Abdül'ehad-ı Nûrî Hazretleri Hakkında

Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.A)

Osmanlılar zamanında Abdül'ehad-ı Nûrî Hazretleri diye bir büyük alim yaşamış, Eyüp'te kabri var. Halvetî meşâyihından... Padişahın huzurunda bu mevzù açılmış:

"--Her şey tesbih eder. Bu her şeyin tesbih etmesi lisân-ı hal ile midir, yoksa lisân-ı kal ile mi tesbih ediyor?" diye soru sorulmuş.
.........
"Bütün eşyanın 'Sübhànallàh' demesi lisân-ı kàl ile midir; yâni ayarlasak aletleri, bunların 'Sübhànallàh... Sübhànallàh...' dediğini duyacak mıyız, yoksa halleriyle mi söylüyorlar?.." diye konu açılmış. Adam büyük alim, Arapça birçok eserler yazmış, büyük evliyâ, zamanın kutbu... Çok büyük bir zât, çok sevdiğim bir kimse benim. O uzun boylu izah buyurmuş ki, "Hepsi dille, lisân-ı kàl ile 'Sübhànallàh' diye söylerler." (1)

***

İnsilâh ne demek?.. Evliyâullahın ruhu ölmeden, hal-i hayatında iken bedeninden ayrılır, gider, gezer, gelir; buna insilâh derler. Yâni bedeni burda durur, ruhu gezer gelir.
...
Abdül-Ehad-ı Nûrî Hazretleri'nin müridleri hacca gelmişler. Tavafta kaç defa Abdül-Ehad-ı Nûrî Hazretleri'ni görmüşler. Gidince de sormuşlar, demişler ki: "Efendim siz hacca gelmediniz, İstanbul'da kaldınız. Amma hacca giden arkadaşlar da, zaman zaman sizi orda tavafta görmüşler." demiş.

O mübarek de demiş ki:
"--Müridlikleri sağlam olsaydı daha çok görürlerdi. Müridlikleri kadar görmüşler." demiş.(2)

***

Bir Na't-ı Şerif (3)

Şimdi burada, bizim Ankara'da kardeşlerimiz Son Uyarı diye bir gazete çıkartırlar, çok güzel bir şiir almışlar; onu da okuyacağım, konuşmayı öyle bitirmek istiyorum.

Bu şiir bir na't-ı şerif... Peygamber Efendimiz'in medhini anlatan şiirlere na't-ı şerif denir. Yazan, Abdül'ehad-ı Nûrî Hazretleri...

--Abdül'ehad-ı Nûrî Hazretleri kim?..

Abdül'ehad-ı Nûrî Hazretleri benim çok sevdiğim, evliyâullahtan, mübarek, yüksek, kutbül-aktâb bir şahıs... Çok büyük bir zât, Allah şefaatine erdirsin... Kerametleri çok yaygın. 1594 - 1651 yıllarında yaşamış. Kabri İstanbul'da, Eyüp'te... Çok güzel, mâmur, yapılmış bir türbesi var. Ben onu çok seviyorum.

Onun bir şiirini dergide [İslâm dergisi] yazmıştık, arkadaşlar da buraya almışlar, iyi yapmışlar. Çünkü, bu çok kıymetli bir şiir... Şiirden anlayan birisi ben bunu neşredince bayılmış, demiş ki: "Bu şiir başka şiirlere benzemiyor."

Benzemez tabii... Yazarı Abdül'ehad-ı Nûrî Hazretleri, evliyânın büyüklerinden bir kimse de ondan... İkincisi de, edib insan, çok güzel bir şahıs...

DER NÂT-I HABÎB-İ KİBRİYÂ...

Şiir okumaya geçtik; hadisleri okuduk, şimdi bir de şiir okuyoruz. Ne şiiri bu?.. Bir âşık-ı sàdıkın, bir Rasûlüllah âşıkı evliyâdan mübarek zâtın, Rasûlüllah için yazdığı, âşıkàne sevgisini anlatan, muhabbetini gösteren bir şiir... Kandil gecesinde şiir okuyoruz. Süleyman Çelebi'nin Mevlid'i de şiir değil mi?.. O da şiir. Şiir okuyoruz:

Ey habîb-i Hak, kerîmüş-şân Muhammed Mustafâ,
Nâzenîn-i Hazret-i Yezdân Muhammed Mustafâ...

