıyor; yine içerden azar işitecekler diye. Bir daha çalmışlar kapıyı... İçerden "Kim o?" denilmiş. "Efendi Hazretleri evde mi acaba?.. Ziyarete geldik." demişler. "Evde değildir ama, kapıyı açıverin, mahzuru yoktur! İçeri girin, sağ tarafta bir kapı vardır. Oda serbesttir, oturabilirsiniz. Yorgunsanız uzanın!.. Orda dolap vardır, dolaptan yemekleri alabilirsiniz. Rahatınıza bakın lütfen!.." denilmiş. Aaa... Hayret etmişler bu sefer gene... Çünkü evvelkinde epeyce bir zılgıt işitmişlerdi. Hakikaten biraz sonra kapı açılmış, Hoca Efendi Hazretleri içeri girmiş, "Esselâmü aleyküm!" demiş. Kalkmışlar, elini öpmüşler... "Efendim," demişler, "bir şeye şaştık: Geçen sefer ne imtihandır bilmiyoruz, bizi pür hiddet, pür şiddet, pür gayz, pür kin öyle bir sert karşıladılar ki kapıda; ödümüz patladı. Bu sefer de korka korka geldik; fakat, çok güzel bir karşılamayla karşılandık. Çok izzet ve ikram olundu bize!.." "Haa, o ötekisi öldü, sizlere ömür!" demiş. "O, benim yumağımı sarardı, bu kendi yumağını sarıyor." demiş. Ne demek istiyor?.. Yâni, o evvelkine tahammül ettikçe, ben sevap kazanıyordum... Bu kendisi sevaplı işler yaptıkça, kendisi sevap kazanıyor; bana bir şey kalmıyor. Bende tahammül gibi bir durum, bir sabır ihtiyacı hasıl olmuyor. Bu kendisi sevap kazanıyor.

Muhterem kardeşlerim! Hazret-i Ali Efendimiz buyurmuş ki: "Vallahi ömrümde kimseye iyilik de etmedim, kötülük de etmedim!.." Şakacı bir insan Hazret-i Ali Efendimiz... Ne demek, etmez olur mu?.. Hazret-i Ali Efendimiz Allah'ın arslanı, kahramanlar kahramanı... Hazret-i Peygamber SAV'in medhettiği, Allah'ın sevdiği, Allah'ı seven bir kimse... Hayber fatihi... Hayber gününde Peygamber Efendimiz diyor ki: "Ben bu bayrağı bir kimseye vereceğim ki; Allah onu sever, o Allah'ı sever." Herkes hayran kalıyor. "Kim bu?.." diye herkes bekleşiyorlar. Hazret-i Ömer'in gece uykusu kaçıyor, "Ah yarın bayrağı bana verse de, Allah'ın sevdiği kimse ben olmuş olsam!.. Bana isabet etmiş olsa bu medihler..." diye. Ertesi gün Efendimiz, Hazret-i Ali Efendimizi arıyor... "Yok! Çadırda..." diyorlar. "Çağırın!" diyor. Sancağı ona veriyor. Hadis-i şerifle sabit ki; Allah onu seviyor, o Allah'ı seviyor. Hazret-i Ali Efendimiz yemin ediyor, "Kimseye iyilik etmedim, kötülük de etmedim!.." diye. Ne demek istiyor?.. Bir insan iyilik yaparsa kendisine yapar, kötülük yaparsa yine kendisine yapar... İyilik yaptığı zaman, sevap kazanır; kötülük yaptığı zaman günah kazanır. Versin hesabını, cezasını çeksin!..

O bakımdan, faydalı kul olmak lâzım!.. Başkasına faydası dokunan, başkasına hizmet eden kul olmak lâzım!.. Gümüşhaneli Hocamız, Camiül-Usül isimli tarikat kitabımızda diyor ki: --Bütün tarikatları incelemiş. Çok muazzam eserleri var. Meselâ, Mecmuatül Ahzab'ı... Bütün evradı toplamış, bütün ezkârı toplamış; incelemiş her şeyi.-- "Bütün tarikatları inceledim. Bütün tarikatlarda müşterek olan esas hizmet'tir." Yâni, her tarikatın kendine göre ince farkları vardır ama, bütün tarikatlarda ortak olan, müşterek olan nedir?.. Hizmet'tir. Yâni, derviş hizmet edecek!.. Sevap kazanmak için, Allah'ın rızasını kazanmak için yol, hizmet yoludur. Hizmet edeceksin kurda, kuşa, leyleğe, kediye, kuzuya, köpeğe, insana, insan-ı kâmile... Her şeye hizmet edeceksin!.. Hizmet ederse, izzet bulur insan...

Birisi şeyhinin yanında elpençe divan duruyor, "Şeyhim bir himmet etse, şeyhim bir himmet etse!" diye içinden geçiriyormuş. Şeyhi de --bizim Hasib Efendimiz-- abdest almış, merdivenlerden inerken demiş ki: --Onun gönlünden geçeni biliyor. O daha bir şey demedi. Şeyhim bir himmet etse de, himmetin ne olduğunu görsek, istifade etsek... filân diye kalbinden geçiriyor-- "Herkes şeyhten himmet ister... Halbuki büyükler, derviş 'Şeyhim himmet! Şeyhim himmet!..' dedikçe; 'Oğlum hizmet! Oğlum hizmet!..' demişler." diye bir şeyi nakleder gibi yapmış, hizmetin esas olduğunu bildirmiş.

Onun için hizmet edeceğiz. Faydalı olmanın yolunu arayacağız. Çeşme mi yapabiliriz?.. Köprü mü yapabiliriz?.. Çamuru mu yok edebiliriz?.. Yemek mi yedirebiliriz?.. Hastaya mı yardım edebiliriz?.. Dula mı bakabiliriz?.. Etrafımızı böyle projektör gibi tarayacağız. Askerî projektör gibi tarayacağız, hizmet edeceğimiz yeri arayacağız, hizmet etmeye çalışacağız. Neden?.. Hizmet eden izzet buluyor, Allah'ın razı öyle kazanılıyor; onun için...

Yunus Emre'nin her zaman söylediğimiz şiirleri var:

Ben gelmedim da'vi içün,
Benim işim sevi içün.
Dostun evi gönüllerdir,
Gönüller yapmaya geldim.

Kalb, gönül Allah'ın tecellîgâhı olduğu için; gönül yapmak, gönlü hoş etmek çok önemli olduğundan, Yunus Emre: " Ben boş yere bir iddia için gelmedim bu dünyaya... Ben gönül yapmaya geldim bu dünyaya..." diyor. Yâni, Yunus Emre'ye göre hayatın amacı, gayesi, başlıca çalışması ne?.. Gönül yapmak, gönül hoş etmek, gönül sevindirmek... Onun için Yunus Emre yedi yüz yaşında, sekiz yüz yaşında... Ölmemiş, yaşıyor kalblerde... Neden?.. İşte bu kafadan dolayı, bu zihniyetten dolayı, bu yüksek duygudan dolayı...

"Müslümanların dertleriyle, müslümanların işleriyle ilgilenmeyen bizden değildir" diyor Peygamber Efendimiz... "Komşusu aç yatarken, bu karnını doyurmuş yatarsa; o iyi müslüman değildir." buyuruyor Peygamber Efendimiz...

Bunun için, biz iyi müslüman'ı; sosyal yönü gelişmiş, yâni toplumun öteki fertlerine yardım yapabilen, hizmet götürebilen, faydalı olabilen; kendisinden başka insanlar için bir şeyler yapabilen insan olarak görüyoruz. Yâni, kâmil müslüman bu... "Kâmil müslüman, dağ başına çekilip de kendi başına, kendi yumağını saran değil, kendi sevabını kazanan değil; kâmil müslüman, insanların arasına girip de insanlara faydalı olan kimsedir." diye bizim çerçevemiz... Bizim görüşümüz, bizim altını çizdiğimiz şey; hadislerden, ayetlerden anladığımız dinin özü bu!.. Yunus Emre de öyle anlamış, büyüklerimiz de öyle anlamış.

Ubeydullah-i Ahrâr Efendimizin bir sözü var: --Kartlara basmışız, mecmuaya basmışız, herkes ezberlemiş.-- "Bizim için nafile ibadetten önemlidir hizmet!.." Farz ibadet yapılacak tabii; namaz, oruç... vs. tamam ama, hizmet, nafile ibadetten önemlidir. "Hizmet bahis konusu olduğu zaman, o alıştığımız, yapmakta olduğumuz nafile ibadeti bile terk eder; hizmete koşarız!" diyor. "Hani, ben burda ibadet edecektim; beklesin biraz hizmet!" demiyor yâni. Hizmeti öne alıyor. Büyüklerimizin zihniyeti böyle...

Kanadı kırık kuşları tedavi etmişler, onlara bile bakmışlar. Sosyal yönü gelişmiş olan, topluma faydası dokunan insandır iyi müslüman olan... Bencil değil, başkalarına faydası oluyor.

Amerika'ya bir Alman alim gitmiş. --Önemli olduğu için her zaman söylüyorum. Sizin de aklınızda kalsın diye burda da söylüyorum.-- Almanyalı alim Amerika'yı ziyarete gitmiş... Kalmış, gezmiş, görmüş, dönmüş... Döndüğü zaman Almanyalı arkadaşları toplanmışlar evinde... "Seyahat intibalarını bize anlat!.." demişler.

Biz de Azerbaycan'a gittik. Hemen bizi dönüşte yakaladılar, "Seyahat intibalarını anlat!" dediler. Boğazda bir gezi tertib ettiler, koca bir motor tuttular... Mikrofonu elimize verdiler, "Anlat bakalım Buhara'yı, Taşkent'i, Semerkand'ı, Bakü'yü...filân." diye. Seyahatler merak ediliyor tabii. Bir de bakış açışı, görüş açısı önemli . Giden insanın durumuna göre, nasıl görüyor olayları?.. Herkes Amerika'ya gider de, o nasıl görüyor?.. Sormuşlar Alman'a döndüğü zaman: "Amerika'yı nasıl gördün? Biz onlarla rekabet halindeyiz; Amerika mı daha ileri, Almanya mı daha ileri?.." Demiş: "Amerika daha ileri!.." "Niçin Amerika daha ileri?.."

Ben bu sorunun cevabını birçok yerlerden duymuştum. Meselâ, Amerika kompütürize olmuş, her işi kompütürle hallediyor, teknolojisi ilerlemiş filân deniliyor. Kompütürlerinin sayısının çokluğu ile filân ölçülüyor. Güzel. Yâni bunlara itiraz edilmez. Adamlar kompütürle, bir insanın aylarca uğraşarak yapacağı işi, şıp diye yapıyorlar. Kompütür önemli bir şey.

Şimdi benim kolumda bir saat var... Bu umrenin hatırası. Ay'ın doğduğu, battığı, tepede olduğu, çukurda olduğu her zamanı gösteriyor. Ay saati... Bugünü gösteriyor, dünü gösteriyor, bir ay önceyi gösteriyor, bir ay sonrayı gösteriyor... Şu kadar kutuya sığdırmış adam, Ay'ı... Her şeyi sığdırmış... "Kaçta doğacak, kaçta tam tepeye gelecek?.. Ne zaman med olacak, ne zaman cezir olacak?.. --gelgit olayı-- Balıklar ne zaman gelir, ne zaman gider?" diye . Yâni, biz din bakımından Ay'ın durumuyla ilgileniyoruz, "Şevval mi geldi, ramazan mı geldi?" diye; onlar da balıklar bakımından, denizcilik bakımından ilgileniyorlar. Yâni, körfezin ağzından girebilecek mi, giremeyecek mi?.. Sular çekildiği zaman, belki giremeyecek veya sular çekilmeden körfezden çıkamazsa, belki dışarı çıkamayacak, hapis kalacak... Onun için Ay önemli ve hepsini hesaplamışlar şunun içinde... Yıllar yılı, yıllar sonrası, yıllar öncesi Ay hangi dakikada doğuyor; hangi saniyede tam tepede, zenit noktasında; hangi saniyede batıyor; hangi saniyede tam aşağıda --yâni, tesiri en az olduğu zaman-- hepsini göstermiş... Güneş'i göstermiş... Daha bir çok hünerleri var. (Sakın kolumdan almaya kalkmayın!..)

