TEMEL PRENSİPLER

Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan Rh.A

Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh!..

Çok değerli kardeşlerim!.. Allah-u Tealâ Hazretleri'nin selâmı, rahmeti, bereketi, ikramı, ihsanı, lütfu, rızası dünyada ahirette üzerinize olsun... Allah-u Tealâ Hazretleri, sevdiği razı olduğu kullar zümresine cümlenizi dahil eylesin...

Bizlere sırf kereminden bahşetmiş olduğu sonsuz, sayılamayacak kadar geniş, zahirî ve batınî nimetlerinden dolayı Rabbimize, yaradanımıza sonsuz hamd ü senâlar ederim... Onun varlığını, birliğini ikrar ve îlan ederim... Hepimizin onun kulu olduğumuzu, ona kullukla görevli olduğumuzu, hayatımızın asıl işinin bu olduğunu ihtar ve ihbar ederim...

Onun, kullar şaşkın yolda kalmasınlar, mütehayyir olmasınlar, gerçekleri bulamama durumuna düşmesinler, dalâlette kalmasınlar, yanlış işler yapmasınlar diye, âlemlere rahmet olarak gönderdiği; hakikatlerin habercisi, Allah'ın elçisi, peygamberlerin serveri, insanların en şereflisi; rehberimiz, serverimiz, önderimiz, herşeyimiz Muhammed-i Mustafâ'sına sonsuz salât ü selâmlar olsun... Ve onun âline, ashabına, kıyâmete kadar yolunda yürüyen ashabına ve etbaına da salât ü selâm olsun... Allah-u Tealâ cümlesini rahmetine gark eylesin... Manevî derecelerini alâ eylesin... Manevî ikramlarını ziyade eylesin...

Aziz kardeşlerim!.. Hayat denilen bir olayın içinde, zaman boyu sürüklenip gidiyoruz. Bu olayın manasını değerlendirmek lâzım, anlamak lâzım. Nedir hayat?.. Hiç kimsenin itiraz etmeden itiraf edeceği bir büyük gerçek var ki, --mü'min kâfir her insan üzerinde ittifak etmiştir-- bu hayat devamlı değil!.. En büyük gerçek bu!.. Bütün insanların ittifak ettiği en büyük gerçek bu; bu hayat devamlı değil!.. Hayat bir sürüklenme, bir hareket, bir oluşma, gelişme, yıpranma, küçülme ve yok olma... Fânî... Fânî bir hayat... Şu anda ne kadar güçlü kuvvetli olsak, ne kadar şen olsak, ne kadar maddî imkânlara sahip olsak; biliyoruz ki, biz de fânîyiz. Biz de göçeceğiz, biz de gideceğiz... Biz de burada kalıcı değiliz. Şu anda içinde olduğumuz nimetler bile elimizde bakî değil. Onlar da geçici... Gören gözlerimiz görmemeğe başlayacak... Tutan ellerimiz titremeğe başlayacak... Yürüyen ayaklarımız yürüyemez duruma gelecek... Ne kadar ömür nasib etmişse Allah, yaşadıktan sonra biz de göçeceğiz... Genç de olsak, yaşlı da olsak, er geç hepimiz göçeceğiz.

Bundan şu büyük düşünceye geliyoruz: Bu fânî hayatı, bu geçici devreyi --hayat ne kadar güzel olsa da, fânî dünya ne kadar müzeyyen olsa da-- bırakacağız. Bu devreyi acaba, sonunda pişman olmayacak şekilde nasıl geçirmeliyiz?.. Bu fânîliğin çaresi yok mu?.. Ne yapmamız lâzım?.. Hayatı nasıl sürdürmeliyiz?.. Yaptıklarımız doğru mu, yanlış mı?.. Nasıl hareket etmemiz gerekiyor?.. En önemli mes'ele bu!..

Çünkü, bitecek bu devre!.. Bu zaman sona erecek... Bir imtihan devresi gibi, "Kâğıdı kalemi bırak!" diyecekler, bitecek. Onun için, mantık bakımından, tecrübeler bakımından ölüme en uzak noktada olan gençlerin bile bu soruları düşünmesi lâzım... Bazıları, "Yaşlı daha yakındır da genç uzaktır. Yaşlanacağım, seneler geçecek... Altmışbeş, yetmişbeş, seksenler... Ondan sonra herhalde ölürüm!" diye düşünebilir. Fakat, bu soruları en çok sizin düşünmeniz lâzım. Çünkü, yetmiş yaşında, seksen yaşında düşündükten sonra iş işten geçmiş oluyor... Madem ki işin başındasınız, madem ki gözünüzün önünde geniş bir ufuk var; o halde ilkönce sizin düşünmeniz lâzım... Yaşlı, bir ömür sürdükten sonra pişmanlıkla düşünüyor; siz bir ümidle düşüneceksiniz. Hayatınıza yön vereceksiniz, hayatınızı tanzim edeceksiniz.

O bakımdan, bu konuyu, bu fikirleri en çok sizin düşünmeniz ve bunun doğru cevabını bulmak hususunda, en çok sizin gayret göstermeniz lâzım!.. Sizin yaşadığınız bu altın çağı, bu düşünceleri düşünmeden gafletle geçirmişlere de, pişmanlık ve tevbeden başka bir çare kalmıyor. Belki geride kalanlara kendisinin acı tecrübesini anlatmak; "Ben yapmadım, ben hata ettim siz etmeyin; ben fırsatı kaçırdım siz kaçırmayın!" demek düşebilir.

Aziz ve muhterem kardeşlerim! Tüm peygamberlerin, tüm mü'min-i kâmillerin, tüm evliyâullahın üzerinde en çok meşgul olduğu konu budur. Hayatın en önemli konusu budur!.. Burada insan yalnız olabilir. Elhamdülillah, Allah bize bizim gibi düşünen dostlar vermiş... Bir salon dolusu arkadaşsınız; çok güzel... Ama insan yalnız da olabilir. Burada en önemli iş, en önemli vazife; bu hayatı, bu ölümü halk eden, var eden, ortaya koyan, bu sistemi çalıştıran, bu oluşumu sevkeden; hayatın her türlü faaliyetlerinin hakîkî sebebi, müsebbibül esbâb, sahib-i kâinât, halik-ı mevcûdât Allah-u Teâlâ Hazretleri'ni bulmak ve sevmektir. En mühim iş; fert ve toplum olarak en mühim işimiz bu... En mühim mes'ele, Allah'ı bilmek ve bulmak!..

Bir insan Allah'ı bulamazsa; anahtarı bulamamış ki, bu zindandan çıksın da kurtuluşa, hürriyete kavuşsun ve kendisini iki cihan saadetine ulaştırabilsin... Anahtar: Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin varlığını, birliğini sezebilmek, kavrayabilmek... Var ve bize bizden yakın!..

(Külle yevmin hüve fî şe'n) Devamlı oluş içinde, hareket içinde... Her şey onun buyruğuyla oluyor... Bunu sezmek lâzım!.. Bu gerçeği görmek, en mühim mes'ele... Allah-u Teâlâ Hazretleri, kendisinin varlığından insanı gafil etmesin...

Allah'ın varlığını anlayamamış bir insan, en cahil insandır. Üniversiteleri bitirse de, yüzlerce cilt kitap yazmış bir filozof olsa da gerçeği anlayamamıştır. Büyük gerçeği atlamıştır, küçük detayla uğraşıyordur... Hurda teferruatla uğraşıyordur, çör-çöple uğraşıyordur... Samanla, kumlarla, taşlarla, çakıllarla uğraşıyordur... Asıl mes'eleyi anlayamamıştır.

Allah'a hamd ü senâlar olsun, bize bu nimet doğuştan bahşedilmiş... Hamd ü senâlar olsun, müslüman ana-babadan meydana gelmişiz. Müslüman bir diyardayız. Tabii olarak müslümanız, tabii olarak mü'miniz... Ailemizden, çevremizden gelen baskı ile, bilgi ile, zorlama ile müslümanız. Tabii, bu bir nimet... Bir taraftan da zahmeti çekilmemiş, çilesi çekilmemiş bir fikir olduğu için, değeri kıymeti bilinmeyen bir nimet... Çilesini çekmesi lâzım insanın... Davasının çilesini çekmesi lâzım, mücadelesini vermesi lâzım... Uğraşması lâzım, araması lâzım, terlemesi lâzım... Yalvarması lâzım, yanması lâzım, yakınması lâzım... Ondan sonra bulması lâzım. O, kıymetini bilir. Ama, küçük bir çocuğa ellibin lirayı çıkartıp verirseniz, belki yırtıp bir köşeye bile atar. Çünkü o şuurda değil... Onu, birden almıştır.

Allah, içinde bulunduğu, eline geçmiş olan nimetlerin kıymetini doğru takdir etmeyi bizlere nasib eylesin... Cümle benî Ademe nasîb eylesin... Fakat, biz bu tehlike ile karşı karşıyayız. Yâni, elimizdeki cevherin kıymetini bilmeme tehlikesi ile karşı karşıyayız. Sıradan hakîkatlerden, sıradan bilgilerden bir bilgi ile denk tutma durumuna düşebiliriz, iman mes'elesini... En mühim mes'ele bu... Hayatın en mühim hadisesi, insanın eline anahtarı veren, ebedî saadetin anahtarını veren hadise bu!.. O bakımdan bunun kıymetini bilin, bunun altını tekrar tekrar çizin, bunu çerçeveye alın. Bunun hayatınızın en mühim varlığı olduğunu bilin!..

Mü'min bir insanın hayatı birden coşkunlaşır, birden renklileşir... Birden hadsiz hudutsuz zenginleşir. Bir kere, bir mü'minin dünya üzerinde milyonlarca, yüzmilyonlarca kardeşi oluverir. İnsan, "Lâilâhe illallah, muhammedür rasûlüllah" dediği zaman, dünyanın her yerinde adını bilmediği kardeşlere sahib oluverir birden... Bir milyar kardeşe sahib eder "Lâ ilâhe illallah" sözü.... Bir milyar gönülden dosta sahib eder. Düşmanlarına karşı yanında yer alabilecek hakîkî destekçilere, yardımcılara sahip kılar. Birden, insanın önüne dünyanın ve ahiretin saadetinin kapılarını açar. İnsan, hem dünyada, hem ahirette imanla, İslâm'la mutlu olur. Dünyada da İslâm'la mutlu olur.

Evliyaullahtan, mutasavvıflardan bir tanesi diyor ki: --mütebessim, müstehzî, tepeden bakarak-- "Şu ülkeleri birbirinden koparmak için çarpışan, birbirleriyle ordularını tokuşturarak döğüşen, vuruşan hükümdarlar; diyarları elde etmek için, fethetmek için, vergilerine sahip olacağım diye, hazinelerine sahip olacağım diye çarpışan şu insanlar, şu bizim içinde bulunduğumuz kıymetlerin, nimetlerin farkına varsalar; o orduları bizim üstümüze sevkederlerdi, bizim elimizden almak için!.." Yâni, bir velînin sahib olduğu bir lezzet, bir nimet, bir izzet, bir saadet, bir mutluluk, başka hiç bir şeyle ölçülemez!.. Bir mü'min-i kâmilin küçücük hücresinde, kendi iç aleminin zenginliği içinde sahib olduğu mutluluğu, başka hiç bir şeyde elde etmek mümkün değildir!.. Bu mutluluğu Amerikalı bilmez... Bu mutluluğu milyarderler bilmez. İntihar ederler... Arabasını sürer uçurumdan aşağı, intihar eder. O kadar parası vardır ama, hayat boştur onun için. Çünkü, bizdeki nîmet yoktur elinde... Benim mü'min kardeşim kuru ekmeği tuza banar, yine mutlu yaşar.