"Ey Cenâb-ı Hakk'ın sevgilisi, şanı yüksek olan, soylu olan Muhammed Mustafâ! Cenâb-ı Yezdan olan Allah'ın nazlı, nâzenin kulu olan Muhammed Mustafâ..."

Ravza-i cennet gülüsün, "lî meallàh" bülbülü,
Canlara cânân, cihâna cân Muhammed Mustafâ...

"Sen cennet bahçesinin bir gülü gibisin, gül gibisin yâ Rasûlallah! Ama cennet gülü gibi, dünya gülleri gibi değil..."

"Lî meallah" uzun izah isteyen bir şey. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyurmuş ki:

(Lî meallàhi sâatün lâ yukarribunî melekün mukarreb) "Benim Allah'la öyle bir yakınlık hallerim oluyor ki, ma'rifetullahtan, muhabbetullahtan, tecellî-yi ilâhîden Allah'la benim öyle hallerim oluyor ki, o duruma Allah'ın en yakın melekleri bile yaklaşamaz."

Hakîkaten de öyle... Biliyorsunuz Mi'rac'a giderken Cebrâil AS yoldaşlık etti, etti, etti... Yedi kat gökleri geçtiler, bilgi verdi. Dedi: "Bak bu Adem atandır, selâm ver buna!.. Bu İbrâhim atandır selâm ver buna!.." vs. vs. Gittiler gittiler, Sidre-i Müntehâ'ya kadar gittiler. Oraya varınca melak-i mukarreb olan Cebrâil AS ne dedi: "Yâ Rasûlallah, benden bu kadar. Bundan öteye ben bir adım atamam! Biraz daha gitsem, çatır çatır yanarım. Bundan sonraya benim yaratılışım tâkât getirmez, ben ordaki feyzin, nûraniyetin ağırlığını çekemem." dedi, kaldı orda...

Orda Peygamber Efendimiz Refref'e bindi, Sidre-i Müntehâ'dan Kàbe kavseyni ev ednâ'ya, Cenâb-ı Rabbül-izzet'in huzûr-u âlîsine kadar vardı. Yetmişbin nurdan, yetmişbin zulmetten perdeler geçip, Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin huzur-u ilâhîsine vardı. Bunlar ne demek?.. Kelime kelime böyle insan anladıkça, tüyleri çivi gibi diken diken oluyor. Öyle haller yâni...

Âşikâre gördü Rabbül-izzeti,
Âhirette öyle görür ümmeti.

Allah-u Teâlâ Hazretleri'ni âşikâre gördü Peygamber Efendimiz Mi'rac'da; ahirette biz de göreceğiz. Nasib etsin Mevlâ'm bize... Nasıl göreceğiz?..

--Yâ Rasûlallah, nasıl göreceğiz; birimiz bakarken ötekisini engellemez mi?..

--Engellemez. Ayın ondördü olduğu zaman, mehtab olduğu zaman birbirinizi engelliyor musunuz?.. Engellemiyorsunuz, herkes nasıl görüyor, öyle göreceksiniz.

Şeş cihetten ol münezzeh Zül-celâl,
Bî-kem ü keyf ona gösterdi cemâl.

Bu öyle bir beyit ki, ağırlığınca altını koy bir tarafa kilolarla, bu beyit daha ağır bastırır. Şeş altı demek... "Altı cihetten münezzeh olan Allah..." Ne demek altı cihetten Allah'ın münezzeh olması?.. Ön, arka, sağ, sol, yukarı, aşağı olmaksızın... Mekândan münezzeh ya Allah. "Bî-kem ü keyf, niceliksiz, niteliksiz Allah cemâlini Rasûlüllah'a gösterdi." Nasıl gösterdi?.. Niceliksiz, yâni nasıl diye sorulmaz. Edebini takın, sus, anlamayacağın şeyi sormağa bile burda hakkın yok!

Bî-hurûf u lafz u savt ol pâdişâh,
Mustafâ'ya söyledi bî-iştibâh.

"Harfler olmadan, kelimeler olmadan, sözler olmadan o Zül-celâl, o Muhammed-i Mustafâ ile konuştu." Nasıl konuştu?.. Harflerle, sözlerle değil; gönlüne mânâlar doğru, anladı, idrak etti; öyle konuştu. Anlaşılmaz, anlatılmaz.