Birisi, bizim bir tanıdığın dükkânına gelmiş de, böbürlenmiş böbürlenmiş: "Biz bugün oruçluyuz!" demiş. Niye oruçlusun babam?.. Gözünü seveyim, başımın tacı, gözümün nuru, sen niye oruçlusun?.. Başkaları oruçlu değil de, sen bu ülkede niye oruçlusun?.. E, Suudî Arabistan orucu ilan etmiş... Yahu, hilâli görmesi mümkün değil ki, görmedi ki hilâli!.. Hilâl yoktu ki!.. Ay güneşten evvel batmıştı, kırk dakika önce... Sen nasıl böyle yaparsın? Sen burada hilâli gördün mü kendin?.. Görmedin. Ne diye tutuyorsun?.. Ne diye ortalığı karıştırıyorsun?.. Sakalıyla gelmiş, kurulmuş alışveriş ettiği dükkâna: "Biz bugün oruçluyuz, siz niye oruçlu değilsiniz?.." Biz oruç tutarken de gelecek, "Bugün bayram!" diyecek. Sigarayı içecek, üfleyecek yüzünüze... "Sen niye bugün oruç tutuyorsun? Bayram günü oruç tutmak haram!.." diyecek.

Onun için söylüyorum; yâni, anlaşılsın diye. Millet biraz anlasın, bilimsel olsun, biraz dünyayı tanısın!.. Başkaları, Ay'ın nerede olduğunu biliyor; bizimkiler Ay yokken Ay var diyor, oruç yokken oruç tutuyor... Bayram gelmemişken bayram yapıyor. Hangi çağda yaşıyoruz, bilinsin diye söylüyorum.

Müslüman sosyal yönü kuvvetli bir insandır derken, Amerika'ya giden Alman'ın hadisesini anlatıyorduk, yarım bıraktık. Siz de onu merak ediyorsunuz, biliyorum; söyleyeceğim şimdi... Alman'a sormuşlar ki, "Amerika mı daha ileri, Almanya mı daha ileri?.." Demiş ki, "Amerika daha ileri!.." "Niye?.." Cevabı çok hoşuma gitti, fevkalâde mühim. Ancak, bir müslüman anlayabilir cevabın ehemmiyetini... Diyor ki: "Amerika'da bir kişi, haftanın üç günü sosyal faaliyet yapıyor. Onun için Amerika daha ileri... Almanya'da henüz, bir kişi bu kadar sosyalleşmiş değil; haftada üç gün sosyal faaliyet yapamıyor."

Sosyal faaliyet nedir?.. Sosyal faaliyet; evinde durmayıp, televizyonun karşısında esir olmayıp, televizyonun karşısında vakit telef etmeyip, sosyal bir iş yapmak... Bir dernekte, bir faaliyette bulunmak... Bak bizim kadınlar bile --maşaallah-- konferanslar tertib ediyorlar, çalışmalar yapıyorlar. Sıraladılar çalışmalarını... Tabii neden sıralıyorlar bunları?.. İbadet gizli olur, sevabını Allah verecek; ne diye söylüyorlar?.. Devir öyle bir acaib devir oldu ki, yaptığın şeyi söylemezsen, kimse de yardım etmiyor. Yardım edilsin, iştirak edilsin diye söyleniyor. Yâni, böbürlenmek için değil... Herkes bir çalışmada yer almalı.

Burada bir şey hatırıma geldi; çünkü, fıkralar en çok hatırda kalan şeylerdir. Lafların hepsi unutulur, formüller unutulur; zaten kolay girmez kafaya... Ama, fıkralar, ömür boyu unutulmaz. Sultan Mahmud-u Gaznevî, --Koca ordusu var, filleri var, fillerin üstünde askerleri var. Bu zamanın tanklarından daha beter. Fil geldiği zaman, karşısında at filân dayanamıyor.-- Hindistan'ı fethetmiş, Afganistan'ı fethetmiş... İran'da, bugünkü Tahran'ın olduğu yerde, Rey şehri vardı eskiden; Rey şehrine de haber göndermiş: "Bana tabi olsunlar! Hutbeyi benim namıma okusunlar, cuma günü hocaları!.. Paralar da benim adıma basılsın, öyle mütedavil olsun!.. Yoksa gelirim, orayı ezer geçerim!.." demiş. Filleri var ya, ordusu da var... Orada bir küçük çocuk varmış, şehzâde... Babası ölmüş, yönetim onun elinde... Bir de annesi --veya ninesi-- varmış ki afîfe ü zâhide; yâni, iffetli ve ibadet ehli, müslüman, mütedeyyin, örtülü bir kadınmış. Sultan Mahmud'un nâmesi, fermanı gelince, o da oraya mektup yazmış. Demiş ki: "Ey Sultan Mahmud! Sen, cihânı fethetmiş bir padişahsın. Bana böyle bir mektup yazmışsın ki, 'Ya parayı benim namıma basarsınız, ya hutbeyi benim namıma okursunuz; ya da ben gelirim, orayı asarım, keserim, ezerim!..' filân diye. Böyle tehdit etmişsin. Allah şahid olsun ki, --arslanın erkeği olduğu gibi dişisi de olur-- gelirsen çarpışırım seninle!.." Hatta dişisi avlanır, erkeği tembel yatar, beleşten geçinir. O koca yelesine bakma, asıl dişisi avlanır. "Çarpışırım seninle! Ne olur?.. İki ihtimal var:" Mantıklı konuşuyor. "Ya seni yenerim; mahvolursun, perişan olursun, rezil olursun... 'Sultan Mahmud'u bir acûze karı yenmiş!' derler, adın öyle geçer tarihe... Çok fena olur. Ya da, sen beni yenersin. Ne derler? 'Sultan Mahmud, bir ihtiyar kadınla çarpışmış, utanmamış... Kadınla çarpışmış, onu yenmiş.' Sen zaten şanlı bir padişahsın; şanına bir şey eklenmez, gölge düşer." demiş. Sultan Mahmud bakmış ki, pabuç pahalı; o tarafa hiç gitmemiş... Yâni, hanımlar da çalışabiliyor, İslâm'a faydalı olabiliyor.

Sosyal yönü kuvvetli olmak lâzım gelir derken, hanımlara bir iltifat ettik burda, evsahibi olduklarından dolayı... Yâni, bizi onlar konuşturuyorlar ya... Şimdi iyi müslüman, sosyal yönü kuvvetli olan müslüman olacak. Bir de hadis-i şeriften, iyi müslüman nasıl olur, onu hatırlatayım size... Peygamber SAV, sahih hadis-i şeriflerinde buyuruyor ki:

(Elmü'minül kaviyyü) "Kuvvetli müslüman, kavi müslüman, (hayrun) daha hayırlıdır, (ve ehabbü) ve daha sevgilidir (ilallahi) Allah'a; (minel mü'minüd daîfü) zayıf müslümandan. (Ve fî külli hayrün) Ve hepsinde hayır vardır." Hepsinde hayır var amma, kavî müslüman, kuvvetli müslüman; zayıf müslümandan daha hayırlıdır ve Allah'a daha sevgilidir. O zaman, hepimiz kavî müslüman olacağız... Zayıf müslüman değil, kuvvetli müslüman olacağız. Güçsüz, kuvvetsiz, sessiz sedasız, parasız pulsuz, imkânsız, itilen kakılan bir müslüman olabilir. Belki, o da Allah'ın sevgili kulu olabilir. Ona da bir şey demiyoruz ama, kuvvetli müslüman, hem kendisine hem de başkasına fayda sağlar.

Ne bakımdan kuvvetli olacak?.. Vücutça kuvvetli olacak bir kere!.. İlk kuvvet bilek gücü, pazu gücü... filân. Anlıyorum, tamam. Amma, İslâm düşmanları İslâm alemini öyle belâlara sarmışlar ki, --kardeşlerim bana darılmasın-- bu salonda bile bir çok insan, kendi sıhhatinin aleyhinde harıl harıl, para verip çalışıyordur... Sigara alıyordur, sigara içiyordur. Eski evleri bilirsiniz, soba borularını iyi takamazlar da, eğri büğrü olduğu zaman, çatlak yerinden zifir damlar yere... Oraya bir teneke koyarlar, onun içine damlasın diye. Çünkü, halıya damladı mı, lekesi çıkmaz. Berbat bir şeydir zifir... Şimdi, sigara içen o zifiri içine alıyor. Yâni, sen orada o zifiri biriktirip de o kupadan içecek misin?.. Yok, içmem hocam!.. E işte, o işi sen yavaş yavaş yapıyorsun... Sen yudum yudum sigara içerken, yavaş yavaş zifiri ciğerlerine dolduruyorsun... Damarlarına, damarları tıkayacak malzemeyi dolduruyorsun... Kendi sıhhatine suikast ediyorsun, yavaş yavaş öldürüyorsun kendini... Olmaz!.. Sıhhatli olacaksın, idmanlı olacaksın, kuvvetli olacaksın... Sağlam olacaksın, vücudunda bir arıza olmayacak... Yüz yaşında, yüzonbeş yaşında, yüzyirmi yaşında, belinde kuşağın, dinç olacaksın.

İkincisi kalb kuvvetli olacak, imanı kuvvetli olacak; zayıf olmayacak, sarsılmayacak... Münakaşalar, şüpheler; münafıkların, kâfirlerin, şeytanların, nefsin vesveseleri; bunlar yıkmayacak müslümanı... "Heyt! Çekil, defol, yolumda durma!" diyecek, ezip geçecek. Denizi yara yara gittiği gibi bir koca muhribin; öyle gidecek... Yâni, bunlara pabuç bırakmayacak, kuvvetli olacak.

Kuvvetli müslüman olacağız; kalb bakımından, akıl bakımından, ekonomik güç bakımından... Daha bir çok güç bakımından kuvvetli müslüman olacağız. Çünkü, iyi müslüman, sevgili müslüman, hayırlı müslüman öyle oluyor; herkese faydalı oluyor. Sadece kendisine değil, başkasına da faydası olduğu için iyi müslüman oluyor.

Şimdi burda bir soru soruyoruz hepinize, hepimize, kendi kendimize: "Güç ve kuvvetin bugünkü, günümüzdeki kaynakları nelerdir? Kimler güçlü ve kuvvetli?.."

Tabii, mü'min bir insan olarak biliyoruz ki:

(Lâ havle velâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm) "Güç ve kuvvet, hepsi Allah'ın elindedir." Biliyoruz; dilerse oldurur, dilerse öldürür Allah... Biz de Allah'ın sevgili kulu olursak, sevdiği kulu olursak, takvâ ehli kulu olursak Allah yardım eder. Allah'a dayanırsak, Allah'a tevekkül edersek; kimse bizim sırtımızı yere yapıştıramaz, yenemez bizi... Neden?.. En kuvvetli ile beraber olduğumuz için... Gücün, kuvvetin sahibi ile beraber olduğumuz için... Yâni, bu güzel, doğru da, nerde o müslümanlar hocam?.. Hani nerede, bir göster de alnını öpelim, ayağını öpelim; nerede o müslümanlar?.. Allah'a dayanmış, imanı kuvvetli tam müslümanlar?.. Hepsi zayıf müslümanların...

Ol zaif ümmetlerin hali n'ola?
Hazretine nice anlar yol bula?..

Ne olacak bu Ümmet-i Muhammed'in hali?.. Kimisi sigara içer, kimisi içki içer, kimisi kumar oynar, kimisi başka günahlara dalmıştır... İslâm'ı bilmez, imanı bilmez, sevabı bilmez, günahı bilmez, haramı bilmez... Evi perişan, kalbi perişan, kafası perişan, işi perişan... Nerede o müslüman?.. O zaman, öteki insanlardan farkı kalmıyor bugünün müslümanlarının... Al Suriye'den bir müslümanı, al Türkiye'den bir müslümanı, al Suud'dan bir müslümanı, al Pakistan'dan bir müslümanı... Ohoo, her şeyi yapıyor... Faiz de yiyor, bira da içiyor... Sinemaya da gidiyor, televizyon da seyrediyor... Eğleniyor da, keyif de yapıyor... Senin öteki, Allah'ın sevmediği kullardan bir farkın olması lâzım değil mi, ey mü'min?.. Sen Allah'ın mü'min kulu değil misin?.. Sen Allah'ın seçtiği başka bir insan değil misin?.. "Değilim, sıradan bir insanım!" Sıradan olunca, o zaman herkes sıradan ölçülere tabî oluyor.

