BİR GÜZEL İNSANIN ARDINDAN

Prof. Dr. Orhan ÇEKER

Peygamberler için, özellikle de babamız Hz. İbrahim AS ve Peygamber SAS Efendimiz için, Kur'an-ı Kerim bir durum tespiti yapar: (Üsvetün haseneh) Yâni, "Güzel bir örnek." (Ahzab: 21, Mümtehine: 4, 6)

Allah-u Teàlâ vahyi göndermekle kalmamış, icratını da peygamberleri üzerinde gerçekleştirmiş; dolayısıyla onlar vahyin en güzel uygulayıcısı ve timsali olmuş; böylece ümmet de dinini, o en güzel örnekten uygulamalı olarak bizzat öğrenmiştir.

Malûmdur ki görmek, okumak veya dinlemekten çok daha etkin bir eğitim yoludur. Peygamber SAS'i görmüş olan ashab-ı kirâm, bu imkândan istifade etmişler ve kendilerini düzene koymuşlardır. Peki ya bizim gibi, Peygamber SAS'i görememiş olanlar, kimi örnek alacaklar?.. Elbette, Peygamber SAS Efendimiz gibi bir örneği dünya hayatında göremeyeceğiz. Ama o örneği canlandıracak örnekleri, Allah-u Teàlâ şimdiye kadar eksik etmemiştir. Bu sözümden salih insanların mâsum olduğu sonucu çıkarılmamalıdır.

Peygamberimiz SAS: "Ümmetimden bir taife Hakka destek olmada devam edecektir. Muhalefette olanlar onlara zarar veremeyecektir. Nihayet Allah'ın emri onlar bu halde iken gelecektir." (Müslim, İmaret: 170-177) buyurmuş ve Peygamber SAS'in canlı örnekliğini yapacak kimseleri, ya da yaşayan sünneti haber vermiştir.

Bu yazımda hakkında hüsn-ü zannımızın ve hüsn-ü şehadetimizin mevcut olduğu bir büyük şahsiyeti becerebildiğim kadarıyla nisbeten tanıtmaya çalışacağım:

M. Es'ad Hocaefendi (Rh.A) ile ilk tanışmam, 1974'ün haziranında oldu. O sırada Yüksek İslam Enstitüsü'nde yılsonu imtihanları bitmek üzereydi. Merhum Mehmed Zahid Hocaefendi'nin Ankara'ya geldiğini duymuş ve orada kendisini ziyaret etmeyi arzulamıştık. Arkadaşlar erkenden beni gönderdiler. Ben Hocaefendi'nin misafir kaldığı yeri öğrenecek, arkadaşlar gelince onlarla Hacıbayram'da buluşup, kendilerini o adrese götürecektim. Adresi öğrenebileceğim bir telefon numarası vardı. O numara Es'ad Efendi' ye aitti. O telefondan ilk görüşmemi yapmış oldum. Adres, Ayrancı'da Mustafa Paçacı isminde birinin evi idi. Es'ad Hocaefendi ile ilk tanışmamız böylece telefonda gerçekleşmişti.

Merhum Es'ad Hocaefendi cesur, mert ve medeni cesaret sahibi birisiydi. Bu vasıflarını her halinden ve en nâ-müsait şartlarda görebilirdiniz. Mü'minin sahip olması gereken vakar, onda en açık şekliyle dikkat çekerdi. Medeni cesaretini sergilerken kompleksten son derece uzak, iman ve bu vakarın etkisiyle çok güçlü bir yapı gözler önüne geliverirdi. Emr-i ma'ruf ve nehy-i münker, o esnada en güzel şekliyle ortaya konurdu. Bunu yaparken kalb kırmamak için son derece kibar ve edibâne bir şekilde davranırdı.

Hem ahlâken hem de lisanen edib bir insandı. Hangi tür ve inançtan olursa olsun, insanlarla ilişki kurmaktan çekinmez, son derece medeni davranırdı. Bu, onun, şahsiyetinden yana bir kaygısının ve kompleksinin olmadığının, kendisine olan güven ve vakarın alâmetiydi. Karşısındaki insan ya doğru söyleyecekti ya yanlış... Doğru söylüyorsa, kalkar destekler; yanlış söylüyorsa, yanlışını hatırlatır, doğrusunu ona söylerim diye düşünürdü. Bu şekilde davranmayı da tavsiye ederdi.