Na'tımıza dönelim:

Ravza-i cennet gülüsün, "lî meallàh" bülbülü,
Canlara cânân, cihâna cân Muhammed Mustafâ!

"Cennet bahçesinin gülü gibisin. Lî meallah bülbülü; hani Allah'la öyle hallerin varmış ki, o zaman Allah'la bülbül gibi nasıl konuşuyorsan, işte o makamın bülbülü olan kişisin sen...

Sen canlara cânânsın! Hepimizin canı var, yaşıyoruz elhamdü lillâh. Canlarımızın cânânı, sevgilimiz sensin. Bu cihanın da ruhu, canı Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafâ'dır."

Bûy-i enfâsın mutayyeb etti nâsût ehlini,
Doldu âlem ravh ile reyhân Muhammed Mustafâ!

"Senin şu nefeslerinin güzel kokusu, insanların yaşadığı bu âlemi hoş kokulu eyledi, misk kokularıyla doldurdu. Âlem sanki, bir güzel rahatlıkla reyhan kokusu doldu."

Reyhan şöyle uzun yapraklı, erik yaprağı gibi yeşil yaprağı olan, elini şöyle sürersen çok güzel kokan bir bitkidir. Hattâ Güneydoğu Anadolu'da, Urfa'da filân reyhanı alırlar, çiğköfte ile beraber ikram ederler.

Yaşlılar sarıklarının kenarına koyarlardı, zaman zaman koklarlardı. Eskiden çiçeği çok severlerdi. Zevk vardı, adamlarda güzellik duygusu vardı. Mübarek insanlar, olgun insanlardı.

Zâtını meddâh olan o Hazret-i Hak olıcak,
Nice bilsin kadrini insan, Muhammed Mustafâ!

"Seni medheden Cenâb-ı Mevlâ olunca, insanoğlu senin kadrini nerden bilsin? Allah seni medhediyor. İnsanoğlunun anlayışının üstünde senin kadrin, kıymetin..."

Sözlere bak, harika!..

Ümmet üzre ulu minnettir vücudun nimeti,
Cümle halka rahmet-i Rahmân Muhammed Mustafâ...

"Senin peygamber olarak gönderilmen, ümmet için büyük bir nimettir. Cümle halka sen Rahmân'ın rahmetisin, rahmeten lil-àlemîn'sin!"

Çok güzel söylemiş mübârek şeyhim, Abdülhad-ı Nûrî Hazretleri... Çok seviyorum, eski şeyhlerimden benim.

Âline, ashâbına, ezvâcına, etbâına
Hâzır olsun ravza-i rıdvân, Muhammed Mustafâ....

"Senin ailene, ashabına, hanımlarına, kıyamete kadar sana tâbî olan ümmetine cennet bahçesi, rıdvân bahçesi hazır hale getirilsin yâ Rasûlallah! Hepsi cennete girsinler."

Nûrî miskini unutma Rabb-i izzet hakkı içün,
Ey nebîler hizbine sultan Muhammed Mustafâ...

"Şu şiiri yazan Abdül'ehad-ı Nûrî miskini unutma, o aziz olan Allah aşkına ey Rasûlallah! Ey peygamberler zümresine sultan olan Muhammed Mustafâ!.."

Canım kurban olsun senin yoluna,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.
Sen şefaat eyle bu kemter kuluna,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.

Allàhümme salli alâ muhammed.

Aşkın ile âşıklar, yansın yâ Rasûlallah!
İçip aşkın şarabın, kansın yâ Rasûlallah!..

Şol seni sevdi Sübhàn, oldun kamuya sultan,
Canım yoluna kurban, olsun yâ Rasûlallah!..

Şol seni seven kişi, verir yoluna başı,
İki cihan güneşi, sensin yâ Rasûlallah!


Kaynaklar:

(1) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, İmanın ve İslâm'ın Korunması, s. 198, Seha Neşriyat, İstanbul 1998.

(2) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, Mi'rac, s. 332, Seha Neşriyat, İstanbul 1998.

(3) Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, Mevlid Kandili Konuşması, 16. 07. 1997 / Mekke, Son Uyarı, Ağustos 1997.

 

Çilehàne - Ana Sayfa

Abdül'ehad-ı Nûrî Hazretleri'nin Terceme-i Hâli