Evliyaullahtan birisinin hayatını okumuştum geçen gün: Hâris ibn-i Esed el-Muhâsibî KS... Cüneyd-i Bağdadî'nin evinin önünden geçiyormuş. Cüneyd --o zaman genç-- diyor ki: "Yâ ammî! Ey amcacığım, hanemize teşrif etmezmisin? Yüzünde açlık eseri görüyorum; benzin sararmış, dizlerin titriyor, gözlerin çukura kaçmış... Sana bir şeyler ikram etmek istiyorum!" Diyor ki: "Yapabilir misin?.." "Yaparım." "Peki, geleyim." diyor. İçeri giriyor. Cüneyd-i Bağdadî de, amcasının evine gidiyor. "Amcamın evinde nimetler fazladır; çeşitler, yiyecekler, içecekler fazladır." diye oraya gidiyor. Oradan kucaklayıp bir şeyler getiriyor. İkram edecek misafirine, türlü leziz nimetleri... Hâris ibn-i Esed el-Muhâsibî, bir lokma alıyor; çiğniyor, çiğniyor... Ondan sonra kalkıp gidiyor sofradan... Yutamıyor.

Ertesi gün tekrar karşılaştıkları zaman, --Cüneyd-i Bağdadî de istikbâlin manevî sultanlarından, o da muhteşem bir kimse tabii ama-- diyor ki: "Yâ ammî! Ey amcacığım, ey büyüğüm! Dün bizi --davetimizi kabul etmekle-- sürûra gark ettiniz, sevindirdiniz ama; soframızdan bir şey söylemeden kalkıp gitmekle kederlere boğdunuz." "Evlât!" diyor. "Allah bana, helâl olmayan lokmayı teşhis etme duygusu verdi. Helâl olmadı mı, lokmayı yerken tarif edilmez bir çirkin koku duyuyorum." diyor. "Amcandan getirdiğin o lokmayı çiğneyemedim, yiyemedim, çıktım dışarıya... Onu da dışarıya attım. Yemeden gittim." diyor. Cüneyd diyor ki: "O halde --katık da yok ama-- hanemizdeki şeylerden sana ikram edeyim!" "Et bakalım!" diyor. Kuru ekmek koymuş önüne... Kuru ekmeği yiyor; mutlu... Diyor ki: "Evlât! Bundan sonra birisine bir ikramda bulunacaksan, böyle ikramda bulun!.." diyor. Yâni kuru ekmekte, baklavalarda böreklerde bulunmayan lezzeti alıyor, bir velî... Çünkü, helâl lokmadır.

Onların hayatlarının, yaşadıkları zevklerin tarifi mümkün değil! Allah, o gerçek imanı tattırsın... O gerçek imanı yaşamayı nasib etsin... Çünkü o bize, sadece tatmakla bir tadımlık lâzım değil, ömür boyu lâzım!.. Ömür boyu, biz de o imana sahib olmalıyız. Bu iman kitaplarda kalmamalı; 20. yüzyılda da, 21. yüzyılda da, 25. yüzyılda da her mü'min, o lezzetle yaşamalı...

Muhterem kardeşlerim! Bir mü'minin zihninde, tüm hareketlerine hakim olan en önemli duygu; hakka bağlılık duygusudur, hak sevgisidir. Sizde de bu olsun!.. En önemli duygu budur. Peygamber SAV Hazretleri, "Nereye ait olursa olsun, hangi cephede bulunursa bulunsun, hakla beraber ol!" diyor. Kur'an-ı Kerim buyuruyor ki: "Senin bizzat kendinin de aleyhinde olsa, anne ve babanın aleyhinde bile olsa, haktan hakîkatten, adâletten ayrılma!"

Bu temel düşünce --hakka bağlılık, hakka riayet, hakkı arama, hakkı destekleme, hakla beraber olmak-- müslüman'ın en önemli duygusudur. Hep duymuşsunuzdur, müslüman'ın cemaatle beraber olması tavsiye edilir. Cemaatten ayrılmama tavsiye edilir. Fakat, çok kimsenin bilmediği bir şeyi söyleyeyim: Toplulukla beraber olmak, cemaatten ayrılmamak, tefrikaya düşmemek, kalabalıkla beraber olmak demek değildir; hakla beraber olmaktır!.. Hakikatle beraber olmaktır!.. Tek başına olsa bile, bir kişi bile olsa, hakikatle beraber olan cemaattir. Hakikatten kopmuş, ayrılmış olan tefrikadadır. Yüzbinlerce de olsa, milyonlarca da olsa, milyarlarca da olsa tefrikadadır; bunu bilin!.. Bunun delillerini size ayetlerle, hadislerle söyleyebilirim.

İnsanın hakla olması birlik ve beraberliktir; batılla olması tefrikadır. Amerika tefrikadadır. Rusya tefrikadadır. Dört milyar insan tefrikadadır, dünya üzerinde... Hakla beraber olan cemaattir. Koca bir şehirde hakikati bilen, gören, yaşayan ve tutan insan o... Odur cemaat!.. Koca şehir ahalisinin ondan gayri bütün fertleri, hepsi tefrikadadır; hepsi aynı şeyleri düşünseler bile... Bu gerçeği iyi bilin!..

İbrahim AS, putlara tapmadı, Allah'ın varlığını kabul etti; o, cemaattir. İbrahim AS'ın yaşadığı şehrin bütün ahalisi, akrabaları, babası, amcası --bilmem ne ise artık, o Azer denilen şahıs-- hepsi tefrikadadır. Onun için, hakkı bilmek ve hakla beraber olmaktır, asıl vazifemiz.

Tek başımıza olabiliriz. Babamız karşı olabilir... Babası şartnâme yazmış oğluna... Ankara'da gördüm, hayret ettim. Babası şartnâme yazmış oğluna, diyor ki: "Bir nüshası sende kalacak; fotokopisini aldım, bir nüshasını da ben cebimde taşıyorum." diyor. Yâni, noterden protesto çeker gibi, adam oğluna protesto çekmiş kendi el yazısıyla; şu, şu, şu şartlara uyacaksın diyor. Şartlardan birisi: "Kravat takacaksın!.." Diyen kim?.. Yüksek İslâm enstitüsü mezunu... Başına çalınsın senin diploman!.. "Kravat takacaksın!" diyor. "Sakalını keseceksin!" diyor. "Konferanslara, toplantılara gitmeyeceksin!" diyor.

Biz bu konferansları neden veriyoruz?.. Benim sizden ne üstünlüğüm var?.. Ne farkım var?.. Allah'ın huzurunda insanlar, tarağın dişleri gibi birbirine eşit... Kimsenin kimseden bir şey beklediği yok!.. Benim hiç birinizden bir şey beklediğim yok!.. Sizin de hiç birinizin, bizden bir şey beklediği yoktur. Olmamalıdır!.. Kul kula muhtaç olmamalıdır.

(İyyâke na'büdü ve iyyâke nesta'în) "Biz ancak Allah'a ibadet ederiz, ancak Allah'tan isteriz." Kimseden bir şey istediğimiz yok!.. Ne yardım, ne destek, ne para, ne pul, ne gülücük, ne tebessüm, ne şunu, ne bunu... Bizi Allah sevsin kâfî!.. Tek başına olabilir insan.

Hakkı sevmeyi öğrenin!.. Hakla beraber olmanın zevkini tadın; onunla beraber olmayı öğrenin... Bu ölçüyü alamazsa bir insan, bu hayatta onu çok aldatırlar... Bu ölçüyü alamamış insanı çok aldatırlar, çok kandırırlar.

Tabii, hakla beraber olmak için, hakkın ne olduğunu bilmek lâzım. Batıllar o kadar boyalı ki, batılların reklamcısı o kadar çok ki, batılların kabul ettirilmesi için tuzaklar o kadar fazla ki; bu tuzakların hepsinden geçip de, o ilerdeki güzel hakikate, o gerçeğe ulaşmak çok zor!..

Dünya üzerinde ne kadar kafa varsa, insan varsa, beyin varsa; o kadar hayat felsefesi var. Her birisi bir yol tutturmuş. Gerçek hangisi?.. İlk önce gerçeğin tesbit edilmesi gerekiyor. Bunu da --çok net olarak söyleyeyim ki, üniversite profesörü olarak söylüyorum-- Allah'ın sevgili kulu olmayınca, Allah göstermez. Doğru yolu insana Allah gösterir. Onun için,

(İhdinas sıratal müstakîm) diye Allah'tan istiyoruz. Başkası gösteremez. Allah nasib etmezse, o yol açılmaz. Peygamber Efendimiz'in amcasına açılmadı. Peygamber Efendimiz'i seven, bakan, büyüten; müşrikler ona zulmetmek istediği zaman, göğüs geren insana açılmadı. Neden?..

(Vallahu lâ yehdil kavmez zâlimîn) Bir kere, Allah zalimlere hidayet vermiyor; bunu bilin muhterem kardeşlerim!.. Allah, fasıklara hidayet vermiyor; bunu bilin!.. Allah, kâfirlere hidâyet vermiyor; bunu bilin!.. "Ben kâfir miyim?.." Bir aşikâr küfür var, bir gizli küfür var... Bir aşikâr şirk var, müşriklik var; bir de şirk-i hafi var, gizlisi var... Tüyleri diken diken olur insanın.

Diyor ki Peygamber Efendimiz SAV: "Bir insanın cevr ü cefâdan, zulümden bir şeyi sevmesi şirktir!.." Neden?.. Allah buna cevr ü cefâ demiş; o yine seviyor. Allah'ın hükmünün karşısına başka bir hükmü, başka bir ahkâmı denk tutuyor; şirktir. Adalet olarak, Allah'ın her şeyi adalettir; el kesmesi de, kafa kesmesi de, şeriatin verdiği cezâlar da... Her şey adalettir, her şey faydadır, her şey güzeldir. Allah'ın adalet olarak gösterdiği bir şeye buğz etmesi; o da şirktir. Allah sevgisinden başka sevgisi olmayacak... Allah'ın sevdiği şeyi sevecek, Allah'ın sevmediği şeyi sevmeyecek; şirkten kurtulmak için, gerçek müslüman olmak için... Kâfirlikten, şirkten kurtulmayınca hidayete eremiyor insan... Onun için milyarlarca insan görüyorsun; adı müslüman, kafa kâğıdında müslüman yazılı ama, gönlü müslüman değil!.. Gönlü kâfir, gönlü münkir, gönlü müşrik!..

Onun için, bu sebepten dolayı, tasavvuf, marifetullahı elde etme yolu; insanın yemekten içmekten, havadan sudan, sıhhatten, hürriyetten, her şeyden önce gelen gıdasıdır. İlk iş budur. Kişi Allah'ın sevdiği kul olacak, Allah'ı seven kul olacak ki; Allah ona hidayetin kapısını açsın, Allah ona doğru yolu göstersin. Aksi halde göstermez, göstermemiş!.. İznik Konsülü'nde yüzlerce insan toplanmış, batıl kararlar alınmış... Şimdi, dünyanın her yerinde yüzlerce meclis toplanıyor, gerçekleri bulmak için; doğruyu bulabiliyorlar mı?.. Bulamazlar!.. Hristiyanlığın koca papalık müessesesi var... Yahudilerin koca hahamlık teşkilatları var, dünyanın her yerine hakim. Gerçekleri görebiliyorlar mı?.. Göremezler! Allah, zalime hidayet etmez!.. Allah, fasıka hidayet etmez!.. Allah, kâfire hidayet etmez!..