Esad Hocaefendi bir Türkçe ustasıydı. Dili çok güzel bilirdi. Türk Dil Kurumu veya Türkçe yolunda faaliyet gösteren kurumlar kendisiyle görüşüyorlar mıydı, bilmiyorum. Pek de zannetmiyorum. Türk Dili yolundaki faaliyetlerde Esad Hocaefendi'nin birikimlerinden istifade edilmemiş olmasını, Türk Dili açısından büyük bir kayıp görüyorum.

Bir seferinde, Hocaefendi Konya'dan Karaman'a yolculuk yapmışlardı. Dönüşte, Karaman yolu üzerinde "Sinci" diye bir levha dikkatini çekmiş ki, sohbet esnasında sinci ne demek, diye sordu. Tabii, kimseden cevap yok... Bunun üzerine, "sin" Türkçe'de mezar demektir; "Sinne" de mezarlık manasındadır dedi. Dolayısıyla Konya'daki "Aksinne" mahallesi, Ak mezarlık demek oluyordu.

Yine zannediyorum Eskişehir'de, Şahver Abla'nın evinde otururken, "'Su uyur, düşman uyumaz!' atasözümüz ne ifade eder?" diye sordu. Suyun rakidi, yâni duranı uyumuş mu oluyordu. Tabii ki "su" ne demek, o konuda bir cevap çıkmadı. Hocaefendi yine kendisi: Su, Türkçe'de asker demektir, şeklinde cevap verdi. Buna göre düşünecek olursak su-bay, subaşı yani askerbaşı demek oluyor. Zaten bu kelimeler eskiden zaman zaman kullanılmaktaydı, bunları duymuştuk ama "Su" kelimesinin "asker" demek olduğunu düşünmemiştik.

Merhum Hocaefendi, Türkçe'yi çok güzel bilmekle kalmamış, aynı zamanda çok güzel kullanıyordu da. Hatta ne Avrupa dillerinden geçen yabancı kelimeleri kullananlara --şaka yollu-- ceza keserdi. Bu güzel dil kullanımı, onun edebiyatçılığı ve edibane üslubuyla bir araya geldiği zaman, çok tatlı bir sohbet, bir konuşma, bir vaaz ortaya çıkardı. Onun konuşmalarında bu özelliği ve beyan güzelliği hemen dikkati çeker. Sanki yorucu bir konuşma dinlemiyorsunuz da, dinlendiren bir esinti, bir nağme hissedersiniz. Bir kelimenin bazen, beş-altı tane eşanlamlısını aynı anda duyabilirsiniz. Konuşma esnasında harf veya kelime yutma olayı olmaz, ne dediğini harf harf, tane tane dinleyebilirsiniz.

Hocaefendi'nin konuşmaları bu yönüyle dikkatle dinlendiğinde, söz konusu özelliği bariz bir şekilde müşahede edilebilir. Hangi dil olursa olsun o dili güzel kullanabilmenin tebliğdeki etkisini ve önemini, hem ayetlerden hem de hadis-i şeriflerden görebilirsiniz. Tatlı dil (kavl-i leyyin), insanın üslubunda ön planda olmalıdır.

Hocaefendi sivil kuruluşlara çok önem vermekteydi. İnsana hizmet götürebilen ne kadar faaliyet sahası varsa hepsini tavsiye eder ve bu tür kurumların kurulması için önayak olur, kurulmuş olanları takdir eder ve desteklerdi. Bu kurumların, o çevrede toplumca saygın ve kabul gören, hizmeti çağrıştıran, kültürü yansıtan isimler altında kurulmasını tavsiye ederdi. Faaliyet sahası olarak çevrecilikten tutun da, tarihten, sanat ve medeniyet tarihinden çağdaş bilimlere, bunları araştırma ve o yolda yayın yapmaya varıncaya kadar hepsini düşünebiliriz. Kendisinin bulunduğu çevrelerde, seyahat ettiği yerlerde bu hizmetleri ya bizzat başlatmış ya da özellikle tavsiye etmiş ve sonradan takibinde bulunmuştur.

Günün birinde bana, "Konya'da bir Fıkıh Kalesi düşünüyoruz!" demişti. Bununla o, Konya'da kurumlaşmış, araştırma/inceleme yapan, yayınları, talebeleri, asistanları, hocaları olan, masrafları karşılanan bir fıkıh merkezi arzu ediyordu. Bunun bir benzerini Ankara'da, hadis kalesini de İstanbul'da düşünüyordu. Fakat İstanbul'da ve Ankara'da tesis edilen bu müesseseler, çeşitli engellemeler yüzünden devam ettirilemedi.