Sıradan ölçüler nelerdir?.. Nelerdir, gücün kuvvetin ölçüleri?..

Birlik ve beraberlik, bir kuvvet oluyor. Nasıl kuvvet oluyor?.. Üç tane eşkiya birleştikleri zaman, bir mafya kurdular mı her şeyi geçiriyorlar... Gümrükten geçiriyorlar, savcılıktan geçiriyorlar, hakimden geçiriyorlar; her işi yapıyorlar. Neden?.. Mafya bunlar; çift tabancayla gezerler, fedaileri vardır, yan bakana yan çakarlar... Şöyle olur, böyle olur... filân. Bakıyoruz, mafya işini yürütüyor, tüm kanunsuz işleri yürütüyor... Bakana kafa tutuyor, milletvekillerini kullanıyor, bilmem ne yapıyor.. İşini yürütüyor. Neden?.. Birleştiler, bir araya geldiler, kuvvet oldular.

Dünya bunu anlamış olduğu için, dünya harıl harıl birleşme faaliyetleri içinde... İlk işi Amerika'lılar yaptı. Epeyce de kavga ettiler Hint horozları gibi birbirleriyle... Kuzeyliler, güneyliler diye birbirlerini yediler, içtiler... Ama, ondan sonra birleştiler. Kırksekiz, kırkdokuz tane devleti, bir federal devlet halinde bir araya getirdiler. Neticede dünyanın en güçlü, kuvvetli devleti oldular; Rambo oldular, çıktılar karşımıza...

Almanya bu işi anladı bin sekiz yüz küsur yıllarında... Alman birliğini kurdu. Ondan sonra gelişti, gelişti; bir iki defa dünyanın öbür devletlerine sataştı. --I. Cihan Harbi, II. Cihan Harbi-- Yıkıldı, yakıldı, ezildi ama, yine kalktı ayağa... Dokuz canlı Pirelli gibi. İki cihan harbini yaptığı halde şimdi neler yapıyor, anlatacağım. O da güncel bir mesele çünkü... (Sabrınız varsa anlatacağım. Sabrınız yoksa "Öhö, öhö!" yaparsınız, ben de keserim.)

II. Cihan Harbi'nde Almanya ne yaptı?.. Kuvvetlendi, kuvvetlendi; goriller gibi göğsünü yumrukladı. Ondan sonra, hoop saldırdı oraya, hoop saldırdı buraya... Polonya'ya saldırdı yendi. Avusturya'ya saldırdı, yuttu. Fransa'ya saldırdı, hiç kimse önünde durmadı; "Geç ağam, paşam!" dediler. Hoop aşağıya kadar geçti gitti. Yugoslavya'ya saldırdı. Rusya'ya saldırdı... Çeşitli hücumlarla filân çarpıştı, astı, kesti. Sonra Amerikalılar Normandiya'dan çıkartma yaptılar... İngiltere'ye saldırdı. Churchil baktı ki, bu Alman delisi gelecek, İngiltere adasını da istila edecek; denize petrol döktü, denizi tutuşturdu, gemileri gelemesin diye... Ama, Britanya adaları epeyce bomba yedi Almanlardan...

Neyi anlatmak istiyorum, muhterem kardeşlerim!.. Sonra, bu Fransa ile, bu İngiltere ile Almanya dost oldu!.. AET'yi kurdu, AT'ı kurdu. Düşman yahu birbirlerine... Alsas Loren'i almış Almanlardan Fransızlar... Alman topraklarını almış, sınırdan öteki tarafı yâni... Ama şimdi, dost oldular. Neden?.. Birlikte kuvvet olduğunu bildikleri için, masaya oturuyorlar... "Arkadaşlar, ayrı ayrı durursak bir faydası yok! Birleşelim, işimizi yürütelim; daha çok kâr var!.." "Birleşelim mi?" "Birleşelim!" "Eski düşmanlık?.." "Boşver eski düşmanlığı! Mühim olan paradır, puldur, kuvvettir!" diyorlar, birleşiyorlar. Yâni, akıl ve mantık neyi istiyorsa, eski düşmanlıkları bırakıp yapıyorlar.

Biz yapmıyoruz bunu!.. Biz eski Osmanlı'yı bile tesis edemedik... Suriye eyaletimizi, Bağdat vilâyetimizi alamadık. Onlar bize düşman, biz onlara hasım... Böyle gidiyor. Libya 1949 da istiklâlini kazandığı zaman, Türkiye ile birleşmek istemişler, parlementosunda konuşmuşlar... Kral Sunusî'nin hanedanından olan insanlar, İstiklâl Harbi'nde bizimle beraber mücadele etmişler... Bilmiyoruz. Yâni, "Eski Osmanlı'yı tekrar kuralım!" diye düşünmek bile hatırımızdan geçmemiş... Yasak mı düşünmek?.. Hayal etmek de mi yasak?.. Hayal edersin hiç olmazsa... Ama birleşememişiz. Onlar birleşiyorlar... Yâni, biz eski Osmanlı vilâyetleri birleşemiyoruz; onlar eski düşmanlar, kanlı pıçaklı hasımlar birleşiyorlar ve muazzam şeyler elde ediyorlar!.. Birlik, kuvvet; bir...

İkincisi: İlim, teknik, alet, edevat, planlama... Bu da kuvvet! Çünkü, az bir enerjiyle çok büyük işler yapılıyor... Yüz tane, ikiyüz tane amelenin yapacağı işi, bir küçük greyder hallediyor, bitiriyor. Neden?.. İlim ve teknik, bir çok insanın işini yapıyor. Bir arabaya biniyorsunuz. "Bu araba kaç beygir gücünde?" "Yüz yirmi yedi beygir gücünde!.." "Yapma yâ! Yüz yirmi yedi beygir bunun neresine sığar?.." O küçük motorun içinde, o kadar kuvvet var işte... Neden?.. İlim ve teknik, kuvvettir.

Onun için, bunu bizim eskiler de söylemişler, Şehnâme'de geçiyor:

Tevânâ buved,
Her ki dânâ buved.

"Kim bilgili olursa, kuvvetli olur." Bilir çünkü, yolunu yöntemini... İşini götürür. Teknik bir yolla işini halleder. Cahil olan, doğrudan doğruya öküz gibi duvara saldırır, boynuzlarını kırar. Ama, ötekisi teknik yönden işini halleder.

Onun için, ilim ve teknik çok önemli, birleşmek çok önemli!.. Sonra tabii, servet önemli, para önemli, finans gücü önemli!.. Çünkü bütün projelerin arkasında bir finans kaynağı aranıyor, isteniyor. Para önemli... Parası olan işini yürütüyor. "Zengin arabasını dağdan aşırır, fakir düz yolda şaşırır." Zengin işini hallediyor. Yanına yanaşıyor, kapıdaki adamın... "Merhaba!" diyor, cebine bir bahşiş sıkıştırıyor. "Buyur ağam, buyur paşam!.." Kapılar açılıyor, işini hallediyor... Fakir orada bekliyor ki, sıra gelsin de, şu olsun da, bu kalsın da... Para her kapıyı açıyor.

Bunu herifler çok önceden anlamışlar. Herif-i nâşerifler... Avrupalılar, Amerika'lılar, Marx, Angels... vs. şunun bunun, dinleri imanları para olmuş; ibadethaneleri banka olmuş... Karşısına geçip tapındıkları putları para, ibadethaneleri banka... Her şey para ile döndüğü için çok iyi biliyorlar. Para için dokuz takla atarlar.

Sonra; ideal, mefkûre, dava dediğimiz kuvvetli tez, haklılık... Bu da bir güç temin ediyor. Çünkü bîtaraf (tarafsız) insanları kazanmana yol açıyor. "Yâ, şöyle şöyle..." diyorsun. Kendini iyi savunursan, haklı olduğun için, halledebiliyorsun işini... Haksız olana, "Sen haksızsın, çekil kenara, sus, bırak!" filân deniliyor. Herkes aleyhine baskı yaptığı için, bir şey yapamıyor. Demek ki, o da bir kuvvet...

Nüfus kalabalıklığı... Bu da bir kuvvet ama, çok önemli değil!.. Yâni, bin tanelik bir koyun sürüsünü bir çobanla, birkaç tane çoban köpeği hallediyorlar, idare ediyorlar... Avusturalya'da bir dağ yoluna saptık, gidiyoruz. Tarladan da inekler yola çıkmak üzere... Köpek koştu koştu, koştu koştu, geldi tam yola kadar... Çamurlu yol. Biz gidiyoruz, yandan inekler çıkacak yola... Başladı havlamaya ineklere... Hem de nasıl hırlıyor, nasıl havlıyor; saldırıyor gibi yapıyor. "Araba geliyor, arabanın önüne çıkmayın ey inekler!" demek istiyor. İnek çekiniyor... Onu geri geri çektirtti. İbretle ona bakarak, yavaş yavaş yanından geçtik. Ondan sonra başını eğdi, gitti. "Hadi, şimdi çıkabilirsiniz." diyor yâni.

Nüfus fazlalığı önemli, kavminin ve kabilesinin kalabalık olması önemli, avam ve ensarının çok olması önemli, tabii... Bize de --elhamdülillah-- gazetelerde dediler ki, "Bir milyon taraftarı var!" Nerede bilmiyoruz ya, onlar nerelerdeymiş?.. Ama, öyle dediler.

Sonra, reklam ve propaganda çok önemli... Hiç bir işe yaramaz şeyleri size ve bize yutturuyorlar. Neyle?.. Reklamla... Şu şöyledir, bu böyledir... Allıdır, pulludur, süslüdür, bilmem nedir... Haa, ver bir tane de ben alayım; kaç para?.. Çok büyük para... Olsun, her yerde reklamı yapılıyor, vardır bir sebebi... Alıyor. Mutfaklarımız, banyolarımız, büfelerimiz; hep o işe yaramaz şeylerle dolu...

En çok hayret ettiğim şey, işe yaramazlığı yüzde bir milyon sabit olan balonlu çiklet... Adam balonlu çikletler için televizyonda, şu kadar pahalı bir yerde, muazzam reklamlar yapıyor. Demek ki, çok para kazanıyor. Neden?.. Şu kadarcık bir parçası kimbilir kaç lira da, onun için. Yâni, işe yaramaz şeyi, geviş getirme, çiğneme şeyini satıyor. Karın doyurmaz, işe yaramaz şeyi... Yahu eskiden --benim bildiğim-- sakız otları vardı. Yerden böyle çekerdin, topraklı kısmı yıkardın; ondan sonra çok güzel sakız olurdu. Amerikan çikletini, kauçuğunu çiğnemeye lüzum yoktu ki... Damla sakızı vs. vardı. Şimdi bunlar çıktı. Yâni, reklâm ve propaganda muazzam bir güç oluyor.

Sonra mevki, makam, rütbe önemli oluyor... Bunları niçin anlatıyorum?.. Yâni, kuvvetli müslüman, zayıf müslümandan hayırlıdır; kuvvet neymiş onu anlamak için...

Demek ki, ilim irfan sahibi olacağız. Asrın ilmini, teknolojisini bileceğiz ki, kuvvetli olalım... Para pul sahibi olacağız. Bunun iki yeri var: Parayı iyi kazanmak, parayı çar çur etmemek... Eskiler demişler ki: "İşten artmaz, dişten artar." Yâni, israf etmezsen artar. Şimdi, adam olmadık yere parasını saçarsa; Japon'a, Alman'a, Yahudi'ye, Amerikalıya parasını kaptırırsa; ondan sonra Amerika da tabii gelir, onun efendisi olur.