Kul, edebli olacak... Kul, Allah'ı seven kul olacak... Kul Allah'a bağlanan kul olacak... Kul, Allah'a teslim olan kul olacak... Müslüman ne demek?.. Kendisini Allah'a teslim etmiş olan kul demek. Diyor ki bir ayet-i kerîmede:

(Kaletil a'rabü âmennâ, kul lem tü'minû velâkin kulû eslemnâ, velemmâ yedhulil îmânü fî kulûbiküm) "Bedeviler, biz iman ettik dediler. Ey rasûlüm, onlara söyle: Siz henüz, daha iman etmediniz; siz teslim olduk deyin!.. Müslüman olduk, teslim olduk deyin. Henüz. daha iman kalbinize yerleşmedi." diyor. Ayet-i kerîme diyor bunu... Yâni, teslim olmak ilk şarttır. Askerlik şûbesine teslim olan insan, yüzbaşı binbaşı demek değildir.

Allah'a teslim olacak; ondan sonra Allah-u Teâlâ Hazretleri, ona hakîkî imanın lezzetini verecek, kapısını açacak, hidayetini verecek... Neden, Allah herkese hidayet vermiyor?.. Hidayet tüm saadetlerin anahtarı olduğu için, Allah'ın en büyük ikramı olduğundan, Allah'ın kullara verdiği en büyük nimet olduğundan, kâfire lâyık görmediği için vermiyor. Münafığa vermiyor, zalime vermiyor. Onun için, ilkönce insanın zulümden, nifaktan, şirkten, serkeşlikten, edepsizlikten bir tevbe etmesi lâzım!.. Dönmesi lâzım, boynunu bükmesi lâzım... Hak yola girmesi lâzım, hakka bağlanması lâzım... Hakka gönül vermesi lâzım, hakka teslim olması lâzım ki; Allah, öbür kapıları açsın... Bu çok önemli.

Onun için arsa-i âlemde mülhid çok, muvahhid azdır. Şu dünya üzerinde istemediğin kadar mülhid vardır, alçak vardır, imansız vardır, kâfir vardır. Muvahhid, mü'min azdır.

(Vemâ ekserünnâse velev haraste bi mü'minîn) "Ey Rasûlüm, ne kadar canın çekse, arzu etsen; insanların çoğu mü'min olmayacaklar!" diye Kur'an-ı Kerim bildiriliyor, Peygamber Efendimiz'e... İnsanların ekseriyeti mü'min olamıyor; bu badireyi geçemediği için, bu imtihanı geçemediği için... Bu engeli atlayamadığı için, ulaşamıyor asıl noktaya... Onun için bilin ki, ilk önce iman kalbe yerleşecek, insan hakîkî mü'min olacak. Hakîkî mü'min olmayan insandan hiç bir şey, hiç bir hayırlı iş çıkmaz. Tesadüfen çıksa da, ondan sonra öteki yaptıklarıyla beriki tesadüfî hayrı da berbad eder.

Onun için irşad meselesi, yâni insanların sebîl-i reşada, hak yola, doğru yola sevkedilmesi, davet edilmesi, götürtülmesi için, gelmeleri için yapılan çalışmalar, en önemli çalışmalardır. Ana çalışmadır, kilit çalışmadır, ön çalışmadır, baraj çalışmadır. İlk önce bu olacak, bu baraj aşılacak; ondan sonra ötekiler olacak... "Hocam, ben bu işlere bakmadan hizmet ederim!.." Edemezsin ki! Nakıs insandan kâmil iş çıkmaz!.. Yüzüne gözüne bulaştırırsın, mahvedersin, perişan edersin, dağıtırsın... Müslümanları birbirine düşürürsün.

Dünyanın öteki ülkelerinde de İslâm'ın gelişmesi için, yükselmesi için yapılan çalışmalar var. Orda da aynı şikâyetler... Liderlerden, mütefekkirlerden, alimlerden, fazıllardan, kâmillerden aynı şikâyeti duyuyoruz. Yetişmemiş insandan, kalitesiz insandan, imanı tam böyle ışıl ışıl parıldamamış olan insandan bir fayda hasıl olmuyor. Cihada gitse, cihadı ganimet almak için yapar... Bu Afganistan çarpışmalarında --oralara gitmiş kardeşlerimiz anlattı, üzüldüm-- adam elini kaldırıyor, "Lâilâhi illalllah" diyor, "Ben müslümanım!" diyor. Masum olduğu besbelli... Bu taraftaki mücahid, parasına tamahen öldürüyor... Çünkü nâkıs!.. Nâkıstan mücahid filân olmaz. Yâni imanı eksik olan insan, her şeyi berbad eder.

Aziz ve muhterem kardeşlerim! Onun için ilk işimiz, kendi kalbimizi çalışır hale getirmektir... Mamur hale getirmektir, ışıl ışıl hale getirmektir... İman dolu hale getirmektir. Peygamber SAV Hazretleri, duasında şöyle buyuruyor: "Yâ Rabbi, ben senden iman-ı kâmil istiyorum... Şeksiz, şüphesiz, dosdoğru, sapasağlam bir iman istiyorum... Yakîn istiyorum, sıdk istiyorum..." diyor. İnsanın kalbine en gerekli şey bu olduğu için... Kalbi, insanı yöneten uzvu, insanı yöneten komuta merkezi ışıl ışıl olmadıktan sonra, sıhhatli çalışmadıktan sonra, insan güzel şey yapamaz... Sabah namazına kalkamaz, ibadetini yapamaz... Oruçluyken günah işler... Ticaret yaparken haram yer, yalan söyler.

Yine bir misâli --birkaç gündür kalbime çok saplandı, bıçak gibi-- size de söyleyeyim: Muhterem kardeşlerim! Camimize geliyor, 80 yaşını dolaşmış, sakallı hacı... Hürmet ediyorum, seviyorum kendisini... Çünkü, camiye namazdan önce geliyor, Kur'an-ı Kerîm'i açıyor, okuyor. Aferin... Camiye erken gelmek sevab, Kur'an okumak sevab, sakal bırakmak sevab, hacı olmak sevab... Hepsi güzel. Geçen gün torunu geldi. Bayram münasebetiyle benimle bayramlaşmaya geldi. "Ben falanca hacı efendinin torunuyum!" dedi. İyi, güzel, yâ, maşaallah... "Hocam!" dedi. "Dedem anneme, 1950 küsur senesinde, çıkarmış altı milyon lira vermiş. --Babamla annem ayrı. Annemle ben kalıyorum evde. O zaman ben küçüğüm.-- Demiş ki: --zengin adam kızına diyor-- "Al bu parayı, bankaya koy; faizi ile maaş alır gibi geçin! Benden bir daha para isteme!.." demiş. Bu adamın hacılığına ne dersiniz?.. Bu adamın Kur'an okumasına ne dersiniz?.. Bu adamın müslümanlığına ne dersiniz?.. Bu adam tam müslüman değil! Bu adamın kalbine iman girmemiş... Bu adamın okuduğu Kur'an-ı Kerim, dudaklarından aşağı geçmemiş, hançeresinden aşağı inmemiş... Bu adam, Allah'ın yasak ettiği şeyi, haramı çocuğuna yedirtiyor; muhtaç olmadığı halde...

Hani insan aç kalır çölde, leş yer; ölmemek için bir miktar yiyebilir... Leş haram ama, yiyebilir. Yasak, haram olan domuz etini yiyebilir... Meselâ, domuz eti konservesi var; orda aç kalınca açar yer, ölmemek için. Ama, muhtaç değil, ızdırar hali yok; al parayı, koy bankaya, ye faizini... Olmaz! Allah yasak etmiş, haram kılmış; "Faizle iştigal edenler bana harb ilân etmeye yol açmış demektir!" diye tehdit etmiş. O çocuğuna faiz yediriyor... Onun için, iman insanın içine girmediği zaman, kıymeti yok.

Beğendiğiniz iyi müslümanlar, evliyâullah, çevrenizdeki salih kimseler... Öteki insanlardan bunların farkı nedir?.. Öteki insanlardan bunların farkı, hareketlerine hakim olan kalblerinin ışıl ışıl olmasıdır, pırıl pırıl olmasıdır. O cihazın çalışmasıdır. Bazılarının kalbleri paslıdır. Peygamber Efendimiz SAV, buyuruyor ki: "Demirin paslandığı gibi kalbler de paslanır." Gacır gucur, çalışmaz. Bazılarının kalbi ölüdür. Bazılarının kalbi taş gibidir. Onun için, en mühim işimiz muhterem kardeşlerim, şu kalbin pasını silmektir... Şu imanı, kalbimize sağlamca yerleştirmektir. Bu, İslâm'ın ruhunu kavramamızdır. Bunu kavrayamazsak, bizim mücâhidliğimizden bir fayda gelmez... Bizim müslümanlığımızdan bir fayda gelmez... Bize de faydası olmaz, başka kimselere de faydası olmaz. Bunu sağlamak lâzım!... Bunun yolu da tasavvuftur. Onun için tasavvuf yolundayız. An'anevî bir inatla, bir yol götürüyor değiliz; yol bu olduğu için bu yoldayız.

Bakın, ramazan ayı geçti; hepiniz oruç tuttunuz biliyorum. Cümle cihan halkı bilir, bütün müslümanlar oruç tutar. Orucun gayesi nasıl anlatılıyor ayet-i kerîmede:

(Yâ eyyühellezîne âmenû kütibe aleykümüs sıyâmü, kemâ kütibe alellezîne min kabliküm, lealleküm tettekun) "Ey iman edenler, takvaya ulaşasınız, takvayı elde edesiniz, takvayı öğrenesiniz diye size oruç farz kılındı, yazıldı." buyuruyor Allah. Maksad, takvâ!.. Yâni, tasavvuf... Yânî, iç terbiyesi... Yâni, insanın kalbinin şu söylediğim tarzda temizlenmesi, paklanması... Bu, böyle eski devrin bir modası değil, eskimez bir vazife... İslâm'ın ana vazifesi... İbadetlerin hedefi, gayesi... Onun için, bunu sağlayacağız. Onun için, tasavvuf bir zevk mesleği değildir.

Bir takım radikal müslümanlar var, bana kızıyorlar. Ben mecmuada yazı yazıyorum; "Halâ mı tasavvuf?" gibilerden, mırın kırın ediyorlar. Yanaşamıyorlar, gerçeği göremiyorlar... Evet, halâ tasavvuf ve en çok da sana lâzım!.. Çünkü, edebden, ahlâktan, iman-ı kâmilden, takvadan en uzak olan sensin de ondan... Hasta ilâcına buğz ediyor. Hasta doktoruna buğz ediyor. Kızıyor yâni... Öyle şey olur mu?..

(İnnallahe yuhibbül müttakîn) "Allah-u Tealâ Hazretleri, takva ehli kulları sever" muhterem kardeşlerim!.. Allah-u Teala Hazretleri, takva ehli kullarına yardım eder... Allah-u Teala Hazretleri, takva ehli kullarını sıkıntılardan kurtarır... Allah-u Teala Hazretleri, takva ehli kullarına hüsn-ü hatimeler nasib eder. Allah-u Teala Hazretleri, cennetleri takva ehli kulları için hazırlamıştır... Allah-u Teala Hazretleri, takva ehli kullarının yanında yer alır; onları destekler, onlara yardım eder... Takva ehli olursa bir kavim, yardıma mazhar olur. Yardım, sayı üstünlüğünde değildir... Yardım, silah üstünlüğünde değildir... Allah, silahsız da yardım eder, meleklerle de yardım eder. Takva ehli insanın bir duasıyla, bir bakışıyla bir zırhlı batırır Allah... Allah'ın sevgili kuluna taş, toprak, mermi, gülle, atom bombası filân tesir etmez; Allah, onu düşmanının elinde patlattırır.