Sivil kuruluşların hizmette bulunduklarını gördüğü zaman neşesi yerine gelir, sevinci halinden okunurdu. Bu hali ne yazık ki fazla vuku bulmadı.

Merhum Hocaefendi illegal çalışmayı hem tavsiye etmez, hem de uygun bulmazdı. Çalışmaları resmi ve yasal yollardan yapmayı tavsiye ederdi. Bununla o, yasal olmayan (illegal) çalışmaların içerisine münafık ve şeytanların sızacağını düşünür ve akim kalacağını kasdederdi. Hatta zaman zaman güvensiz ortamın sebebiyet verdiği olayları anlattığı olur ve bu gibi şeylere fırsat vermemek gerektiğini vurgulardı. Dolayısıyla onun çalışma usulü resmi ve alenî idi. Kurulmasına önayak olduğu kurumlar, yayın vasıtaları hep bu usüle uygun gerçekleşmişti.

Hocaefendi insan eğitimini ön plana almıştı. Eğitim derken insanlığın ihtiyaç duyduğu her sahadaki öğretimini ve bu öğretimin el becerisine, yani hizmete dönüştüğünü anlamamız gerekir. Onun hayatını, faaliyetlerini, seyahatlerini, tavsiyelerini incelerseniz, bu özelliği hemen dikkatinizi çekecektir. Bütün bunların gerçekleşmesi için, tabii ki paraya ihtiyaç vardı. Bu bakımdan üretimi ve gerek ulusal, gerekse uluslararası ticareti özellikle tavsiye ederdi.

Liderlerde bulunması gereken bir vasıf olarak o da cemaatine düşkündü. Her ne olursa olsun onların iyi geçinmelerini, dargınlığa sebebiyet vermemelerini özellikle ister, geçimsizliklerine bizzat çare olamamışsa o çevrede saygın kişilerin arabulucu ve hakem olmasını söylerdi. Bu isteğini zaman zaman konuşmalarında açıkça dile getirirdi. Geçimsizliğe sebep olan meselenin halledilip halledilmediğini sorar ve ilgilenirdi. Tabii ki, halledilmemiş olması onu üzüntüye sevkederdi. Bu konuda müşahede ettiğim örnekler mevcuttur.

"Sıkıntım var, duanızı bekliyorum!" diyene, "Yapacak başka bir şey var mı?" diye ısrarla sorar ve eğer duanın yanısıra yapacağı başka bir şey varsa fedakarlıktan çekinmezdi. Özellikle ailevi ve mahremiyet özelliği olan konularda fazla açıklama istemez, meseleyi mümkün olduğu kadar kapalıca halletmeye çalışırdı. Başka türlü sıkıntılarda da aynı davranır, ve çevresinin de o kişiyle ilgilenmesini açıkça söylerdi. Buna dair de epeyce hatıra ve örnek mevcuttur.

Hoca Efendi Kitab ve Sünnete son derece bağlı bir insandı. Nakşi/ Halidi kolu geleneğinde fıkıh, tefsir ve hadis gibi temel İslami ilimlere ağırlık verilmesi, va'z ve hutbelerde çok fazla ayet ve hadis kullanılması bunun en güzel göstergesidir. Gümüşhaneli Hazretleri denince, zaten akla hadis gelmektedir. Hadis ağırlıklı gelenek zamanımıza kadar devam edegelmiştir. Bir gün Hoca Efendi ile bir evde 20-25 kişi kadar beraber bulunuyorduk. İçimizden birisi tasavvufun İslam'daki yerine dair bir soru sordu. Hoca Efendi beklenmedik bir üslupla şöyle cevap verdi:

"--Ben tasavvufun avukatı değilim. Tasavvuf İslam'da yoksa silkeler atarım. Tasavvuf ne ise bir bir yazalım! Hepsinin ayet ve hadisten delilini gösteririm."

Hoca Efendi'nin Kitab ve Sünnete teslimiyeti her hareketine yansımıştı. Va'zlarında kitap takib eder, sağlam kaynaklardan doğru bilgileri aktarırdı. Asılsız, abartılı rivayetlere yer vermezdi. Değişik illerde temel İslami ilimlere ait enstitüler kurmak istemesi de, bilgilerin Kitab ve Sünnete dayandırılması gerektiği fikrinden kaynaklanıyordu.