Para önemli, ilim önemli, idealimiz var elhamdülillah, imanımız var... Nüfusumuz var, kalabalığız elhamdülillah!.. Ama, kum yığını gibi kalabalığız. İrtibatlı bir kalabalık değil... Yâni, insicamlı, irtibatlı, betonlaşmış, kaleleşmiş bir kalabalık değil. Onu telâfi etmeye çalışmak lâzım...

Reklam ve propagandamız hiç yok!.. Dünyanın en güzel yoluna girmişiz. En doğru yoldayız, hak yoldayız... Adamlar puta tapıyor, ite tapıyor, ata tapıyor, güneşe tapıyor, öküze tapıyor... olmadık şeylere tapıyor.

Bunları onun için söyledim. Yâni, bunlar bizim için önemli olacak; bunlara sahip olmamız lâzım diye.

Adamlar, bunların önemini daha önceki yüzyıllarda anlamışlar. Meselâ; Yahudiler, binsekizyüzlü yılların başında, her yerde sığıntı ve mağdur durumdaydı. Şehirlerde mahallellerin en fakirleri Yahudi mahalleleriydi... İtilmiş, kakılmış insanlardı. Theodor Herzl vs. toplanıyorlar, diyorlar ki: "Böyle olmaz. Çalışalım, çabalayalım, Yahudileri bu zilletten kurtaralım!.." "Ne yapalım?.." "Para önemli." Ve, paraya hakim olma çalışmalarına başlıyorlar. Bankalar, vs. ler... İşte o zamandan beri çalışmalarıyla hangi noktalara ulaşmış olduklarını, bugün görüyorsunuz.

Başka devletler de paranın, ilim ve teknolojinin, diğer saydığım şeylerin önemini anladıkları için çalışmışlar. Şimdi karşımızda yediler, süperler dediğimiz bir takım güçlü devletler var; Amerika, Rusya, Çin, Japonya, İngiltere, Almanya, Fransa... gibi. Tabii bunların arasında meselâ Amerika; koca bir kıtaya sahip ve büyük bir nüfusu var... Teknolojisi çok güzel... Sosyal çalışmaları çok kuvvetli... Hakikaten dünyaya da hakim ve dünyayı da sömürüyor. Hepimizin cebinde --benim de dahil; yâni, cebimde değil de çantamda-- dolar var. Dolar ne demek?.. Amerika'ya her yıl %11 vergi veriyorsun demek; dolarını kullandığın zaman. Çünkü, doların enflasyonu %11 dir, %12 dir. O seni sömürüyor. Dolar bir çıkıyor, bir iniyor, bir şöyle oluyor, bir böyle oluyor... Onun dolarını kullanmayacaksın, markını kullanmayacaksın; onun hiç bir şeyine, malına vs. sine itibar etmeyeceksin... Cebinde onun parası olunca, sen ona beleşten, bedavadan para veriyorsun. O da onu biliyor, bütün dünyayı sömürüyor.

Zaten, Suudî Arabistanı sömürüyor, Kuveyt'i sömürüyor. Beşyüz milyon dolar Suudî Arabistan'a borcu var. Onun iki misli Kuveyt'e borcu var Amerika'nın... Neden?.. Onun petrolünü almış, parasını vermemiş. O borcunu ödeyecek de değil. Öder mi?.. Erkekse gelsin alsın, diyecek. Nasıl gidecek, nasıl alacak?.. Kral Fehd oraya gittiği zaman, "Size çok teşekkür ederiz." demişti. "Çok teşekkür ediyoruz ey Amerikalılar size; bizi Türklerden kurtardınız!" demişti. Gidip de onlardan parayı nasıl ister?..

Tabii, bu devletler aynı zamanda teknoloji bakımından da iyi durumdalar ve atom gücüne de sahipler... Muazzam silahlara da sahipler ve muazzam silahlarla da müslümanların canına okuyorlar.

Bunları bir devlet olarak, bütün olarak görüyoruz. Bunların içine de mikroskopla veya teleskopla veyahut bir aletle yine baktığımız zaman; bunların içinde de hakim gruplar olduğunu görüyoruz. Meselâ Rusya'ya hakim olan komünist partisidir, KGB sidir vs.dir. Öteki kalabalıkları onlar darbeyle, şiddetle, terörle idare ederler. Halklar gık diyemez. O iç odaklar ne yapacaksa yapar... Amerika'ya hakim olan büyük ölçüde güçler, kuvvetler vardır; başta siyonistler olmak üzere... Almanya'ya, Avrupa'ya, Güney Amerika'ya hakim olan büyük ölçüde Katolik Kilisesi'dir; parası var, pulu var, teşkilâtı var, mülkleri var, sayısız emlâki var... Ondan sonra da çeşitli milletlerin kendilerine mahsus millî ve mahallî duyguları var; hedefleri, idealleri var... Bunların hepsi birer güç olarak dünya piyasasında görülüyor.

Bunları biz niçin inceliyoruz; niye size anlatıyorum?.. Biz kuvvetli müslüman olacağız; karşımızda da bunlar var... Bunlarla durumumuzun ne olduğunu düşünmemiz gerekecek de onun için bunları söylüyorum.

Şimdi, güncel olayların en başında gelen olay, Avrupa'daki değişmelerdir. Avrupa büyük bir değişme içinde... Demin söylediğim gibi II. Cihan Harbi'nde birbirleriyle harbetmiş olan milletler, şu anda birleştiler. Nasıl birleştiler?.. Avrupa Ekonomik Topluluğu'nu kuruyoruz dediler; bu bir kademe... O zaman biz, Türkiyede --25 yıl kadar önce-- dedik ki: "Bunların laflarına inanmayın! Bunların amaçları siyasî birliktir, ekonomik topluluk değildir. Sonunda bunlar siyâsî birliği kuracaklar!" dedik. "Gidin yâ işinize!.." dediler. "Olur mu yâ, nereden çıkardınız?.." dediler. Yahu, mü'minin feraseti vardır, Allah'ın nuruyla bakar; bilir mü'min!.. AET'nin E'sini kaldırdılar; oldu AT... Yâni, Avrupa Topluluğu oldu, BAB oldu.

Birleşik Avrupa devletleri Birliği haline geldiler ve ortaya finans koydular. Dediler ki: "Biz Fransa, İngiltere, Lüksemburg vs.yiz amma, bir de doğumuzda Varşova Paktı ülkeleri var; bunları da halledelim!.." En aşağı üç beş yıl önceden, oralara para ayırmaya başladılar. Kimsenin haberi yokken daha, Bulgaristan'a, Polonya'ya, Romanya'ya, Yugoslavya'ya para ayırdılar; oraların rejimlerini kendi istedikleri duruma getirmek için... Romanya'da Çavuşesko'yu bal gibi devirdiler, kan gövdeyi götürdü... Bulgaristan'ı yumuşattılar. Polonya'yı Leh Walessa'yı destekleyerek, komünizmin elinden kurtardılar. Doğu Almanya'yı kurtardılar... Ruslara paraları verdiler; "Para mı istiyorsun? Al, görünme gözüme! Defol!.." der gibi onları sürdüler, Doğu Avrupa'yı kurtardılar. Balkanlara da inmek istiyorlar. Biz şaşkınlar da zaten, "Bizi AT'ye alırmısınız?" diye kapıda bekliyoruz. "Bunlar bekleyedursun; nasıl olsa istediğimiz zaman alırız." diye, biz de çantalarında avlanmış keklik durumundayız.

Şimdi diğer bir güncel olay, Rusya parçalandı. SSCB, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği parçalandı. Hristiyan devletler ayrıldı; Ukrayna, Beyaz Rusya, Rusya Federasyonu filân diye... Henüz daha sanayi devrimini bile yapamamış olan, tarım toplumu seviyesinde olan müslüman ülkeleri ayırdılar. Neden?.. Zenginliklerinden bunlara bir şey vermemek için... Yâni, bunlar fakir kalmaya devam etsinler diye... Tabii, bizim için yine de bir ümit! Az çok bir kıpırtı oldu. Oralara seyahat edebiliyoruz. "Seyahat ederiz, ticaret yaparız; inşaallah onları kalkındırırız." diyoruz.

Aslında onlar taşıyamayacakları yükleri, safraları atıyorlar. Yine de biliyorlar ki muhterem kardeşlerim, kızılordunun karşısında duracak güçleri yok... Yâni, istiklâl davasına kalkamazlar; kalksalar kızılordu onları haklar. Çünkü kızılordu Doğu Avrupa'dan çekildi. Avrupayla anlaştılar. Saldırmazlık paktı AGİK'i kurdular. Avrupa ile Rusya arasında savaşı bertaraf ettiler, füzeleri kaldırdılar. Bütün ordular Kafkasya'ya, Orta Asya'ya ve Çin hududuna yığıldı. Yâni müslümanların başına karabulutları gönderdiler. Avrupa'da harb ihtimali yok... Avrupa'da tekrar harb olursa, parçalanmayacak, bombalar yağmayacak, şehirler yıkılmayacak... Yıkılırsa neresi yıkılacak?.. İslâm ülkeleri yıkılacak!..

Bunların karşısında, Amerika'ya ve Avrupa'ya karşı orduları demode ordular ama; Orta Asya'ya karşı, Türkiye'ye karşı, İslâm Alemine karşı yine de güçlü ordu... Füzeleri var, atom silahları var, daha başka imkânları var... Onlar, şu hesabı yapıyorlar: "Safraları atalım, kendi geri kalmışlıklarında devam etsinler; biz hristiyan gruplar olarak kuvvetlenelim!.. Nasıl olsa bunları ordumuzla yine tepeleriz.Yâni, bunlar bizim istediğimizden de daha fazla ileriye gidemezler!" diyorlar; bunu böyle bilesiniz. Doğu Avrupa'nın ve Rusya'nın dağılması filân, tam bir dağılma değil; bu tarzda kendilerinin bir ekonomik tedbiri...

Avrupa'nın bu birleşmesinde büyük rol, Katolik Kilisesi tarafından oynandı. Nitekim Gorbaçov hatıralarında söyledi: "Slav asıllı Papa olmasaydı, biz yaptığımız çalışmaları başarıya ulaştıramazdık." dedi. Yâni, Papa'nın bu işteki aktif rolünü, Gorbaçov hatıralarında açıkça dile getirdi. Ben size dökümanter konuşmak istemiyorum; malzemeleri, vesikaları konuşturmak istemiyorum. Ama bilin ki, Avrupa Topluluğu'nun arkasında bir kilise hegemonyası var.

Nitekim bu hegemonyadan, yine hristiyan olmasına rağmen Katolik Kilisesi'nden rahatsız olduğu için, Yunanistan Papalığa rest çekti. "Siz Yugoslavya'da, bizim aleyhimize işler yapıyorsunuz." filân diyerek, Yunanistan Ortodoks Kilisesi Papalığa protestoda bulundu. Neden?.. Çünkü, Yugoslavya'yı da hristiyanlık nokta-i nazarından avuçlarının içine alma çalışması içindeler... Ucu Ortodokslara dokunduğu için, Sırplar Ortodoks olduğu için, Ortodoks Kilisesi rahatsız oluyor. Onun için, bu işin arkasında kuvvetli hristiyan gücü var.

Bunun bizce önemi nedir?.. Aynı hristiyanlar, asırlardır bizimle uğraşmışlardır ve bizimle uğraşmayı kesmiş değillerdir. Yine uğraşıyorlar... Yine misyoner çalışmaları ve Anadolu'yu hristiyanlaştırma çalışmaları içindedirler; bunu bilesiniz!.. Televizyonda vs. de alenen hristiyanlık propagandaları yapılıyor. Telefonlarla televizyona itirazda bulunduğunuz zaman, orada birtakım hristiyan müdürler vs.ler oturmuş olduğu için, sizin itirazlarınıza da ters cevaplar verebiliyorlar. "Elbette olacak! Ne varmış yâni?.." gibilerden cevaplar veriliyor.