O bakımdan, en önemli gayeyi hiç atlamayın! Hizmet ediyoruz derken, detayla uğraşmayın! Ana meseleyi unutmayın!.. Asıl işimiz, kendi iç eğitimimizi sağlamak, dünya ve ahiret saadetinin anahtarını elden kaçırmamaktır. Kalbimize imanı yerleştirmektir. İman-ı kâmil sahibi olmaktır. Yakîn-i sadık sahibi olmaktır. İman bakımından sıdk ü sadakat mertebesine ulaşmaktır. En önemli işlerden birisi bu... Bunun ötesinde, hakla beraber olmak için, muhterem kardeşlerim, ilk önce insana iç lâzım, kalb lâzım dedim. Metodu, planı sezesiniz diye, dönerek söylüyorum: İlk önce, insan tevbe edecek, kalbini temizleyecek!.. Tasavvufla içini yıkayacak, nefsini terbiye edecek, tezkiye edecek; temiz bir içe sahib olacak... Allah-u Teala Hazretleri, insanın zahirine bakmaz, kalbine bakar. Allah-u Teala Hazretlerinin nazargâhı olan kalbini, o nazara lâyık hale getirecek.

İkincisi: Hakkın bilinmesi için, ilim lâzım!.. Bizim yolumuz, ilim yoludur. Bizden önceki büyüklerimizin yolu da ilim yoluydu. Gerçek mutasavvıfların hayatlarını incelerseniz, her birinin aynı zamanda çok büyük alim olduğunu görürsünüz. Misal vereyim: Abdullah ibn-i Mübârek... Çok büyük evliyaullahtan, mutasavvıf, çok büyük muhaddis... Devrinin İslâm aleminin en büyük alimlerinden.

Haris ibn-i Esed el-Muhâsibî... Çok eserler yazmış. Çok büyük alim, çok büyük hadisçi, çok büyük mutasavvıf... O, demin hani, lokması çirkin koktuğu için, haram lokma yemeyen insan.

Her birisi, fıkıhtan eser yazmıştır, kelâmdan eser yazmıştır, ahlâktan eser yazmıştır. Kur'an-ı Kerîm'i en ince detayına kadar bilirler... İlimsiz olmaz! İlimsiz tasavvuf da olmaz. İlimsiz tasavvuf insanı sapıttırır. Şeytan, bilgisi olmayan insanı aldatır.

(Mettehazallahu veliyyen câhilâ) "Allah, cahil bir kimseyi velî edinmez kendisine... (Velev ittehazahû, leallemehû) Sevdimi, kendisine veli edindi mi; öğretir. Cahil bırakmaz." Allah'ın velisine cahillik yakışmaz. Yakışmadığı için, öğretir. Pırıl pırıl hafıza verir, muazzam bir kabiliyet verir. Ötekilerin hepsinden daha alim olur, daha arif olur.

Onun için, bizim yolumuz ilim yoludur. İlim, insanı kurtaracak yoldur. İlim, insanı kurtaracak en önemli silâhtır, en önemli vasıtadır. İlme dayanmadan, ilimden müstağni kalarak, ilme bakmadan, ilimden ilgisini keserek, kitapları kapatarak, kütüphanenin semtine uğramadan, olmaz. Hayat devam ettiği için, ilim de devamlı bir ihtiyaçtır. "Efendim, ben yirmi yıl öğrendim, yeter!" Hayır, yetmez!.. Beşikten mezara kadar, insanın ilme ihtiyacı her an devam eder. Ve, İslâm Alemi'nin kaybı, koskoca imparatorluklarımızın güldür güldür yıkılması; güzelim ezanların okunduğu diyarlarımızın, kâfirlerin çizmesinin altına düşmesi, hiç bir zaman kâfir diyarı olmamış olan Orta Asya'ların, Kafkasya'ların --büyük mücâhidlere rağmen, büyük mutasavvıf mücâhidlere rağmen-- böyle ayaklar altına gitmesi, ezilmesi, çiğnenmesi; namusların pâyümâl olması; Kur'anların yırtılması, yakılması, yıkılması, hep ilimle olan ilgi kesildiği için olmuştur.

Onun için bizden önceki tekkemizin büyükleri, hocalarımız, dervişlerini Teknik Üniversite'de asistan olmaya sevk etmiştir, falanca yerde hoca olmağa sevketmiştir; ilim en önemli silâh olduğu için... Onun için, sizin hepiniz ilâhiyatçı değilsinizdir; hukukçusunuzdur, iktisatçısınızdır, teknik elemansınızdır. Bu çeşitlilik güzel bir şey ve lâzım... İlmin her çeşidi müslüman için gereklidir. İslâm'ın, İslâm Alemi'nin, İslâm ümmetinin her çeşit bilgiye son derece büyük ihtiyacı var. Benim de size en büyük tavsiyem, bulunduğunuz dalda vazgeçilmez eleman olmağa çalışın!.. En yüksek eleman olmağa çalışın!.. Her şeyi bilmeğe çalışın, bilmediğiniz bir şeyin kalmamasına çalışın!.. Kütüphaneniz ihtisas kütüphanesi olsun... Hiç bir kimsede bulunmayan kitap, sizde bulunsun... O dilde olmayan, yabancı dilde olan eserleri de kütüphanenize alın... Adam sizinle konuştuğu zaman, hayretler içinde kalsın... "Ya, adam Rus Edebiyatı'nı da takib etmiş, Alman Edebiyatı'nı da takib etmiş, İngiliz'i de incelemiş, Amerikalıları da incelemiş; kendi sahasıyla ilgili her şeyi biliyor!" desin. Bu bakımdan sizi ilim yolunda çalışmaya davet ederim... Devamlı çalışmaya davet ederim, her gün çalışmaya davet ederim.

(Men istevâ yevmâhü, fehüve mağbûnün) "İki günü de eşit olan, ziyandadır."

Biz en dinamik toplumuz... Biz, cihanın gözleri üzerinde olan bir toplumuz... Cihanın medet umduğu bir toplumuz. Cihana medet erdirmek için, Allah'ın görevlendirdiği toplumuz biz...

(Bismillahirrahmanirrahim. Küntüm hayra ümmetin, uhricet linnâsi, te'murûne bil-ma'rûfi ve tenhevne anil münker) "Siz en hayırlı ümmetsiniz. İnsanoğulları için, vazifeli olarak gönderildiniz. Emr-i ma'ruf yaparsınız, nehy-i münker eylersiniz. Allah'ın dinini yaymak hususunda olanca gayretinizi sarf edersiniz. Gerçekleri her tarafa ulaştırırsınız." diye, bizim vazifemizi Kur'an bildiriyor... Yâni, siz kendinizi İstanbul'da veya Konya'da, filânca fakültede okuyan, sade bir vatandaş olarak görmeyin!.. Sade bir müslüman olarak görmeyin. Bilin ki, İslâm Alemi'nin gözü Türkiye'nin üzerindedir. Türkiye'nin müslümanlarının da ümidi sizsiniz ve biziz, maalesef!.. Dilerdik ki, bizden başka insanlar, daha çok çok yüksek insanlar olsun ama; sizsiniz ve biziz... Sen ve ben sahip olursak, sen ve ben kaliteli olursak; İslâm'a biz fayda sağlayacağız. Herkes bizden bekliyor.

Bulgaristan'da hapse düşmüş, bizim Bursa'daki bir hacı kardeşimiz... "Hocam, orda kaç yıldır hapiste olan bir insanla tanıştım. Hıncından hiç bir şey kaybetmemiş, ateş püskürüyor Bulgarlara... 'Bir zaman sonra Osmanlı gelecek, beni bu hapisten kurtaracak; ben onlara göstereceğim!' diyor. Halâ bizi bekliyor." diye anlattı. Bulgaristan'ın hapishanesindeki şahıs, seni bekliyor, beni bekliyor... Biz de burda futbolla meşgulüz, piknikle meşgulüz... Keyifle zevkle meşgulüz. Boğaziçi'nde, Emirgân'da çay höpürdetmekle vs. ile meşgulüz. Olmaz!..

Tayland'dan bana diyorlar ki: "Hocam, bize hoca gönder!" Ben de onlara: "Bangladeş size yakın, Bangladeş'ten alın!.. Dilinizi bilir, kültürünüzü bilir, size yakın." diyorum. "Hayır!" diyorlar. "Biz Türk istiyoruz; Türkler büyük mücâhid!" diyorlar. Hakikaten Bangladeş'in durumu bizimki kadar kuvvetli değil.

Yâni, dünyanın gözü üzerinde olan bir ülkede yaşıyoruz. Güyâ, %99 u müslüman olan bir ülkede yaşıyoruz ama, gayemizi unutmuşuz... Allah'ın dinine hizmetle vazifeli hizmetlileri, askerleri olduğumuzu unutmuşuz muhterem kardeşlerim!.. Bizim büyük görevimiz var, büyük misyonumuz var... Allah bize büyük görev yüklemiş, mühim işlerimiz var... Onların hiç birisinden haberdar değiliz; çok yanlış... Çok büyük gaflet!..

Onun için, ilim öğreneceksiniz ve dünya ile ilgileneceksiniz. Ben bunun için arkadaşlarıma çok acaib şeyler söyledim. Dedim ki: "Türkiye dışından evlenin!.. Tayland'dan evlenin, Endonezya'dan evlenin, Etyopya'dan evlenin, Sudan'dan evlenin!.." Neden?.. Müslümanlar kardeş değil mi? Sen o kardeşinden nasıl haberdar olacaksın?.. Dilini bilmiyorsun, kültürünü bilmiyorsun, ülkesini bilmiyorsun, gelip gitmiyorsun... Nasıl haberdar olacaksın?.. Oturduğun zaman temennîler, dilekler, şeyler... Nasıl olacak bu birlik ve beraberlik?.. Kaynaşacaksın... Sudan'lı kızı alacaksın, Sudan'lı kayınpederin olacak, Sudan'da arazin olacak... Kalkacaksın, gideceksin, orada oturacaksın; orda bir koloni meydana gelecek. Ordan buraya göndereceksin.

Sudan'lı bazı kimseleri evlendirdik burada biz... Burada okumaya gelmiş; evlendirdik. Neden?.. Kaynaşma olsun diye... Pakistan'da tarşılaştığım bazı kardeşlerime dedim: "Gidin, Endonezya'daki falanca yerde, filân yerde; Malezya Federasyonu'ndaki bilmem nerde; ordan evlenin ve oralara yerleşin!.. Köprübaşı olun! Ben oraya gittiğim zaman, yalnızlık çekmeyeyim. Oradan bize haber getirin!.. İslâm kardeşliği böyle olur. Birbirinden haberdar olmayan insanlardan, bir büyük işbirliği, bir büyük hamle, bir büyük sonuç getirecek iş olmaz.

Bugün maalesef tüm İslâm Alemi emperyalist güçlerin sultası altındadır. Kuş uçurtmazlar, takib ederler... Hem de kendisi takib etmez... Amerika John'la takib etmez, Smith'le takib etmez. Kimle takib eder?.. Adı senin benim gibi olan insanla takib eder; canına okur. O milletin içinden çıkmış hain vasıtasıyla takib eder ve millete en büyük zararı, kendi içinden çıkmış insanlara yaptırır. Parayla satın alır, ajan edinir ve öyle kullanır.

Onun için biz bu halkayı, bu zinciri, bu bukağıyı; boynumuza geçirilmiş, ayağımıza kolumuza geçirilmiş şeyi kırmalıyız. Bunları kırmamız lâzım geliyor. Bu da ilimle olur, hareketle olur, cevvaliyetle olur, dinamizmle olur... Olağan çalışmaların üstünde çalışmayla olur. Köyünden başka yeri bilmeyen, şehrinden başka yeri bilmeyen insandan ne hayır gelecek?.. Yabancı dil bilmiyor, karşı taraftan haberi yok... Müslümanlarla uzlaşmamış, tanışmamış, işbirliği yapmamış, ticaret yapmamış... Onun malını al, yahudi'nin malını alma!.. Müslüman kardeşinin imalatını al; Amerikalı'nınkini alma, Avrupalı'nınkini alma!.. Ticaret yapmasan, çökertirsin adamları... Savaş yapmaya lüzum yok ki, malını almasan çökertirsin.