Kendileri feraset sahibi, çok cevval ve faal idi. Cematinin de seviyesini yükseltmek için büyük fedakârlıklar yapardı. Maalesef cemaati onun yaptıklarını yeterince anlayıp, kıymetini bilemedi. Onun gerisinde kaldı. Sahip oldukları kıymetten gereği gibi istifade edemedi. Onun seviyesine ulaşılabilse, söyledikleri yapılabilse, yaptıklarının ehemmiyeti anlaşılabilse idi, bugün çok şey çok daha güzel olurdu.

Yakın geçmişte rüyamda Hocaefendiyi sıkıntıdan yüzünün bir tarafının kabardığını görmüştüm (1998). Hocaefendi o sıralarda umrede bulunuyordu. Konya'dan umreye gidip kendisiyle görüşecek olan Nusret Fırat'a, uygun bir ortam olursa bu rüyamı Hocaefendiye aktarmasını söyledim. Sırası gelince bu rüyayı Nusret kendisine anlatmış. Cevabı, "Orhan aynıyla görmüş" demek olmuş. Bu sıkıntının en büyük sebebi, arzu ettiği gibi faal ve cevval olunulmaması, gerekli gayretin gösterilmemesi idi.

Fakat o sıkıntılara sabretmiş, bunu ustalıkla gizlemiş ve dışarıya vurmamıştı. Kendisini ziyaret edenler hep onun neşeli ve sıhhatli olduğu haberlerini getiriyorlardı. O her yerde, bütün sıkıntılara rağmen, hizmet etmenin en iyi yollarını aradı. Kaliteli hizmet yapacak insanları yetiştirdi. Yurt dışına yönelişi ve oralarda yeni oluşumlar peşinde koşmasında, milletimizin ve inancımızın güzelliklerini dünyanın en uzak bölgelerine yayma, dünyaya tanıtma gibi sebeplerin yanında, bu durumun da tesiri vardı.

Hocaefendi istişareyi çok tavsiye ederdi. Çevrede ilmiyle, irfanıyla, ehliyetiyle saygınlığıyla bilinen kişilerle istişare edilip karar verilmesini ve iş yapılmasını sık sık tekrarlardı. Ona göre alimler önde olmalıydı, sahtekârlar ve ham insanlar öne çıkmamalı; böylece halkın emek ve imkanları zayi olmamalıydı. Yine rahatlıkla söyleyebilirim ki, Hocaefendinin bundan maksadını çok kimse ne kavrayabildi, ne de kavrayabilenler buna önem verdi. Çünkü, istişare neticesinde kimilerinin makam, mevki ve menfaatlerine halel gelebilirdi. Bunun neticesinde de Hocaefendi, tabii olarak kahırlanıyordu.

Vefatından yaklaşık bir-birbuçuk ay önce rüyamda Hocaefendinin birine vekâlet verdiğini söylediler. Vekâlet verme işini pek iyiye yorumlayamadım. Yoksa Hocaefendi vefat mı edecekti?.. Aklımı meşgul eden bu yorumu kimseye söyleyemedim. Rüyayı bir Ramazan gecesi bazı arkadaşlara anlattım. Söz döndü dolaştı, nihayet "Hocaefendi'yi bir telefonla arayalım!" dediler. İsveç'te idi. Aradık, ben de konuştum. Hocaefendi neşe ızhar eden üslupla konuşuyordu. Eskiden sık sık sorduğu gibi, ilmi çalışmaları ve yayınları sordu. En son bir emriniz var mı demem üzerine: "Selam ve dua..." dediler,

Hocaefendi son aylarda herkesten dua istiyordu. Dua istemesi de cemaatinin dikkatini çekmişti. Hikmeti 4 Şubat 2001 günü anlaşılacaktı. Evet Hocaefendi cami/külliye yolunda vefat etmişti.

Hocaefendi'yle ilk tanışma konuşmamız da, son konuşmamız da telefonda olmuştu.

Vefat haberleri alınınca genelde insanın aklına Yasin-i Şerif okumak gelir. Fakat Hocaefendi'nin vefat haberini alınca benim aklıma sürekli Fetih Suresi'ni okumak geldi. Ve kendimi hep bu sureyi okumaktan alıkoyamadım.

Güzel insan! Farz namazların akabinde dualarım sizinledir. Nur içinde yatın...

"Bilin ki dünya hayatı bir oyun, eğlence, ziynet, kendi aranızda öğünme, mal ve evlad çoğaltma yarışıdır." (Hadîd: 20)

Allah rahmet eylesin...

08. 04. 2001 - KONYA

 Çilehàne - Anasayfa