Aynı zamanda onlar, Anadolu toprakları üzerinde, bazı yeni hristiyan devletleri kurmak istiyorlar. Ermenistan filân gibi toprakları genişletmek istiyorlar. müslüman halkı da, yapabilirlerse İslâmdan soğuttuktan sonra hristiyanlaştırma çalışması içlerindeki gizli emelleridir. Evet, şu anda sen, "Ben hristiyan olmam!" diyebilirsin ama, senin çocuğun İslâm'ı bilmeyecek... Onun çocuğu hiç bilmeyecek... Onun çocuğu da, ondan sonra, başı bir sıkıntıya düştüğü zaman, "Şu papaz efendinin duası makbulmüş." dedikleri zaman. kiliseye gidecek. "Papaz efendi!" diyecek, derdini ona anlatacak... "Dert dinliyormuşsun, dertlere çare buluyormuşsun; cennetten parsel satıyormuşsun." diye, ona gidecek.

Onun için, bunlar tabii biz müslümanları çok yakından ilgilendiren güncel konular, önemli konular olduğundan, bu güncel konferansta bunları size bildirmek istiyorum.

Almanya harekâtı, Avrupa'nın birleşme harekâtı çok önemlidir... Rusya'daki gelişmeler çok günceldir, çok önemlidir, bizimle çok yakından ilgilidir... Şimdi, Balkanlar'da müslümanlar var, Kafkasya'da müslümanlar var, Orta Asya'da müslümanlar var... Onların güneyindeki kuşak, Fas'tan Çin'e kadar yeşil kuşak... Yâni, müslümanların kuşağı... Müslümanların durumları nedir?.. Müslümanların durumları, maalesef perişandır.

Bir kere Ortadoğu, müslümanların petrolünün çıktığı önemli bir bölgedir. Fakat bu önemli bölgede, emperyalistler, petrol menfaati temeline dayalı iki büyük harp çıkarttılar. Birisi, yedi sekiz sene Irak'la İran arasında sürdü. İkincisi, Irak'la Kuveyt arasında sürdü ve çok büyük zararlar meydana getirdi. Bunların ikisinin de arkasında, petrol bölgelerinin egemenliği ve petrollerin Avrupalıların, Amerikalıların, gayrimüslimlerin istifadesinden, ellerinden kaçma endişesi vardı. Müslümanı müslümanla vuruşturdular, müslümanları iki cephe haline getirdiler. Birbirlerine hasım iki cephe... Irak'ı tutanlar, Suud'u tutanlar diye. Bu önemli bir parçalanmadır.

Suudî Arabistan, ülkesinde ne kadar Yemen'li varsa, hepsini çıkarttı. Zenetânî diye bir alim vardı Mekke'de... Çok güzel bir alim... Tatlı dilli, güleç yüzlü, bilgin, derin, takvâsı kuvvetli bir alim... Onu çağırmışlar, demişler ki: "Şu Irak'la yaptığımız savaşı tasvip ettiğine dair imza at, bir fetvâ ver bakalım!" "Veremem!" demiş. Müslüman müslümanla harb eder mi; nasıl verirsin o fetvâyı?.. E canım Irak Kuveyt'e saldırdı. Saldırdıysa, başka türlü hallet, başka yollarla hallet... Müslüman, müslümanla savaşır mı?.. Savaşmaz, fetvâ veremez. "O zaman ülkemizi terket!" demişler. "Terkederim!" demiş. Bıraktı gitti Yemen'e... Yemen'de şimdi. Konuşma yaptığı zaman, kırk bin kişi dinliyormuş. Allah selâmet versin... Allah, kendisinden razı olsu... Kendisini şahsen tanıyorum ben. Müslüman müslümana silah çeker diye, fetvâ vermemiş.

Problem var... Problemi hallet!.. Bir problemin çözümü için, hele çok bilinmeyenli ise bir problem, kaç tane çözümü olur... "x3y3" Bu problemin kaç tane çözümü vardır?.. En aşağı üç çözümü vardır. Bilinmeyenler çoğaldıkça, çözümler çoğalır. Yâni, Irak'ın Kuveyt'e saldırmasındaki tek çözüm savaş mıydı?.. Hayır!.. Savaştan önce Irak'a vereceğini verirdi, gene susardı... Savaşın masraflarının üçte birini verseydi, Irak gene susardı... Adam kabadayı, haraç istiyor; var mı daha ötesi?.. Al haracı derdin, biterdi. Yâni müslüman müslümanla harb etmez, etmemesi gerekirdi. İslâm Alemi bir harb etmiştir, iki büyük düşman kampa ayrılmıştır şu anda... Harıl harıl silahlanmaktadır.

Rusların silahları bize dönmüştür Balkanlar'da... Hatta, dünkü gazetelerde okudum; "Bulgaristan Rusya'dan korkuyor." diye. Rusya'nın kendisini istilasından korkuyor, bize yaklaşıyor. Dünyanın güncel değişmeleri önemli. Türkiye'nin ve İslâm Alemi'nin üzerinde büyük hesaplar vardır, kara bulutlar vardır ve hazırlanmış komplolar vardır... Bunları, siz bu memleketin sahibi olduğunuz için, size açıklamak zorundayım.

Şimdi, bizim bu yedi düvelin, --Tesadüfen yedi düveldir süperler de... Belâ da yedi tanedir. Hani, "Yedi Belâ Çetesi" filân vardı çocuklukta.-- bu yedi belânın belâsından kurtulmak için, ne yapmamız lâzım?.. Potansiyellerimiz nelerdir?.. Bir: Biz Allah'ın dostuyuz, Allah'ın yolundayız, Allah'ın kullarıyız. Allah'a hizmet etmek isteyen kullarız. Yâni, bir hizbüş-şeytan var, şeytanın avanesi; bir de hizbullah var. --İrancı Hizbullah değil. Onlar da bunu Kur'an'dan almışlar, onun için kendilerine bu ismi veriyorlar.-- Bir Allah'ın grubu var, bir de şeytanın grubu var... Biz Allah yolundayız; bu güzel... Biz ölsek de gam yemeyiz; ölsek şehid oluruz, terfi ederiz. Kalsak gazi oluruz; o da güzel, fena değil. Ne yapsalar bizim sırtımızı yere getiremezler. İmanımız, moralimiz sağlamdır, yolumuz haktır; bu güzel...

Bizim tarihî çok büyük itibarımız var; Ortadoğu'da, İslâm Alemi'nde ve Afrika'da... Bu gittiğimde Afrika'lı bazı kimselerle tanıştım. Kolunun altına yassı bir tahta almış birisi, Medine'de Mescid-i Nebevî'ye doğru geliyordu. Elinde ipe takılı bir hokka, koltuğunun altında uzunca, yassı bir tahta... Yanımdaki arkadaş, "Bununla konuşalım hocam, bu enteresan bir insan!" dedi. Bu yassı, kaygan tahta üzerine Kur'an-ı Kerim'i yazıyorlarmış, o mürekkeple... Ezberliyorlarmış. Ezberleyince siliyorlarmış. Ondan sonra, öteki ezberleyecekleri sayfayı yazıyorlarmış... O, onların yaz-boz tahtası yâni. Adam neşeli, özel Afrika kıyafetiyle... "Selâmün aleyküm!" "Aleyküm selâm." Ahbaplık ettik. Din kardeşimiz... "Nerelisin?" dedim. "Senegalliyim." dedi. Senegal, Batı Afrika'da bir ülke... Moritanya'nın güneyinde... "Bakalım şu tahtaya!" dedik, tahtaya baktık, hokkasına baktık vs. "Elhamdülillah müslümanım!" dedi. Bir güzel tesbih çıkarttı, eliyle gösterdi. Bir tarafı fildişili filân... "Elhamdülillah, hepimiz de ehl-i tarikiz!" dedi. Öyle neşeli, öyle neşeli yürüyor ki, Peygamber Efendimiz'in mescidine... Eh kardeşim; Afrika'lı kardeşimiz. Çok seviyorlar bizi... "Biz de Türküz!" dedik. "Öyle mi?.." dedi, nerdeyse bizi yutacak. Çok memnun kaldı.

Sudan'lılar seviyor, Afrika'lılar seviyor, Malezya'lılar seviyor... Dünyanın her yerinde bir itibarımız var; İslâm'a hizmet etmişiz diye. Pakistan'da, Bangladeş'te --Bangladeşliler fukaracıklar, nasıl fedakâr insanlar, nasıl hizmet ehli insanlar...-- çok seviyorlar.

Elhamdülillah çok güzel edebimiz, erkânımız, kültürümüz var... İnsanları severiz, fukarayı severiz; kibir, gurur nedir bilmeyiz... Fakire yardım etmek hoşumuza gider, fukara ile oturmak hoşumuza gider. Mütekebbirin yanında durmayız, destek vermeyiz; zalimi sevmeyiz. Çok güzel edebimiz, ahlâkımız var; bu da güzel.

Ülkelerimiz çok güzel, dünyanın en güzel yerlerinde, her türlü imkâna sahip... Nüfusumuz bir milyarın üstünde... Dünyanın en kalabalık cemaatiyiz, eğer şuurlu olsak. Hammaddeler ve endüstrinin muhtaç olduğu ana maddeler bizde... Demir, çelik, petrol... vs. bizim elimizde... Her türlü imkânlar elimizde... Şeker var, un var, tereyağı var; yalnız bunları helva yapmamışız. Hepsi bakkal dükkânında ayrı ayrı duruyor.

Onun için muhterem kardeşlerim, size acizâne, nâçizâne gezdiğimden, gördüğümden, okuduğumdan hasıl olan fikirlerimi söyleyeceğim. Burada beşyüz altıyüz kişi var, hanımlar var, beyler var; kültürlü kardeşlersiniz hepiniz.

Hepimiz kaliteli, kalifiye yetişmek zorundayız, zorundasınız!.. Yâni, kendi mesleğinizde mütehassıs olacaksınız, yabancı dil bileceksiniz... Arapça öğreneceksiniz... Türk lehçelerini öğreneceksiniz... --Allah razı olsun, içinizde bazı kardeşlerimiz var, kurslara gittiler, biliyorum; Türk lehçelerini vs.leri öğrendiler.-- Yabancı ülkeleri tanıyacaksınız; müslüman veya gayrimüslim her ülkeyi...

Senelerce önce, ben İlâhiyat Fakültesinde vazife görüyorken, talebelerime dedim ki: "Her biriniz bir ülkeyi seçin, o ülkede ihtisaslaşın!.." Ben Sudan'ı seçtim, ben Senegal'i seçtim, ben Moritanya'yı seçtim, ben Nijerya'yı seçtim... "Tamam. Git Nijerya'ya; orayı öğren, dilini öğren, kültürünü öğren, tarihini öğren... Orayla bizi nasıl bağlayabilirsin, orayla irtibatımızı nasıl sağlamlaştırabilirsin; sen bu konuda çalış!" diye söylemişimdir. Dış dünyaya açılmamız lâzım!..

Son derece bilgili olmak zorundayız!.. Görgülü, kültürlü, tecrübeli olmak zorundayız!.. Çocuklarımızı da böyle yetiştirmek zorundayız!.. Çocuklarımız yabancı dil bilecek, Arapça bilecek; dış seyahatler yapmış olacak, dış ülkelerle ilgilenmiş olacak, dostları tanıyacak... Şimdi ben, bir çok kimseye davette bulundum; "Gelin Türkiye'ye, misafirimiz olun!" dedim. Dünyanın her yerinde müslümanlar birbirlerini tanıyacak...

Dergilerimizi ilk çıkarttığımız zaman, derginin yöneticilerine dedim ki, "Yurdışı haberlerini daha fazla verin! Müslümanlar dünyanın sadece Türkiye'den ibaret olmadığını anlasınlar; başka yerlerdeki müslüman kardeşlerinden de haberdar olsunlar!.." dedim. Hudutlar çözülür çözülmez, açılır açılmaz ilk işimiz Azerbaycan'a, Özbekistan'a gitmek oldu. Neden?.. "Tanıyalım, ilgi ve irtibatı kuvvetlendirelim!" diye. Ordan arkadaşları çağırdık, talebeleri çağırdık... filân. Buna devam edeceğiz.