İslâm Alemi'ni tanıyacaksınız. Her biriniz ve her birkaç kişiniz, bir grup teşkil edin; bir ülkeyi seçin, tanıyın!.. O ülkeyle canlı ilişkileriniz olsun. Böyle olmaz! Böyle giderse, bu kafayla, bu havayla, bu edayla, bu çalışmayla İslâm ümmeti bir iş yapamaz!..

İslâm ülkelerinden, her ülkenin başına bir hain getirilmiştir. Ülke onun hakimiyeti altına sokulmuştur. Müslümanlar birbirleriyle çarpıştırılmaktadır. Dışarıdan desteği yoktur. Alimler mağdurdur, hapislerdedir, idam edilir, yok edilir... Müslümanlar da öyle, koyun gibi sürü halinde dururlar. Yâni, yünlerinden istifade edileceği zaman, kırpılırlar; etlerinden istifade etmek gerektiği zaman, kesilirler; sütlerinden istifade etmek gerektiği zaman, sağılırlar... Bunu kırmalıyız artık!.. Siz, yeni nesil kıracaksınız. Yaşlı adam bak, camiye geliyor; yetmiş seksen yaşına gelmiş, kızına helâl lokma yedirmeyi öğrenememiş!.. Belki siz öğrenirsiniz, sizden ümidimiz var!.. Kafası taşlaşmış onun; ola ki, siz Allah'ın istediği has müslümanlar olursunuz.

Aziz ve muhterem kardeşlerim, ilme çok önem verin!.. Kur'an'ı öğrenin, hadisi öğrenin, dinimizi öğrenin!.. Ama, bizim metodumuz sabır ve sevgi metodudur. Meşakkati vardır, sıkıntısı vardır bu yolun... Hizmetin dertleri vardır. Sabrederiz, uykusuz kalırız, aç kalırız, yaralanırız, parasız kalırız... Para vermemiz gerekebilir, çok koşturmamız gerekebilir, terlememiz gerekebilir... Sabredeceğiz ve hizmetimizi severek yapacağız. Bizim metodumuz sevgidir. Sevgi ile pek çok kapı açılır. Şiddetle açılmayan pek çok kapı sevgiyle açılır. Bizim tasavvuf yolunun metodu sevgidir. Bizim büyüklerimiz, bir çok ülkeleri sevgiyle fethetmişlerdir. Top girmeden, tüfek girmeden, asker girmeden sevgiyle fethetmişlerdir. Bizim metodumuz odur. Yunus'un metodu odur, Eşrefoğlu Rumî'nin metodu odur, İbrahim Hakkı Hazretleri'nin metodu odur. Şeyh Yusuf-u Hemedânî Hazretleri, doksanbin Mecûsî'yi müslüman etmiş... Savaşla mı?.. Hayır!.. Kavgayla mı?.. Hayır!.. Severek, dostlukla, ziyaret ederek, evine giderek, gelerek, iyilik yaparak... Savaş, son çaredir muhterem kardeşlerim!.. Allah yolunda kıtal, savaşma; bıçak kemiğe dayandığı zamandır. Ondan önce yapılacak çok işler vardır.

İslâm'ı bilmeyen insanlar, işi savaş tarafına götürerek, en son işi en başta söyleyerek; müslümanlığı savaş dini, kan dini, hunharlık dini gibi göstermeye çalışıyorlar. Avrupa'nın metodu budur. Bu değil bizim metodumuz!.. Balkanların fütuhatı sevgiyle olmuştur, dervişlerle olmuştur... Ortaasya'nın fütuhatı dervişlerle olmuştur... Endonezya'da İslâm'ın yayılması dervişlerle olmuştur... Afrika'da İslâm'ın yayılması dervişlerle olmuştur... Silâhla olmamıştır!.. Silâhla, harble olmamıştır. Bizim metodumuz sevgidir. Sevmeyi öğreneceksiniz, sevgiyle hareket etmeyi öğreneceksiniz!..

Sevgi, bir çok yaraları tedavi eder... Sevgi, bir çok müşkilleri halleder... Sevgi, bir çok kapıları açar... Sevgiyle papaz müslüman olur... Sevgiyle hareket ettiğin zaman, saygıyla hareket ettiğin zaman, centilmence hareket ettiğin zaman, ahlâk-ı hamîdeyle hareket ettiğin zaman, halim selim olduğun zaman, herkesin gönlünü kazanırsın... Sert olduğu zaman, etrafında kimse kalmaz insanın.

Bana Suud'da sordular... Bir sahurda topladılar Cidde'de... Türkiye'den gitmiş başka profesörler davetli... Dediler ki: "Türkiye'de %99 müslüman var ama, niye büyük bir İslâmî gelişme yok?.." dedim ki: "Bir kere gelişme, yardım Allah'tandır. Allah'a dayanmayan bir çalışmanın faydası olmaz, bu bilinsin!.." Allah dilemediği zaman, olmaz. Allah'tan istememiz lâzım, dua etmemiz lâzım.. Dua ettik, bak nasıl yağmur yağıyor!.. Demek ki bu memlekette, bu diyarda, halâ ağzı dualı ve makbul insanlar varmış.

Niye, yağmur için dua ediliyor da, İslâm'ın gelişmesi için dua edilmiyor?.. Niye, Fatih Camii'nde, şu müslümanlık gelişsin diye bir dua edilmemiş şimdiye kadar?.. Ne materyalist insanlarız biz yâ!.. Ne maddeci insanlarız biz... Yağmur kesilince, onbeşbin kişi Fatih Camii'nde toplanıyor, bir o kadarı Eyüb Camii'nde toplanıyor; ağlıyorlar, "Yâ Rabbi, yağmur gönder!" diye; İslâm gidiyor ama, hiç kimsenin kılı kıpırdamıyor... Giderse gitsin. Çünkü, evinde kendisi Kur'an okuyor, tesbih çekiyor; yetiyor... Olur mu öyle şey?.. Yağmurun umûmî yağdığı gibi, İslâmın gelmesi için, müslümanların kurtulması için niye dua yapmıyorsun?.. Yağmuru dua ile yağdırıyor da Allah, İslâm'ı dua ile geliştirmez mi?.. Geliştirir... Allah kimin duasını kabul eder?.. Tabii, sevdiği kulun duasını kabul eder. İlkönce bu.

İkincisi: Kur'an-ı Kerim'de Allah-u Tealâ Hazretleri, Peygamber Efendimize buyuruyor ki:

(Febimâ rahmetin minallahi linte lehüm) "Ey Rasûlüm, Allah'ın lütfu eseri olarak, Allah'ın lütfuyla, keremiyle, Allah yardım etti de, Allah öyle ilham etti de, çok şükür ki, onlara mülâyim davrandın... O etrafındaki kusurlu müslümanlara mülâyim davrandın." (Velev künte fazzan galîzal kalbi, len faddû min havlik) "Eğer katı kalbli olsaydın, etrafından dağılır giderlerdi." diyor. Demek ki, insanları birleştiren, toplayan güzel huymuş, tatlı dilmiş, temiz kalbmiş, ahlâk-ı hamîdeymiş, cömertlikmiş... İnsanları darmadağın eden de haşinlikmiş, sertlikmiş, kavgaymış, terslikmiş... Onun için, Türkiye'de bir şey olmuyor... Onun için, o kadar destekliyoruz, şöyle yapıyoruz, böyle yapıyoruz; fazla bir şey olmuyor. Neden?.. Sertlikle bir şey olmaz, kavgayla olmaz, edebsizlikle olmaz, kaş çatmayla olmaz, suçlamayla olmaz... Anlayacaksın, anlayış göstereceksin, yumuşak davranacaksın, seveceksin... Palavradan sevmekle de olmaz, yapmacık sevgiyle de olmaz; gerçekten seveceksin... "Bu, Allah'ın kulu!" diyeceksin. "Bu, Hazret-i Adem Atamızdan benim kardeşim, hemcinsim!" diyeceksin. "Yanılmış. Ben de bir ara yanlış işler yapmıştım. Bu da inşaallah düzelir." diyeceksin, yumuşak davranacaksın.

Bazı müslümanlar hapse girdiler de, hapisten Berbat Süleyman'ı müslüman ettiler, öyle çıktılar... Berbat Süleyman adını almış olan, saçını usturaya vurmuş olan adam, müslüman olarak çıktı hapisten... Düzelir insan. Berbat Süleyman, güzel müslüman olabildiği gibi; Hazret-i Ömer, Peygamber Efendimizi öldürmeğe çıkmışken, akşama müslüman olduğu gibi olabilir. O bakımdan, bizim metodumuz sabır ve sevgidir; bunu öğrenin!..

Kavga gürültü değildir. Yumrukla bir insanın İslâm'a geldiği görülmüş değildir... "Ulan, buraya gel! Ya müslüman olursun; ya da, bir yumruk atarım, burnunu dağıtırım!.. Burnunu kanatırım. Otuz iki dişini eline veririm. Şöyle yaparım, böyle yaparım..." Böyle bir yolla bir kimsenin müslüman olduğu, görülmüş değildir muhterem kardeşlerim!.. Ulanla, kavgayla, gürültüyle olmaz; o, en son yoldur. Yâni:

(Femeni'tedâ aleyküm, fa'tedû aleyhi bimisli ma'tedâ aleyküm) "Size kim tecâvüz ederse, tecâvüz miktarınca siz de ona karşılık verin!" deniliyor. O, en son çaredir. Ama, ondan önceki çare sevgidir, sabırdır.

Karşındaki insanı sevmeyi öğreneceksin. Sevilecek tarafını bulacaksın. Optimist olacaksın, iyimser olacaksın... Diyor ki, bir büyük: "Gülün dikeni olduğunu düşünüp de tenkit etmek, olabilir." Dikenli, elimi kanattı; şuna bak, hançer gibi dikenleri var... "Dikenli bir çalıda, gül gibi güzel kokulu ve güzel görünümlü bir çiçeğin olmasını düşünmek; bu, optimist, iyimser düşüncedir." Yâni, o dikenlerin arasında çok çirkin kokulu, pis bir şey de olabilirdi. Öyle değil. Bak, ne güzel bir çiçek açmış!.. Her insanın dikeni vardır, gülü vardır. Gülünü göreceksin, ordan seveceksin... "Dikenini sev!" demiyoruz. "Dikenini medh et, dalkavukluk et!" demiyoruz.

Sevdin mi yakalarsın bir insanı... Sevgi her şeyi halleder. Baba çocuğunu döver, doğru yola gelsin diye. Gelmez çocuk; inat eder, evden kaçar. Anne sever, annesinin hatırına gelir. Onun için, sevgi bizim metodumuzdur, tasavvuf metodudur. İslâm'ın yayılması böyledir. Sevgi metodunu hiç ihmal etmeyin, gözardı etmeyin!.. Zaten içiniz kâmil bir iman ile pırıldadığı zaman, seversiniz. O iman, o sevgiyi zaten meydana getirir. Sevgi dolu olur insan... Mahlûkatını sever insan... Yaradılanı yaradandan ötürü hoş görmeye başlar; Yunus gibi coşkunlaşır insan... Eşrefoğlu Rûmî gibi olur; "Balığın canı su içre diridir. / İlâhî balığı gölden ayırma!" dediği gibi sevgi dolu olur insan...