Tabii, bedenen sıhhatli olacağız. Onu söylüyorum, demin de söyledim... Sonra, tek başına olmak yetmediğinden, iyi sonuç vermediğinden, büyük sonuç vermediğinden, organize olacağız!.. Güçlerini birleştirecek müslümanlar... Bunun için, şirketler kuracak, şirketlerde birleşecek... Vakıflarımız var, yetmiş kadar şubemiz var. Şu vakfımızın kırk, şu vakfımızın otuz... Derneklerimiz var, şirketlerimiz var... Bizim müesseselerimizi gezmiş, yurtdışından gelen bir alim... En çok bizim İSPA'yı beğenmiş; İskenderpaşa Turizm Şirketini... Neden?.. "Bu çok modern bir düşünce!" diyor. Yâni, müslümanların birbirleriyle gidip gelmesini sağlayacak... filân diye.

Onun için organize olacaksınız!.. Birbirinizi tanıyacaksınız... Birbirinizden haberdar olacaksınız... Birbirinizin derdiyle dertleneceksiniz, işbirliği yapacaksınız... İç ve dış haberleşmeyi, en modern araçları kullanarak, en sağlam, en seri şekilde sağlayacaksınız...

Azerbaycan'da neler oluyor?.. Karabağ'da kaç tane Azerî öldü, kaç tane Ermeni ne yaptı?.. Ermeniler geliyor mu, gidiyor mu?.. Onların haber ajanslarından bunları öğrenemezsiniz... Yalan söylerler, yanlış söylerler, ters gösterirler... Kendi organizasyonun olacak, kendin haberleşmeyi sağlayacaksın, kendin bileceksin!.. Çünkü, haberleşme bazan bir savaşın kazanılmasına, bazan bir savaşın kaybedilmesine sebep olur. Yanlış haber, yanlış istihbarat; bunu ordu mensupları çok iyi bilir.

Hatta, acı bir olay olarak hepiniz bilirsiniz, Kıbrıs hadisesinde uçaklarımız bir gemimizi batırmıştır; yanlış haberleşmeden dolayı... "Kıbrıs'a doğru beş parça Yunan filosu geliyor!.." Yunan filosu filân değil, bizim kardeşlerimiz... Oralarda devriye geziyorlar... Uçaklar dalış yapmaya başlamışlar. Gemiden de güverteye çıkmışlar... "Yahu, biz Türküz! Yapmayın, etmeyin!.." Pat, küt, güm... Hadi, bir gemimiz batmıştır. Yunan gemisini batırdık demişizdir haberlerde... Yunanlılar da, "Biz o tarafa hiç gemi göndermedik ki!" diye haberi tekzib etmişlerdir. İş ortaya çıkmıştır. Deniz kuvvetleri komutanı alınmıştır görevden... Ama, haberleşmenin önemini gösteren bir olay olarak, karşımızda acı, ibretli bir şeydir.

Eğer Osmanlı Devleti henüz varken, haberleşmemiz ve ulaşımımız sağlam olsaydı, yıkılmazdı. Haberleşme olmadığından yıkılmıştır; bilesiniz!.. Onun için, bu haberleşmeyi nasıl sağlayacaksanız, sağlayın!.. Sağlam bir haberleşmeyi müslümanların sağlaması gerekiyor.

Sonra, ekonomik güçleri birleştirmek zorundayız. Yâni, organize olacağız, faaliyetlerimizi birleştireceğiz... Ekonomik güçleri birleştireceğiz. Küçük küçük şeylerden, büyük şirketler kuracağız... Büyük şirketler kurmaya yöneleceğiz.

Dış ticarete büyük önem vereceksiniz. Yâni, başarının bir yolu, ticarette başarı sağlamaktır. Karadeniz bölgesi çalışmaları var, Akdeniz bölgesi çalışmaları, Afrika'ya ticaret, Orta Asya'ya ticaret... Kafkasya ile irtibatlar, İranla Pakistan'la irtibatlar, Suud'la Ortadoğu ile irtibatlar... Mutlaka dışa açılacaksınız. Ortak olarak, ortaklıkları destekleyerek büyük şirketler kuracaksınız.

Bunları sağlaması lâzım müslümanların... Çünkü ticârî hayat, en reel, en aktüel hayattır. Ötekilerin hepsi ütopiktir, farazîdir, nazarîdir, hayalîdir... Ama ticaret, en gerçekçidir. Tıkır tıkır, sapasağlam yürür ticaret... Onun için, ticaret tecrübesi olmayan insanlar, sağlam insan olmuyor, benim gördüğüm... En realist insanlar, tüccarlar oluyor. Hele bir de müslümansa tüccar, fevkalâde güzel oluyor. O bakımdan, bu konuyu mutlaka halletmemiz gerekiyor. İslâm Ülkeleri arasında, mutlaka ekonomik işbirliğini sağlamamız lâzım.

Ve bu arada --çok önemle söylüyorum-- hasımların, rakiplerin, düşmanların mallarını, mecbur olmadıkça asla kullanmamalıyız. Lüzumsuz malı ve düşmanın malını kullanmamalıyız; çünkü, biz kuvvetlendiriyoruz onları... Yâni böyle, evleneceğimiz kızı oğlanı arar gibi, şeceresini sorar gibi, alacağımız malı sormalıyız. "Bu kimin malı?.. Kim üretmiş bunu?.. Ermeni mi üretmiş?.." Ermeni üretmişse tabii, o benden kazandığı paranın, kârın bir kısmını Ermenistan'a gönderecek; Azerîlere silah atacak o... Muhakkak bu böyledir, diye bileceksiniz.

Suudî Arabistan'dan geliyorum şimdi... Uçaklara hacı babalar, umre yapmış kardeşlerimiz, ellerinde fileler, paketler; zor girdiler, yâni zor sığdılar. Hepsi gâvur malları... Japon malı, Çin malı, Kore malı... Bilmem ne?.. Hatta, benim aldığım saat... Hep paracıklarımız onlara gidiyor. Onlar kuvvetleniyorlar; ondan sonra da bize darbeyi vuruyorlar. Biz zayıflıyoruz, onlar kuvvetleniyorlar. Onun için ticarette; "Tüketim mallarını kimlerden alacağız?.. Ticareti kimle yapacağız?.. Kimin malını kullanacağız?.." bu çok önemli...

Japonya, biliyorsunuz Amerika'ya yenildi. Ama, ekonomik bakımdan şu anda boğazını sıkıyor. Ben iki üç sene önce Amerika'yı göreyim diye gittiğim zaman, orada bir kitap verdiler bana... Kütüphanemde var, İngilizce... Bir Amerika'lı yazar feryad ediyor, "Amerika, Japonların istilâsı altında!" diye. Kitabı öyle yazmış. Şirketlerin sermayelerini veriyor, ne kadar paraya sahip olduklarını anlatıyor. Bütün Amerikan şirketlerinin listesini vermiş; hisse senetleri Japonların elinde vs. Yâni Japonya, Amerika'yı içinden, ekonomik bakımdan fethediyor. "Japonların ekonomik istilâsı altındayız!" diye feryad ediyor adam, kitabında... İşte ekonomik savaş bu...

Yâni, bugün devletler ekonomiden yıkılıyor, ekonomiden ilerliyor. Savaş ekonomik alanda oluyor. Osmanlı Devleti'ni çökertmek için Avrupalıların, haçlıların yaptığı çeşitli planların arasında, planların bir kısmı ekonomik... Meselâ, Aleksandır Cuara isminde bir Romen alimi, Paris'te doktora yapmış. Osmanlı Devleti'ni çökertmek için, Avrupa'lıların yaptıklarını, kilisenin yaptığı çeşitli planları bir kitapta anlatmış. Burada, "Ticaret yollarını tutmak, Osmanlı kalyonlarına geçiş imkânı vermemek, ticaretini baltalamak, ekonomik bakımdan zayıf duruma düşürmek... " diye planlar var.

Biz bunları şimdi öğreniyoruz. Yâni, eski devirlerde öğrenememişiz. Ticarete gereken önemi vermemişiz, denizciliğe gereken önemi verememişiz. Halbuki, deniz savaşlarının ecri, kara savaşlarının iki misli... Deniz şehidinin sevabı, kara şehidinden daha fazla... Yâni büyük primler var. Ama, ihmal etmişiz, yürütememişiz işleri... Bunları mutlaka sağlamamız lâzım.

Dinî ve millî kültürümüzü yaşamamız lâzım. Canlandırmamız lâzım, yaşatmamız lâzım... Geliştirmemiz lâzım. İçte ve dışta tanıtmamız lâzım... Bugün sizler ve bizler, giyim ve kuşam bakımından başka kültürlerin tesiri altındayız. Kravatlar, pantolonlar, traşlar... Her şeyimiz müslüman gibi değildir, başkaları gibidir. Yâni, biz bu hale getirilmişiz. Ben, kimseyi suçlamıyorum ama, şu anda bu durumdayız. Bunu bilelim. Onun için, kendi kültürümüze sımsıkı sarılmalıyız ve kendi kültürümüzün önemini, değerini vurgulamalıyız.

Biz Eyüp'te, gittik ahşap bir evi restore ettik. Orasını "İlim Kültür ve Sanat Vakfı"mızın merkezi yaptık. Kargacık burgacık sokaklarıyla, Eyüp Sultan semtini kendimize hedef aldık. Orayı düzeltmek, güzelleştirmek çalışması içindeyiz.

Kılığımızla, kıyafetimizle, yememizle, içmemizle, selâmlaşmamızla kültürümüze sahip çıkalım... Bakın, ben Almanya'da Münih şehrinde kaldım. Münih'liler birbirleriyle karşılaştıkları zaman, "Grüsgot!" derler. Grüsgot, tanrının selâmı senin üzerine olsun demek. Grüssen, selâmlaşmak demek. Got da tanrı demek. "Tanrının selâmı senin üzerine olsun!" diyor, yâni dinî bir selâm veriyor... Ben onlara bazan, "Gotten Worner!" filân derdim. Yâni, hayırlı sabahlar, iyi sabahlar... "Grüsgot!" diye cevap verirlerdi. Neden?.. "Benim adetim, örfüm grüsgot'tur; onu değiştiremem!" demek istiyor. Dinî bir selâm... Ama bizde şimdi, sanki "Selâmün aleyküm!" demek kabahatmiş gibi... Sen adama, "Selâmün aleyküm!" diyorsun; aptal, kıymetini anlamıyor, "Günaydın!" diyor... Halbuki, "Selâmün aleyküm!" demek, "Allah sana dünyada da iyilik versin, ahirettede iyilik versin; seni cennetine soksun!.." demek.

Adam ilericilik sanıyor, "Günaydın" demeyi... Gün, aydın tabii ya; güneş doğduğu zaman ortalık aydınlık olur. Bundan basit, bundan daha tabii ne var?.. "Tünaydın" diyor; tün aydın olmaz ki, tün kara olur. (Tün, gece demek.) "Tünkara" demesi lâzım. "Günaydın" "Tünkara" Selâmlaşmanın böyle olması lâzım, gerçek olması için.

Kültürümüze sahip çıkalım ve bunu yaymak için olağanüstü gayret gösterelim. Onun için, kültürel çalışmalar, sosyal çalışmalar çok önemli olduğu için; biz, dergilerimizle, vakıflarımızla, işte bu kadın dernekleri vs. organizasyonlarımızla kültürel çalışmalara eğiliyoruz. Bunların arkasından gelecek faydalar, daha büyük olduğu için...

Müslümanların içte ve dışta, birliğini, işbirliğini sağlayabilmek için projeler üretmemiz lâzım... Müşterek hedef ve idealleri tesbit etmemiz lâzım... "Gelin şu işi beraber yapalım; siz şu kadar koyun, biz bu kadar koyalım!" dememiz lâzım...

Hoşuma gitti. Ben umreye gitmeden önce bir kardeşimiz geldi; "Hocam! Falanca, filânca yerlerle de konuştum; Bir İslâmî televizyon kanalı kurmak için, siz de bize katılır mısınız?" dedi. "Katılırız." dedim. Hay hay, derhal katılırız. Yâni, İslâmî bir televizyon... Hay hay; dişimizi tırnağımıza takarız, malımızı mülkümüzü satarız, katılırız. Senin istediğin sermayeyi koyarız. Çünkü önemli, eğitim için fevkalâde önemli... Ama, sadece bizim grubumuz değil, başka gruplar da katılıyor; çok güzel, bu daha güzel... Yâni işbirliğini sağlamak bakımından daha iyi.