Tekkelerimizde, dergâhlarımızda, tasavvuf yolumuzda bizim öğretmek istediğimiz, sevgidir. Kardeş olun, birbirinizi sevmeyi öğrenin!.. Kusurluyu da kusuruna rağmen sevmeyi öğrenin. Öteki insanları da, "Belki bir zaman gelir, müslüman olur." diye sevmeyi öğrenin. "Bu İtalyan'dır, bu İspanyol'dur, bu İngiliz'dir, bu Amerikalı'dır; belki müslüman olur...O iman cevherini belki yeşertebilirim, yanına bir sokulayım." diye düşünün.

Amerika'ya gittim ben; Amerika'da kardeşlerimiz anlattılar: Teksas'lı bir yahudi --zengin, petrol kuyusu sahibi-- müslüman olmuş. Dedim: "Yâhu, yahudi de müslüman olur mu?.. Yâni, gerçekten müslüman olmuş mu?.." "Hocam! Camiyi süpürüyor, kapının eşiğinde oturuyor; o kadar tevazu sahibi... Diz üstü oturuyor, o kadar saygılı..." dediler. Olur. Sevgiyle olur muhterem kardeşlerim!.. Sevgiyi unutmayın, sevgiyi öğrenin!..

Bizim çok düşmanlarımız var; Allah yardımcımız olsun... Şeytan; usta bir düşman. Hazret-i Adem Atamız'dan beri başımıza musallat... Nefis; içimizdeki düşman... Rakibler; müslümandır ama, senin iyiliğini istemez, ayağına çelme takar. Mü'mindir ama, hasetçidir, müşahindir. Bak, "Berat gecesinde Allah herkesi affeder, çok insanı affeder, şu kabilenin koyunlarının tüyleri adedince insanı affeder." diyor da Peygamber Efendimiz; affedilmeyenlerin arasında, "Namussuz kimse, içkiye müdavim kimse..." diyor. Bir de diyor ki: "Müşâhin; kalbinde müslüman kardeşine karşı kin kaynayan, fokurdayan, adâvet olan kimse. Onu da affetmez." diyor. İki müslüman birbirine küs, dargın olduğu zaman, barışmadıkça, küslükleri devam ettiği zaman, Allah onların affını da tehir ediyor; "Hele bir barışsınlar, ondan sonra düşünürüz." diyor.

Onun için, içimizde böyle şeyler var. Yâni, herkese ajan demiyoruz; belki ajan değil ama, rakibler var, hasetçiler var... Karışık, garib davranışlar görüyoruz. Belki, metodunu bilmiyorlar, ilimden uzak oldukları için... Sahte bir takım organizasyonlar var; topluyorlar, ondan sonra toptan satıyorlar!.. Topluyor müslümanları etrafına; ondan sonra toptan satıyor... Götürüyor, olmadık yere bağlıyor... Bunlara dikkat edin!.. Mü'min feraset gözüyle bunları anlayabilir ama, ben yine ikaz edeyim: Pasifize ediyorlar, oyalıyorlar!.. "Ha oldu, ha olacak... Ha gayret, biraz daha, biraz daha..." Hiç bir şey yok!.. Bekle, bekle, bekle; hiç bir şey yok... Neden?.. Maksadı oyalamak!..

Muhterem kardeşlerim! Kâfir doğrudan doğruya Türkiye'ye gelip de Mü'minlerle uğraşmaz!.. Nasıl uğraşır?.. Onların gelişmemesi için düzenler kurar, öyle uğraşır. Onun için, benim burda ümidim, hakkı görebilme kabiliyetinizde... Yâni, hakkı görebilirseniz, görürsünüz. Göremezseniz; siz de bir yere takılırsınız, eveler gevelersiniz... Çocukların dişleri çıkacağı zaman, plastik bir şey veriyorlar eline; elinde tutuyor, boyna ısırıyor... Dişlerinin kaşıntısı geçiyor, o kadar. Bir iş yaptığı yok, bir yemek filân değil. Bir şey değil, sadece eveleme geveleme oluyor. Onun için, hizmet ediyorum diyen insanları, hizmet ediyorum diyen organizasyonları, irfan ile, irfan teraziniz ile tartın!.. Kimseye peşin bir ön yargı söylemiyorum, hürsünüz!.. Allah akl-ı selim versin, irfan versin; irfan teraziniz ile tartın.

Hakkı bilirseniz, kimin hak ehli olduğunu anlarsınız. Hazret-i Ali Efendimiz de öyle diyor: "Önce hakkı bil, kimin hak ehli olduğunu o zaman anlarsın!" diyor. "O adamın, bu adamın peşinde koşmakdan önce, hakkı bil! Hangi adamın hakkın ehli olduğunu, beraber yol arkadaşlığı yapılabilecek insan olduğunu o zaman anlarsınız." diyor. Bu çok önemli!.. Allah, yanlış yollarda ömür tükettirmesin...

Sonra, bazı insanlar, müslümanların çalışmasını engellemek için şöyle bir metod uyguluyor: Müslümanların arasına giriyor, fren vazifesi görüyor!.. Yâni, işi götürmüyor, yavaşlattırıyor; o da bir kâr diyor. Hem müslümanların arasında olduğu için konuşmaları duyuyor, fikirleri kararları duyuyor, öbür tarafa iletiyor; hem de fren yapıyor... Hızlı giden şey, hızlı gitmiyor, yavaşlıyor... Yâni, işi yavaşlatma grevi diye bir grev var ya; doğrudan grev yapsa, kanunlara aykırı... İşi yavaşlatma grevi yapıyor. Bir şey yapıyoruz sanıyorsun, ama yapılmıyor.

Onun için, ben diyorum ki, böyle birtakım şeylere körükörüne bağlanmak yok!.. Her birinize istiklâl tavsiye ediyorum, hürriyet tavsiye ediyorum. Hür olun, hizmeti kendiniz tesbit edin, yapmaya çalışın!.. Bir başkası engellerse itibar etmeyin! O hizmeti yapmak isteyen öteki insanlarla işbirliği yapın!.. Ama, hedefi hiç kaçırmayın! Hizmetten hiç geri kalmayın! Hiç bir şey sizi oyalamasın!..

"Yaptık, yapacağız, edeceğiz..." Bir şey yok!.. Yirmi sene geçiyor, otuz sene geçiyor; ortada bir şey yok!.. "Şuraya hizmet edeceğiz, buraya hizmet edeceğiz..." Ölçün, ne hizmet yapmışsınız?.. Gel bakalım, bir muhasebe yapalım... Senede bir muhasebe yapılır, mal sayımı yapılır dükkânda; kârlar zararlar tesbit edilir. Senede bir yıllık bir değerlendirme olur. Yâni, bu kadar sene geçmiş, bir muhasebe yapılmamış... Şunun altına bir yekûn çizgisi çizelim; gelirleri, giderleri, aktifleri, pasifleri bir hesaplayalım... Bakalım ne yapmışsın, ne koymuşsun ortaya?.. Yâni, koca koca laflar, meydanlarda nutuklar... Ama, "Ne yapmışsın, görelim!" diye, hesap sorucu olun, takib edici olun muhterem kardeşlerim!.. Hayrı körükörüne yapmayın! Hizmeti körükörüne yapmayın!.. Sonucunu görerek yapın, ikna olarak yapın!.. Aldanmayın, oyalanmayın!..

Sonra, yanlış hedefler gösterirler: "Düşman şurda, şu tarafa gidin!.." Yahu orda düşman yok! Oraya gideceğim de ne olacak?.. Asıl düşman şurda... Asıl hedefleri şaşırmayın!

Aziz ve muhterem kardeşlerim! Allah'a hamd ü senâlar olsun, Allah bizi dinlerin en güzeli olan İslâm'la müşerref eylemiş. Ben, dünyanın başka İslâm ülkelerini de geziyorum; Allah'ın iyi kulları hiç bir yerde eksik değildir. Elhamdülillah, Allah bize güzel bir yol nasîb etmiş, gerçekleri görme nimetini nasib etmiş, güzel müesseseler kurmayı nasib etmiş... İslâm'a hizmetin çeşitli yolları vardır, müesseseleri vardır. İslâm, bir kimsenin hizmetiyle yürüyecek hale gelirse, o kimseyi yok ederler!.. Emperyalizm, tek hedef haline gelmiş olan insanı yok eder. Öldürürler!.. Seyyid Kutub gibi, falanca gibi, filânca gibi... Hani, İsrail gitti, Tunus'ta Ebû Cihad'ı öldürdü... Yaser Arafat'ı öldürmedi de, ötekisini öldürdü. Çünkü, berikisi ajan, kukla...

Tek hedef haline geldi mi, bir hayır ehli mücahidi öldürürler. Ziyâül Hakk'ı --kendisi devlet reisi olduğu halde, bir su-i kasde kurban gitti-- öldürdüler... Ne yapmak lâzım?.. Hizmeti yaygınlaştırmak lâzım, herkesin lider olması lâzım. Ellibeş milyonu da öldürecek değiller ya!.. Bir milyarı da öldürecek değiller ya!.. Emperyalizm ve sömürü, bu işini nasıl yürütüyor?.. Aldatma yoluyla... Birkaç lideri temizledi mi, Pakistan elinde... Birkaç lideri temizledi mi, Irak elinde... Birkaç lideri temizledi mi, Mısır elinde... Böyle gidiyor bu işler.

Öyle olmamalı, hizmet yaygın olmalı; her müslüman lider olmalı!.. Her müslüman gayretli olmalı!.. Her müslüman lider olsa, on tanesini öldürseler ne olur?.. Hizmet yine gider, bayrak yere düşmez... Hizmet, hiç bir şekilde aksamaz hale gelmeli. Onun için ben, sivriltilmiş liderlerin karşısındayım; birkaç bakımdan... Yâni, "Tek lider, vazgeçilmez insan..." Öyle şey olur mu?.. "Şu adamı ben beğenmiyorum, bir şey beceremez!" Sen fırsat ver, bak neler becerir. Hocalara hiç görev vermemişler, pasif olmuş. Versen, o da bir hizmet yapar. İttiba etsen, iktidâ etsen, tabi olsan, yük yüklesen; herkes öğrenir her şeyi... Acemilik süresi bir ay sürer, iki ay sürer, altı ay sürer, bir sene sürer; öğrenir. Siz de öyle...

Her biriniz lider olacaksınız!.. Lider olmalısınız. Aksi halde, İslâmî gelişmeyi söndürür bu emperyalistler... Çünkü, dünyanın her yerinde elleri var, kulakları var... Muhterem kardeşlerim! Bakın, Filistin'deki çocuklarla başa çıkamıyorlar. Neden?.. Tek lider olmadığı için!.. Tek lider olmadığı zaman baş edemezler. Filistin'de, elinde silâh olmayan, taşla askerlere saldıran çocuklara diş geçiremiyorlar. Onun için, hizmeti yaygınlaştıracaksınız.

Ben size bir hatıramı anlatayım: Almanya'da birisi beni çağırdı. Hocamızın da tanıdığı bir kimse idi. "Pekâlâ görüşelim!" dedik. Görüşme talebi ondan geldi. Benim sınıf arkadaşım, çok kıymetli bir kardeşim var; "Hocam, bu biraz karışık bir adam; yâni, ajan filan olabilir!" dedi. "E, olsun. Bir göreyim bakayım, ne istiyor benden?" dedim. Bana diyor ki: "Bu Almanya'daki müslümanları birleştirelim!" Sonra, bizim olduğumuz şehre geldi, yine çağırdı beni; "Falanca oteldeyim, görüşelim!" dedi. Adam zengin, milyarder... Türkiye'de fabrikaları filân olan bir kimse. İsmini söylemiyorum, Türk ve müslüman... Orda baktım otelde, Almanca konuşuyor; masada oturuyor, Almanlar fıldır fıldır etrafında dönüyorlar. Yâni, adam bayağı yüksek rütbeli bir şey demek ki!.. Hayret içinde kaldım. Sonra biraz kurcaladım, "Ne olacak, müslümanları birleştireceksiniz de?.." dedim, anlamak için. "Hocam, her işçinin maaşından %7 kesilir. Şu kadar işçi var, şu kadar milyon mark eder..." dedi. E ne olacak bunlar?.. Yâni, o teşkilâtın başına geçecek, o paralar onun emrinde olacak...

Sonra, Alman hükümeti de bu işi teşvik ediyor; iki sebepten: Birincisi kesilen %7 nin yüzde bilmem kaçı da Alman hükümetinin kasasına girecek; şu kadar milyon mark para işçilerden geri dönmüş olacak. Alman onun hesabını yapıyor. İkincisi --muhterem kardeşlerim, çok önemli nokta; bunu zihninize iyice yerleştirin-- bir lidere bağladığı bir yığın insanı, böyle üzüm salkımını sapından tutar gibi, istediği yere götürüyor!.. O kadar taneyi sen götürebilir miydin? İki kilo sultaniye üzümünü, böyle bir yere götürebilir misin sen?.. Götüremezsin. Ama, salkıma bağlı oldu mu her birisi, sapından tutarsın --maşaallah, ikibuçuk kilo sultaniye çekirdeksiz üzüm-- alırsın, götürürsün. O senin avucuna sığmadığı halde, götürebilirsin.

Onun için, teşkilât kurdurtuyorlar; teşkilâtın başına kendi adamlarını --hain bir kimseyi-- koyuyorlar. Öteki insanların hepsini, üzüm salkımı gibi oraya buraya götürüyorlar. Ben de oradaki arkadaşlara dedim ki: "Adem-i merkeziyet usûlü çalışın! Hiç bir yere bağlanmayın!.. Bulunduğunuz kasabada, yerde kendiniz hizmete bakın!" Çünkü, lideri sorguya çekecek; "Ben sana şu talimatı verdim, niye adamlarına bunu yaptırmadın?" diyecek.

Orda bir doktor vardı; ameliyatta öldürdüler adamı!.. Adam damar cerrahı idi. Televizyon ekranında kendisine yapılan operasyonu takib ediyormuş. Operasyon yapılırken bir yerde, "Olmaz, yapmayın!" diyecek olmuş --kendisi de mütehassıs, biliyor meseleyi-- vurmuşlar neşteri, ameliyattan kalkamadı; öldürdüler adamı!.. Öldürürler. Tek merkeze bağlarsan, liderleri öldürürler veya uydururlar kendilerine... Veya, ajan haline getirirler... Tehditle, tabancayı şakağına dayarlar, yaparlar. Herkes Doğu Alman bakanı gibi olmaz.

Doğu Alman bakanları Doğu Almanya'nın kalkınması için bir plan hazırlamışlar. --Metin Toker yazdı bir gazetede; yâni, bilgiyi ondan aldım, okudum.-- Bir kalkınma planı yapmışlar, Doğu Almanya'nın kalkınması için... Rusya'nın işine gelmemiş. Rusya, Doğu Almanya'yı sömürüyor o sırada. Şimdiki karışıklıkların birkaç yıl öncesindeki hadise bu. Rusya'dan bir heyet gelmiş, Doğu Alman hükümetine; demişler ki, "Hayır! Bu ekonomik tedbirleri uygulayamazsın!.." Uygularsa kalkınacak. Batı Almanya gibi sınâî bir kalkınma meydana gelecek... "Yapamazsın!" demişler. "Ya ne olacak?.." "Şunları, şunları, şunları yapacaksın!" demişler. Onları yaptığı zaman, intihar demek. Yâni, bütün ekonomik şeyler sömürülmüş olacak Rusya tarafından... Doğu Almanya'lı bakan, --ismini unuttum, ismini de yazmıştı orda-- "Peki, bir dakika!.." diyor, öbür odaya geçiyor. Biraz sonra, bir silâh sesi duyuluyor ordan. Doğu Almanyalı bakan intihar etmiş... Şakağına dayamış tabancayı, intihar etmiş... Doğu Almanya komünist rejim ile idare ediliyor ama, adam komünist ama Alman milliyetçisi... Rusya'nın kendi ülkesini sömürmesi için kendisine empoze ettiği kararları imzalamaktansa, canına kıymayı tercih ediyor!.. Bakın yâni, bu onların şuuru! Domuz gibi milliyetçidir hepsi, nasyonal sosyalisttir hepsi... Komünist de olsa, sosyalist de olsa, Rusya'nın boyunduruğu altına girdiği için tepki gösteriyor. Bakın, Estonya'yı, Litvanya'yı görüyorsunuz; adamlar küçücük oldukları halde nasıl direniyorlar!..

Şimdi herkes bu mertliği gösteremiyor. Kimisi ajanlığı kabul ediyor. O zaman, bütün teşkilat, karşı tarafın istediği şekilde yönetilmiş oluyor. Bu gibi durumlarda en iyisi adem-i merkeziyettir. Yâni, lidere bağlı kimseleri üzüm salkımı gibi istediğin yere naklet; öyle şey yok. Filistin'deki gençler gibi herkes kendi hareket ederse, o zaman kimi cezalandıracak?.. Onun için, bu manâyı hiç hatırınızdan çıkartmayın; bir yere bağlanıp da, ondan sonra pasifize olmayın!.. Hizmetten geri durmayın!.. Hizmeti yapmaya, her biriniz bir lider olun!..

Türkiye'de iki milyon lider... Ne güzel! Her birinin etrafında beş kişi, on kişi, onbeş kişi... Ne kadar güzel!... Herkes İslâm için çalışıyor... Ne kadar güzel bir birikim olur. Kimse bir şey diyemez. Ama, "Hıkdı, mıkdı, şöyle de, böyle de, soralım da, edelim de..." Müsaadeli, ağabeyli, bilmem neli... Öyle şey yok; tabi olmayın kimseye!.. Bana da tabi olmayın!.. Bana tabi olursanız, beni sıkıştırırlar. Ondan sonra, "Sen bu adamlarına şöyle yap!" derler. Bana da tabi olmayın, İslâm'a tabi olun!.. Allah'ın emrine tabi olun!.. Allah'ın dinine hizmet edin!.. Tek başınıza olsanız da, hakla beraber olun!.. İbrahim AS gibi olun!.. O zaman, İslâm kalkınır; başka türlü kalkınamaz!..

Bu heriflerin silahları bizden fazla... Bu adamların organizasyonları bizden fazla... Şurdaki konuşmalar bile, orda dinleniyordur; gazetelere geçer. Onun için en iyi çare, böyle yaygın çalışmaktır. Bilmem anlatabildim mi, asıl anlatmak istediğim şeyi?.. Bunu iyi anlayın!.. Her biriniz İslâm için, kendinizin dünyada kalmış tek adam olduğunuzu düşünün... Robenson Crosue'nin adaya düşüp de, orada tek başına kaldığı gibi; İslâm'ı senden başka kalkındıracak başka insan kalmadığını düşün... Yapabildiğin imkânlarla, İslâm'a hizmet etmeye çalış. Ama, bu arada senin gibi aynı hedefe yürüyen başka insanlar varsa; onlarla da işbirliği yap!.. Yapmıyorsa, silkele at be!.. Sen onu sırtında taşımak zorunda mısın?.. Beni sırtında taşımak zorunda mısın?.. Kimse kimseye hürriyetini vermesin!.. Hürriyet aziz şeydir. İnsan, ancak Allah'a kul olur.

(İyyâke na'büdü ve iyyâke nestaîn) "Allahım! Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz." "Efendim işte, dirlik, düzenlik, birlik, beraberlik, organizasyon..." Organizasyonun en güzeli bu!.. Organizasyonun en güzeli budur, aziz ve muhterem kardeşlerim!..

"Dergilerimizin sahibi" dedi, beni tanıştırırken bir kardeşiniz; ben de dergilerinizin bir hizmetlisiyim!.. Ne bu dergiler benimdir, ne bu vakıf benimdir, ne bu din benimdir, ne de bu yola hizmet benim inhisarımdadır!.. Benden nice nice güzel hizmet eden insanlar vardır. Olsun, temennî ederim; bizi aşsınlar, bizden daha öteye gitsinler... Bizden daha ileriye varsınlar diye temenni ederim. Hepimiz aynı gaye için çalışıyoruz. Hiç birimizin, şahsen bu işlerde menfaati bahis konusu olmamalı!.. Bu dergilere ben de sizin gibi, kendi kazancımdan, kendi imkânımdan destek veriyorum. Ben de 25 milyonluk bir hisseyi aldım, borçluyum. Ben de onu ödeyeceğim... Evim var, barkım var; satacağım, ödeyeceğim. Ben 27 yıl çalışıp emekli olmuş, imkânı olan bir insanım.

Bu dergilere siz de hizmet edeceksiniz. Neden?.. Çünkü haberleşme ve yaygın eğitim, en önemli çalışma!.. En önemli çalışma!.. Ve bir toplumun en uyanık insanları, basınla ilgili olan insanlardır. Çünkü basın, hayat demektir. Hayatın her şeyiyle birden ilgilenirsiniz: Muş'ta şu hadise olmuş, Münih'te şöyle olmuş, İstanbul'da böyle olmuş... Filânca toplantı, falanca kitap, falanca konferans... Her şey basınla halloluyor, yayınla oluyor. En önemli silâh basındır.

Hürriyet gazetesinin bağlı olduğu bir parti var mı?.. Yok!.. Partileri devirir alimallah!.. Bakanlara çatar. Yeri geldiği zaman reisicumhur'a çatar. Evren Paşa'ya az mı çattı?.. Turgut Özal'a az mı çattı?.. Çatar. Basın, en büyük kuvvettir. İnsanların uyanması için, en iyi alettir. Basını fethedeceksiniz, --ama bu dergilerle olur, ama başka şekilde olur-- basına sahip olacaksınız!.. Basına giremezseniz, basın hayatını tadamazsanız; dünyadan haberiniz olmaz... Türkiye'den haberiniz olmaz... Olanlardan haberiniz olmaz, gelişmelerden haberiniz olmaz... Böyle geri kafayla da, İslâm'a hizmet edemezsiniz.

Ben hocayım. Nihayet, Hocamızın ihvanımıza hizmet etsin diye görevlendirdiği bir hizmetliyim. Yâni, dinî bir vazifem var. Ne diye bu işle ilgileniyorum?.. En önemli hizmet, bu olduğundan!.. Benim camimde, ben vaaz verdiğim zaman ikibin kişi, üçbin kişi toplanır. Yetmez! Yeterli değil. Basın önemli, basın hayatı önemli!.. "E, kitap yazsan hocam!.." Bakın, dergiler ziyan ediyordu. Geçen sene, ben kapatmayı düşündüm. Olmaz! O zaman statikleşiriz. Kitap yazma statik bir çalışmadır, zaman dışıdır, aktüaliteden kopmaktır. Aktüaliteden kopamayız!.. "Niye haftalık dergi çıkartıyorsun?.." Aktüalitenin daha içine girmek için!.. Hayatın tam içinde olmak için... Türkiye'nin tüm meselelerine vakıf olmak için... Kulağımın delik olması için... Haberleşmeyi sağlamak için... Hakkari'deki kardeşime; Rize'deki, Artvindeki, Yusufeli'ndeki kardeşime bilgiyi götürmek için, göndermek için... Hizmetin en önemlisi bu olduğu kanaatinde olduğum için, bu sahaya önem veriyorum.