Dışta ve içte, müslümanların uğradıkları haksızlıkların karşısında birleşmek, reaksiyonları tesbit etmek, karşı tedbirleri almak; bu da çok önemli bir şey... Bunu da mutlaka yapmamız gerekiyor. Çünkü, bu çalışmayı yapmayınca, büyük fırsatlar kaçıyor... Bakın, Yunanistan'a fiske vuramazsınız... Ermenilere Türkiye'de bir şey yapamazsınız... Yaptırtmaz. Hükümet de kızar. Hükümet, var gücüyle uğraşır sizinle, yaptırtmak istemez. Neden?.. Bilir ki, burada onlara bir şey yapsak, bütün dünya ayağa kalkacak... Amma, Ermeniler de aksini biliyorlar. Yâni, "Müslümanlara ne yaparsan yap, bütün müslümanlar ayağa kalkmaz. Biz burada kaç tane köyü yıkarsak, kaç tane müslümanı katliâm edersek, kâr kârdır. Çünkü müslümanlar toplu harekete kalkmaz!" diyorlar. Bizim davranışımız yanlış ama, bu bir gerçek... Bu davranışı bırakmalıyız. Yâni, müslümanların dertleriyle dertleşmeli, dertlenmeli ve onların karşısında reaksiyonumuzu göstermeliyiz.

Bazı arkadaşlar sordular, ben o zaman söyledim; burada da açıkça söylüyorum: Cezayir'de bir haksızlık yapıldı, Fransa'nın baskısıyla... Seçimlerde %85 Cezayir halkı bir tercih yaptı. Ama, Fransa baktı ki, müslümanlar başa geçiyor; orduya müdahale ettirdi. Burada protesto yaptılar; ben de katılırdım. Neden?.. Çünkü, yalan söylüyorlar... Çünkü, milleti aldatıyorlar, milletleri aldatıyorlar... Demokrasi, kendileri azınlıktayken sesleri çıksın diye kullandıkları bir malzemeydi. Müslümanlar çoğunluğa geçince, demokrasiyi değil, diktatörlüğü tercih ediyorlar.

Bugün İslâm ülkelerinin çoğunda diktatörlük vardır. --Türkiye hariç-- Neden?.. Çünkü halkın çoğunluğu müslümandır; halkın çoğunluğunun sesi olmasın diye... Onları biz buradan protesto etmezsek, bunları biz buradan destekçi olmazsak; hürriyet ve insan haklarını koruyamayız. Müslümanların haklarını koruyamayız. Bunun için, haksızlıkları dile getirmeliyiz.

Cezayir, en güncel meselelerden birisidir. Niçin?.. Burada Batı, demokrasiden vazgeçiyor... Niçin Suud'da demokrasiden vazgeçiyor?.. Niye Suriye'de demokrasi yok?.. Niye Irak'ta demokrasi yok?.. Bunları sormalıyız ve haksızlıkların karşısına çıkma alışkanlığını edinmeliyiz. Evet, burada karşımızda düşmanımız yok ama, "Biz Türkiye halkı olarak, bu haksızlığı hazmedemiyoruz!" demeliyiz.

Afganistan'a kardeş gönderdik, Azerbaycan'a da göndermeliyiz. Çünkü, orada büyük bir haksızlık var... Nahcıvan Azerbaycan'a bağlı... Iğdır ovasından Aras nehri boyunca giden bir toprak parçası Nahcıvan... Haritaya bakın; --Benim odamda kocaman, duvar boyunca bir dünya haritası var. Her gelen bakıyor. Nerden buldun, bu haritayı?.. Benim Dünya'nın her yeriyle ilgim var, onun için.-- Nahcıvan, ince uzun bir şerit halinde; büyük Azerbaycan'la arasına Ermenistan gelmiş. İran hududuna kadar Nahcıvan'la Azerbaycan'ı arada bir koridor ayırıyor; böyle şey mi olur?.. Bu ülke buraya bağlı, arada Ermenistan var. Dağlık Karabağ bölgesi özerk... Bunların hepsi komünistlerin oyunları... Oraları böldükleri zaman, oraları hep İslâm ülkeleri idi. Ama, öyle bölmüşler ki: Türklerin yanına Azerîler gelmesin, Ermeniler gelsin; hristiyan Gürcüler gelsin... Buradaki Nahcıvan, öbür taraftaki ile işbirliği yapamasın... Treni ille Ermenistan'dan geçecek; Ermeniler ya kurşunlayacak, ya da müsaade etmeyecek.

Bizim bir ara --hatırlıyor musunuz-- Türkiye'ye giren trenimiz, Edirne'den ülkeye girerken, bir ara Yunan hududuna girerdi. Ondan sonra tekrar Yunan hududundan çıkar, Türk hududuna girerdi. Niye böyle yaptın yahu? Hududu demiryolunun öbür tarafına at, bu demiryolu Türkiye'den geçsin. Niye, bir Türkiye'ye sokuyorsun, bir Yunanistan'a sokuyorsun?..

Bunların hepsi, o emperyalistlerin ihtilâf tohumları bırakmasıdır. Bunların hepsinin çaresinin bulunması lâzımdır. Bulunmamıştır, mahsustan bırakılmıştır. Bunlarla uğraşılması lâzım... Bunlarla uğraşmadığı zaman müslümanlar, olmadık şeylerle uğraşıyorlar. Saçma sapan şeylerle, incir çekirdeğini doldurmayan şeylerle uğraşıyorlar. Bugün Suudî Arabistan'da "Parmağını niye böyle kaldırdın, niye kaldırmadın? Niye böyle döndürdün, niye döndürmedin?" gibi şeylerle uğraşıyorlar. Şimdi sıra bu mu yahu?..

Bir hoca arkadaş Hira Mağarası'na çıkmış. Arkasından emr-i ma'rufçular: "Buraya çıkmak farz değildir, sünnet değildir; bid'attir. Ne diye çıkıyorsun?" diye bağırmışlar. "Susun be!" demiş hoca arkadaş; "Siz en büyük bid'ati krala bağlılıkla yapıyorsunuz. Onu destekliyorsunuz, ona gık diyemiyorsunuz. Ben burada Peygamber Efendimizin ibadet ettiği mağarayı görmek istiyorum, o havayı almak istiyorum; bunun bid'atle ne ilgisi var?.. Efendimiz SAV çıkmış. O çıkmasaydı, ben de çıkmazdım. Çıkmak sünnet belki... Yâni, madem o çıkmış, orada ibadet etmiş; benim de çıkmam normaldir. " diye uzun boylu Arapça konuşmuş onlarla... Bizim bir akraba içeride mağaradaymış; hoca efendi ötekilerle Arapça konuşurken, --bilmiyor münakaşa ettiklerini-- elini açmış, "Amin...." diyormuş. O da işin komik tarafı. Onlar münakaşa ediyor; bu dua ediliyor sanıyor, "Amin." diyor. Bu da cahilliğimizden tabii... Netice itibariyle Arapça bilmiyoruz, kendi Kur'an dilimizi bilmiyoruz.

Muhterem kardeşlerim, mutlaka bu dış müslümanlarla ilgili bir merkez kurmamız lâzım... Müslümanların meselelerini dünyada bir bütün olarak incelememiz lâzım... Bu şarttır. Yoksa, bu kurtlar, bizim kuzucukları her yerde tek tek yakalayıp yutarlar. Onun için her yerde; Assam Eyaleti'nde, Hindistan'da, Bangladeş'te, Burma'da, Tayland'da merkezler kurmamız lâzım. Hatta biliyormusunuz, Vietnam'da kaç milyon müslüman varmış?.. Hiç bilmiyorduk. Ben Malezya'da gördüm, Malezya kucak açmış onlara... Biz sanıyorduk ki kuzeyden gelen Çinli kuvvetlerle, Amerika'nın desteklediği kuvvetler çarpışıyor. Orada müslüman kardeşlerimiz ne sıkıntılar çekmiş, haberimiz yok...

Onun için, onların birbirinden haberdar olmasını sağlayacak merkezleri kurmamız lâzım... Kafamızın genişlemesi lâzım... Dergilerimize o konuların yazılması lâzım... Dünyanın her tarafı ile ilgilenmemiz mutlaka şarttır. Sonra, dünya üzerinde bizimle çalışacak, bizim istikametimizde, bizimle aynı yönde çalışacak merkezler, odaklar ve iskeleler, kaleler kurmamız lâzım...

Arkadaşlardan biri dedi ki: "Bana teklif ediyorlar, Malezya'ya gideyim mi?.." "Git, otur orada!.. Tanışıklıklar kur; ahbaplıklar, arkadaşlıklar kur! Malezya'da bir kalemiz olsun..." dedim. Ötekisine dedim: "Borneo Adası'nda Brunei Sultanlığı varmış; gidebilirsen sen oraya git! Evlenebilirsen, orada birisi ile evlen!.."

Her yerle ilgimizin, irtibatımızın olması şarttır. Cihana yayılmış bir ümmetiz ve birbirimizle ilgilenmemiz gerekiyor.

Tabii, ben bunları madde madde söyledim ama, siz belki kaydedemediniz. İnşaallah videodan, teypten tekrar tekrar dinlersiniz. Bunlar benim sizden canlı isteklerim. Yâni, bunları mutlaka sağlayın diye istiyorum. Olmazsa tehlikeli görüyorum. Karabulutlar görüyorum, fert ve millet olarak başımızda...

Savunma, korunma, emniyet ve istiklâlimiz konusuna önem vermemiz gerektiği kanaatindeyim. Bu en güncel konulardan biridir. Bu adamlar, böyle kıyıda kenarda çat pat filân yaparken; ateşi getirirler, hoop bizim tarlamıza atıverirler, bizim harmanımızı yakarlar!.. Tarih boyunca böyle yapmışlardır. Yâni, açıkça harp tehlikesi seziyorum ben... Daha açık söyleyeyim, harp tehlikeleri seziyorum!..

Onun için, aklınızı başınıza toplayın. Fert ve millet olarak, çok iyi hazırlanmamız lâzım... Havaîliği filân çoktan bırakmamız lâzım, ciddî hazırlanmamız lâzım, yek vücud olmamız lâzım... Birlik ve beraberlik içinde olmamız lâzım... Ki, sulhün çaresi de budur. Yâni, ne diye silahlandırıyorsun halkı, ey Türkiye hükümeti?.. Sulh için, bu şart!...

Dedelerimiz ne güzel söylemişler: "Hazır ol cenge, eğer istersen sulh ü salâh!" Sen kuvvetli olursan, düşman saldıramaz. Sen zayıf oldun mu, "Şunun budundan alayım, etinden alayım, kolundan alayım, bifteğinden alayım..." deyip seni kesmeğe çalışır. Kuvvetli olursan, bir şey yapamaz.

Onun için, güncel olarak istiklâlimizi, hürriyetimizi tehlikede görüyorum. Etrafımızda yangınlar, gürültüler, patırtılar görüyorum. Sorumluluklarımızın çok büyük olduğunu görüyorum. Orta Asya'ya karşı, Balkanlara karşı, Kıbrıs'a karşı, Kafkasya'ya karşı, Ortadoğuya karşı, Yemen'e karşı, Afrika'ya karşı... dünyanın her yerine karşı çok çok sorumluluklarımız vardır. Ona göre, sizlerden bu konularda uyanık ve hazırlıklı olmanızı taleb ediyorum.

Herkese her yerde söylediğim bir şey var: Libya'ya gittiğim zaman, Yüksek İslâm Enstitüsü'ne götürmüşlerdi beni... Yüksek İslâm Enstitüsü'nün kapısında YİE yazmıyordu da, "Malik ibn-i Enes Kışlası" yazıyordu. Talebeler de, talebe kıyafetinde değildi, çavuş kıyafetinde idi, er kıyafetinde idi. Kollarında işaretler vardı. --Hani pırpır diyoruz ya, çavuşların işaretleri, "V" harfi gibi-- Kimisi onbaşı, kimisi çavuş vs. Neden?.. Libya, düşmanlar saldırırsa diye, topyekün seferberlik halinde, hazırlık halinde olduğu için... Biz de öyle olmalıyız. Yâni, her apartmanın bir askeri birlik olduğunu ve her apartmanın kendi savunmasını planlamakla sorumlu olduğunu söylemişlerdi. Yâni, düşman saldırırsa ne yaparız filân diye.

Onun için, ben de istiyorum ki; Türkiye müslümanları, hatta dünyanın her yerindeki müslümanlar böyle hazırlıklı olsun!.. Hazırlıksız kalmasın, gafil ve cahil beklemesin... Bu düşmanlara fırsat vermeyelim.

Zelzele oldu. İnsanlar yardım malzemesi gidiyor derken, oraya --Ermenistan'a-- silah gitmiş... Adamları bulsan, gırtlağına çökeceksin ama, bulamıyorsun ki!.. Uzaktan füze gönderiyor; sonra, evinin damına bir füze iniyor, yangın başlıyor. Kimi tutarsın, kimi asarsın, kimi kesersin?.. Uzaktan yapıyor adam işini... "Delik demir çıktı, mertlik bozuldu." dediği gibi Köroğlu'nun. Eskiden kılıç kılıca, karşı karşıya geliyordun, önemi vardı mertliğin; ama şimdi, adam dağın arkasından füzeleri gönderiyor yağmur gibi, senin şehrin harab oluyor. O halde ne yapmamız lâzım?.. Hazırlıklı olmamız lâzım.

Ermeniler küçük bir devlet değildir. Fransa'da büyük nüfusları vardır. Amerika'ya yayılmışlardır. Bir çok yerde adamları vardır. PKK ile de işbirliği yapıyorlar şimdi; gazeteler de yazdı. Türkiye'yi yıpratmak için her türlü şeyi yapıyorlar. Amerika'dan destek alıyorlar. Eee, müslümanlar da birbirini desteklesin... Müslümanlar da birbirini desteklesin ki, zulüm ve haksızlık olmasın.

Allah hepinizden razı olsun... Bu hazırlıkları sizlere tebliğ ettim. "Allahümme bellağtü!" dediği gibi Peygamber Efendimizin, vedâ hutbesinde; ben de size tebliğ etmiş oldum. Ben, elimden geldiğince yapıyorum; siz de elinizden geldiğince yapmaya çalışın.

İki kâğıt gelmiş, onları okuyayım: --Beni ilgilendiren bir yazı-- "Türkiye'de müslümanların hizmetlerini artırmaları Amerika'da 'Yeşil Kuşak Doktrini' olarak algılanıyor; bu tür ithamlara karşı tavır ne olmalıdır? Ayrıca Türkiye'nin İran olmaktan çok Suudî Arabistan yönetim biçimi olmasından bahsediliyor."

Şimdi tabii, Amerika'nın müslümanlar hakkında planları vardır. Kara bulutlar, komplolar, oyunlar... vs. derken, ben de onları kasdediyorum. Avrupa'nın planı vardır. Almanya'nın, İsveç'in planı vardır, destekleri vardır, masrafları vardır, teşkilâtları vardır; hazırlanıyorlar. Has müslümanların birlik ve beraberlik içinde çalışmaları gerektiğini söylüyorum. Söylediğim planlarına karşı yapılması gereken şeylerin neler olduğunu söylüyorum. Amerika'nın "Yeşil Kuşak Doktrini olabilir, İngiltere'nin başka bir doktrini olabilir; onlar kendilerinin hevesleridir.

Biz kendi işimizi kendimiz görmeye alışırsak, kimseye alet olmayız. Efendim, şununla savaş dediği zaman savaşmak, şöyle yap dediği zaman yapmak, böyle yap dediği zaman yapmamak tarzında değil de; neyi yapmak gerekiyorsa, onu yapmak...

Efendim, Suudî Arabistan yönetimi biçimi olmasından bahsediliyor; ben böyle bir şeyi varid görmüyorum. Suudî Arabistan'da zaten şimdi meşrutiyet ilân edildi; bilmiyorum, burda gazeteler yazdı mı? Yâni orada bir değişim var. Krallıktan ziyade bir başka duruma gelme durumu var. Türkiye'de bir hürriyet ve demokrasi yönetimi var. Anayasa ile sağlanmış filân bir durum... Tabii bunun tekrar bırakılıp da Krallık gibi bir duruma geçmek biraz zordur. Bu kadar hürriyetleri tattıktan sonra bir halk, öbür tarafa zor gider; onu varid görmüyorum.

"Türkiye'de müslümanlar kendi ... --orasını okuyamadım-- duvarları yıkarak nasıl gerçek manâda bir ittifak yapabilirler?" Burada tabii, gerçek manâda ittifak, Allah'ın dinine dönmek, takvâya sarılmak ve ilmî esasları hissî davranışların önüne getirmek; ilim, irfan, hadis, fıkıh, tefsir, Kur'an ne diyorsa, onu yapmaya herkesin razı olmasıyla olur. Yâni, Allah'ın dininde, Allah'ın kitabında, Allah'ın ipine sarılmakta birleşmekle olabilir. Herkes kendisi ayrı bir doktrin atarsa, tabii ittifak olmaz. Alimlerin halledeceği bir mesele... Avamın, alimlere uyması lâzım; alimlerin meseleyi görmesi lâzım... Ama, alimler görse de, görmese de, biz şahsen yapılabilecek şeyleri söylemiş oluyoruz.

Klasik sorulardan birisi geldi: "Bu yıl ramazan ne zaman başlamıştır? Bazılarımız Diyanet'in belirlediği tarihten iki gün önce oruç tuttuk. Ayın hareketleri de, güneş gibi önceden belirlenebiliyor mu?" Bunu soruyor, Allah razı olsun... Benim söylediğim hususa bir daha temas etti.

Ay'ın hareketleri de, Güneş'in hareketleri gibi, çok net olarak bellidir. Bakın, ben size şimdi Ay bugün ne yapacakmış, onu söyleyeyim; saatini de söyleyeyim: Öğleden sonra 4.44 de doğuyor. Sabahleyin 4.10 da batıyor. Ay'ın bir gün içinde doğuş ve batışı böyle, çok net hesaba girmiş, belli bir şeydir. Hatta Avrupa'da, Amerika'da, Avustralya'da Güneş'in doğuş ve batışı ile ilgili sun rise, sun set saatleri gibi Ay'ın doğuş ve batış --moon rise, moon set-- saatleri gazetelerde verilir. Takvim içinde bir kenarda, "Güneş şu saatte doğuyor, şu saatte batıyor; Ay şu saatte doğuyor, şu saatte batıyor." diye net olarak bellidir. Esasen bana bir astronomi profesörü fax çekti Suud'dayken; yanımda çantamdadır, size gösterebilirim. Ordaki saat de aynen bizimkini tutuyor.

Şimdi çarşamba günü oruç tuttu Suudlular... Biz de tuttuk oradayız diye; ayrılık, gayrılık olmasın diye... Biliyoruz, fazladan tutuyoruz ama, orda orucu tuttuk. Çarşamba günü ramazan değildi; çünkü, Güneş'ten çok önce batmıştı Ay... Perşembe günü de değildi; çünkü, çarşamba akşamı hilâlin görülmesi lâzım ki, perşembe oruç tutulabilsin. Çarşamba akşamı Güneş'le Ay, üç dakika ara ile beraber battılar. Beraber batınca hilâl yoktur, bahis konusu değildir. O zaman perşembe de ramazan değildir. Perşembe akşamı Ay Güneş'ten elli dakika sonra battı. --Saatin düğmelerine basarak net olarak da söyleyebilirim ne zaman battığını.-- Elli dakika sonra battığı için, Ay perşembe akşamı görülebilirdi. Cuma günü oruç tutmak normaldir. Türkiye'nin başlangıcı böylece doğru olmuştur; Suud'un başlangıcı yanlış olmuştur.

Ayrıca bu başlangıcın yanlışlığı iki şeyden anlaşılabilir:

1. Ayın yedisinde Ay yarım olur. Tam yarımdaire şeklinde olur. Yedi gün küsür saat sonra... Halbuki Suud'a göre, ayın yedisinde yarım daire şeklinde değildi, biraz çukurdu. Sekizinde yarımdaire şeklinde değildi, çukurdu. Hatta dokuzunda bile tam yarımdaire şeklinde değildi. Yâni, Suud'un yanlışlığını ilk haftadan anlamak mümkündür.

2. Şimdi önümüzde dolunay zamanı vardır. Ayın ondördünde olur dolunay... Diyelim ki 14 gün 13 saat geçtiği zaman tam dolunay olur. Güneş batarken, doğudan dolunay doğar. Böyle tam 180 derece faz farkıyla dönüş yaptıkları zamandır o zaman. Suud'a göre ayın 14 ü olduğu zaman dolunay ise, Suud haklıdır. Değilse, eksikse, demek ki, Suudlular erken başlamıştır. Göreceksiniz öyle olacak. Yâni, dolunayı takib edin, hava açık olduğu takdirde göreceksiniz ki, Suudluların 14 ünde değil 16 sı olduğu zaman; bizim 14 ünde olduğumuz zaman doğacak.

Bizim başladığımızın doğruluğu kesindir. Hem profesörlerin hesabıyla, hem de gözlemlerle açık ve net olarak kesindir. Fazla tutanlar zarar etmediler, yalnız yanlış iş yaptılar. Çünkü, ya bize sorsunlar --Çünkü, biz bu işin mütehassısıyız. Yıllardır dünyanın her yeriyle telefonlaşıyoruz; Amerika, Avustralya, Suudî Arabistan... her yerle. Mecmualarda yazıyoruz. Bize sorsunlar, biz hocalarıysak?.. Kendi başlarına iş yapmasınlar.-- ya da, hilâli gözetlesinler de öyle tutsunlar.

Şimdi bana Almanya'dan telefon açıyorlar:"Hocam, biz orucu tuttuk!.." Ne diye tuttun? Hilâli gördün de mi?.. "Hayır, görmedim!" Hilâl yok ki, görsün. Oruç tuttuk diyor, tutamaz. "E, Suud'a göre tuttuk..." Yanlış yapıyor. Suud bu işleri çok iyi bilmiyor. Suudluların bilginleri de gülüyorlar, yapılan işler yanlış olduğu için... "Yanlış oldu ama işte ne yapalım?" filân diyorlar.

Tabii şimdi bu, ileride şöyle olacak: Suud'a göre ramazan bitecek ama, asıl ramazan bitmemiş olacak. Biz oruç tutarken, bizim karşımıza gelecek şimdi bu kardeşler, sigara içecekler, su içecekler... Bardağı masanın üzerine koyacaklar, "İç bundan!" diyecekler. "Bayram günü oruç tutmak haramdır!" diyecekler, orucunuzu bozduracaklar. Altmış gün cezaya sizi uğratacaklar, bozarsanız orucu... Öyle yapmayın!.. Yâni, bu işi bilimsel olarak yapın. Bu işler böyle hayal olmaktan çıkmıştır, çok net olarak belli olan şeylerdir. İlmi, irfana, akla, mantığa dayalı hareket edin...

Allah hepinizden razı olsun... Hepinizi İslâm'a en güzel hizmet edenlerden eylesin... Yüzü ak, alnı açık yaşamayı nasib eylesin... Huzuruna sevdiği, razı olduğu kul olarak varmanızı nasib eylesin... Cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin... Ramazanınızı mübarek eylesin... Oruçlarınız, teravihleriniz, ibadetleriniz, taatleriniz kabul olsun... Allah-u Teâlâ Hazretleri, sevdiklerinizle beraber iki cihanda aziz eylesin...

Esselâmü aleyküm ve rahmetullah!..

15 Mart 1992 - Ankara

(Yeni Dönemde Yeni Görevler, s. 125 - 174)

Çilehàne - Ana Sayfa