Bizim başka müesseselerimiz de var. Şu bulunduğumuz bina bir eğitim müessesesidir. Eğitim, ağır çalışan bir çarktır. Ağır çalışır; beş senede, on senede sonucunu alırsınız. Ben, otuz senenin mahsulüyüm, kırk senenin mahsulüyüm... Yâni ben çocuktum, gençtim, bu yaşa geldim. Eğitim çok ağır çalışır; otuz sene, kırk sene geçer. En hızlı çalışan hizmet vasıtası basındır! Bir anda, bir çok şeyleri değiştirirsiniz. Yazılar güzel olursa, candan olursa, çalışma ve hazırlama emek vererek olursa muhterem kardeşlerim; o zaman, en büyük eğitim orda olur!.. Siz kolejlere sahib olmazsınız; kurslara, müesseselere sahib olmazsınız; onların içindeki insanlara mesajı götürürsünüz... Siz, değişik düşünceli gruplarla belki diyalog kuramazsınız ama, sizin yayınınız onlara gider. Bakar; haklıysan, hak verir. Yâni, karşı gruplara mesajınızı başka türlü anlatamazsınız. Senin camiine de gelmez, senin kitabını da okumaz... O bakımdan, bunun en büyük hizmet olduğunu görüyorum. Bu, oyuncak değil!..

"Efendim, işte cihad, daha büyük hizmettir!.." Haberleşmeye dayanmayan cihad, cihad olmaz!.. Haberleşmeye dayanmayan cihad, Kıbrıs Harekâtı'nda kendi gemimizi kendi uçaklarımızın batırdığı gibi, fecî sonuçlar doğurur. Geminin bizim gemimiz olduğundan haberi yok... Gemideki adam, uçağa, "Ben sendenim!" diyecek mekanizmaya sahib değil... Uçaklarımız gemimizi batırmıştır. Kim bilir, kaç tane erimiz şehid olmuştur?.. Ne kadar milyonluk zarar olmuştur?.. Tümamiral emekliye sevkedilmiştir ama, ne işe yarar?..

Haberleşme çok önemlidir. Birbirinden haberi olmayan insanları fenâ aldatırlar. Fenâ yenerler... Bizim Suud'dan haberimiz olmalı... Endonezya'dan, Malezya'dan haberimiz olmalı... Rusya'dan, Almanya'dan haberimiz olmalı... Amerika'dan haberimiz olmalı... Bu da basınla olur. En önemli araç, İslâm'a en güzel hizmet vasıtası basındır. Onun için, buna önem verelim!.. Ben de önem vereyim, ben de olanca gücümle katılayım; siz de olanca gücünüzle katılın!.. Çünkü, bundan daha mükemmel bir silâh bilmiyorum.

(Ve eiddû lehüm mesteta'tüm min kuvvetin) "Düşmanlara karşı, gücünüzün yettiğince silâh hazırlayın!" En önemli silâh basındır.

Lütfen, beni de sivriltmeyin!.. Beni de, şöyledir, böyledir demeyin!.. Her biriniz kendiniz hizmet edin!.. Ben, ölebilirim, --herkes fânî-- başıma bir hal gelebilir. Hastalanabilirim, ameliyat olabilirim... Yurtdışına gidebilirim... Bir tek kişinin çalışmasına bağlı olan bir çalışma, çalışma değildir. Yazıklar olsun, böyle çalışmaya!..

Ben eskiden hatırlıyorum, bundan yirmi sene önce, yirmibeş sene önce, müslümanların "Bugün Gazetesi" diye bir gazeteleri vardı. Oldukça güzel bir gazete idi. Şevket Eygi çıkartırdı. Başyazısı filân onundu. Necib Fâzıl merhum da yazı yazardı. Ben, Şevket Eygi'nin yazılarını, Necib Fâzıl'ınkinden daha güncel, daha böyle halkın anlayabileceği gibi, daha muhtevâlı, daha yoğun, daha kaliteli görürdüm. Yâni, benim değerlendirmem bu; o edebiyat, bu gerçek diye düşünürdüm. Fakat bir tenkidim vardı. Diyordum ki, "Bu gazetenin tüm ağırlığı Şevket Eygi'nin üzerinde... Bu adamı haklarlar, bu gazetenin fonksiyonu biter, çalışması sıfıra iner." diyordum. Nitekim, hakîkaten, Şevket Eygi'nin başına mahkemelerden hapis vs. meselesi çıktı. Kalktı, Almanya'ya kaçtı gitti. İşte, hapse girmemek için filân derken, gazete de fonksiyonunu yitirdi.

Tek şahsa bağlı olan faaliyetleri, doğru faaliyet görmüyorum. Bir kişiye bağlı olmamalı... Onun için, böyle sivri başlar üretmeyi de uygun görmüyorum. Kovana bakan, arılara bakan bakıcı, kovanda teşekkül eden arı beyi memelerini kopartır. Neden?.. Arı beyi oradan çıktı mı, kovanı böler götürür başka tarafa... Bir oğul verir, toplar başka yere götürür; kovanı böler. O bakımdan süper insanları da sevmiyorum. Çok kabiliyetli, çok kaliteli, bilmem ne, filân... Süper insanların, büyük tehlikeleri vardır. Süper insan biraz mağrur olur, kibirli olur. Bize normal insan lâzım... Bize normal eleman lâzım... Bize tabii eleman lâzım; her haliyle beşer olan, beşer hasletli... Bizim Peygamberimiz de beşer peygamberdi. (İnnemâ ene beşerun) "Ben bir kulum!" demiştir Peygamber Efendimiz...

Böyle tek, olağanüstü kişiler, İslâm'a büyük hizmet edebilirler ama, toplum beraber yürümeli... Toplum beraber yürümediği zaman, her yerdeki olağan kişilerin gelişmelerini baltalarlar. Mısır'da çok derbederlik varken, Hasan El-Bennâ çıktı, rahmetli... Fakat, onu baltaladılar. Başka yerlerde de böyle olur. Onun için, dönüp dolaşıp aynı şeye gidiyorum: Hepinizin omuzunda büyük veballer, sorumluluklar vardır, mes'uliyetler vardır. Bu davaya hizmet, sadece belli kimselerin görevi değildir; her müslümanın görevidir, her mü'minin görevidir!.. Hepiniz bu görevle vazifelisiniz, vazifeniz var!.. Sorumlusunuz, vebaliniz var!.. Bu hizmetin şuuruna erin!.. Her biriniz, olanca gücünüzle bu davaya omuz verin, destek olun!..

Maksadımız, emîn olun dergi çıkartmak değil!.. Kazanç gayemiz de yok! Çünkü, Allah bizi o merhalelerin üstüne çıkarttı, şahsen bir ihtiyacımız yok. Yâni, paramızı nereye, hangi hayırlı işe harcedeceğiz diye, onun yolunu arayan insanlar durumuna geldik. Belki bir zaman sonra, siz de o duruma gelirsiniz. Yâni, mühim olan İslâm'a hizmettir. Bu hizmeti beraber yapmaya mecburuz!.. Neden?.. On kişinin kaldırabileceği bir yükü, bir kişi kaldıramaz... On kişi lâzım, yirmi kişi lâzım ki, kalksın.

O bakımdan, hepinizi şuura davet ediyorum!.. Göreve davet ediyorum!.. İslâm'a hizmete davet ediyorum!.. Hakka tabi olmaya davet ediyorum!.. Körü körüne hareket etmemeye davet ediyorum!..

Hazret-i İmam-ı Azam Ebû Hanife, "Benim mezhebimin ahkâmının sebeplerini bilmeden, benim mezhebimin hükmüyle hükmetmesin bir kadı!" demiş. Yâni, "Ben o hükmü niye vermişim, sebebini bilsin; onu bilmeden hükmetmesin!" diye söylemiş. Siz de işte bu şuurla hareket edin!.. El birliğiyle İslâm'a güzel hizmetler edelim!.. Basın sahasında yerleşelim!..

Basın sahasında güzel gelişmeler oldu. Biz sebep olduk bir kısmına... Bizden önce de başka çalışanlar oldu ama, derli toplu bu işe en büyük önemi veren, dikkati çeken bizim grubumuz oldu. Sizler oldunuz... Sizlerin katkısıyla, daha bir canlandı dergi... Yâni, bir ara bir hayli zayıflamıştı. Çünkü, pasif direniş vardı!.. Grubumuzun içinde işi yavaşlatma grevi vardı!.. Bu pasif direniş yenildi elhamdülillah... Derginin birkaç sayıdır görüyorsunuz canlılığını... İnşaallah daha büyük atılımlar için, işbirliği yapalım, elbirliği yapalım... Dergi sizindir; öyle bilin! Siz de yazı gönderin!... Siz de dertleriyle dertlenin, işleriyle ilgilenin!.. Maddî bakımdan destek olun!..

Bir başarı için, kaliteli eleman kadrosu lâzım; bir de finansman gücü lâzım!.. Maalesef, gözü kör olasıca para, her yerde ihtiyaç olarak görülüyor. Dünyalık gerekiyor. Peygamber SAV Efendimiz'in zamanında da öyle idi. Peygamber Efendimiz'in hizmetine, Ebûbekir Sıddîk Efendimiz, bilmem kaç bin altınını tahsis etmişti. Osman-ı Zinnûreyn Efendimiz, bilmem ne kadar büyük servetlerini tahsis etmişti. İslâm, o büyük servetlerin tahsisiyle, büyük mücadelelerden böyle yüz akıyla çıkmıştı. Parasız olmuyor bu işler... Para bizim vasıtamızdır; biz paranın kölesi olmayalım!.. Parayı İslâm'a hizmet ettirelim!..

Allah, hepinize hakkı hak olarak görmeyi nasib etsin... Kalbinize pırıl pırıl, ışıl ışıl bir nurâniyet versin... İman-ı kâmil ihsan eylesin... Tevfikını refîk eylesin... Her işinizi rıza-i Bâriye uygun, her sözünüzü Allah rızasına uygun yapmaya muvaffak eylesin... Gerçekleri görüp, doğru hedeflere yürümeyi nasib eylesin... Hak yolda hak ehlini, onlarla beraber olmayı, onları desteklemeyi, hayırlı verimli çalışmalar yapmayı nasib eylesin... Çalışmalarımızı verimli, semereli, faydalı eylesin... Ümmet-i Muhammed'in istifade edeceği çalışmalar eylesin...

Bir gün gelip de vademiz yettiğinde, bu dünyadan göçtüğümüz zaman, arkamızdan hayır dua ile anılmamıza ve sevaplarımızın gelmesine sebep olacak, hayrât ü hasenât bırakmayı, eser bırakmayı; faydalı çığırlar açmış olarak sevap kazanmaya devam etmeyi, Allah cümlenize cümlemize nasib eylesin...

Dünyanın ve ahiretin her türlü tehlikelerinden, üzüntülerinden, sıkıntılarından, başarısızlıklarından Rabbimiz bizi mahfuz eylesin... Allah-u Tealâ Hazretleri, bizleri kimsenin önünde hor ve zelil etmesin... Kimseye boyun büktürüp el açtırmasın... Alnımızın akıyla, kalbimizin imanıyla, pırıl pırıl, hürler olarak, ahrâr olarak, ebrâr olarak, ahyâr olarak yaşamayı nasib eylesin...

Huzuruna, sevdiği razı olduğu kullar olarak varmamızı nasib eylesin... Yüzü ak, alnı açık kullar olarak, bigayri hisâb, defter divan açmadan, bizi mahşer halkına mahcub etmeden, cennât-i âliyâta dahil olmayı nasib eylesin... Cemaliyle müşerref eylesin...

Bihürmeti esmâihil hüsnâ ve habîbihil müctebâ ve bihürmeti esrârı Sûretil Fâtiha!..

5 Mayıs 1990 - İSTANBUL

( Yeni Dönemde Yeni Görevler, s. 1 - 36)

Çilehàne - Ana Sayfa