Ebû Eyyûb Sultan

Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan Rh.A

Elhamdü lillâhi rabbil-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübareken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Hamden kemâ yenbeğî licelâli vechihî ve liazîmi sultànih. Ves-salâtü ves-selâmü alâ seyyidil-evvelîne vel-âhirîn ve şefîil-müznibîn ve hâtemün-nebiyyîn ve rahmeten lil-âlemîn Muhammedinil-Mustafel-Muhtâril-Mahmûdil-Emîn, ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû biihsânin ilâ yevmid-dîn. Emmâ ba'd.

Çok aziz ve pek değerli, sevgili cemaat-i müslimîn!

Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin selâmı, rahmeti, bereketi, ihsânı, ikrâmı, lütfu, dünyada ve ahirette üzerinize olsun. Rabbim Teàlâ ve Tekaddes Hazretleri, saâdet-i dâreyne cümlenizi nâil eylesin... En güzel nimetleriyle cümlenizi taltif eylesin...


En Büyük

"Allahu Ekber" diyoruz. Müezzin kardeşlerimiz, minarelerden semalara sesleniyorlar: Allahu Ekber Allahu Ekber! Ve bu sözü bilhassa bizim diyarımızda herkes duymuştur. Manasını da türcüme ederler: "Allah Celle Celâlühu, hiçbir başka bildiğimizle mukayese edilmeyecek kadar büyüktür. Mukayesesiz en büyüktür. Mukayese bahis konusu olmadan en büyüktür."

Gençler, zavallılar bağırıyorlar: "En büyük falanca, en büyük filânca... Bu takım, bu şahıs vs." Çok yanlış. Vah zavallı vah! Vay şaşkın vay!

En büyük Allah-u Teàlâ Hazretleri. Bir Allah var, bir de mâsivâ. Mâsivallah'la mukayese edilmeyecek kadar en büyük O. O'na sonsuz hamd ü senâlar olsun. Bizi sayısız nimetleriyle nimetlendirmiş, nimetlendiriyor. O'nun sayesinde yaşıyoruz, varlığımız, vücudumuz, hayatımız, aklımız, fikrimiz, sıhhatimiz hep O'ndan. Sonsuz hamd ü senâlar olsun. En büyük Allah-u Teàlâ Hazretleri. Ve O'na bağlı olan her şey de en büyük, en güzel, en şerefli. Sözlerin en büyüğü O'nun sözü Kur'an-ı Kerim; Allah hepimizi Kur'an'ın ehli eylesin... O en büyük söze en güzel tarzda ittabâyı nasib eylesin...

Hayatımızdaki meşguliyetlerimizin, çalışmalarımızın, -yeni tabirle- uğraşlarımızın en mühimi de O'nu tanımak. Bütün öbür işler sonraya kalır, geride kalır, sıfır kalır. İş, vazife, çalışma, Allah'ı tanımak, ma'rifetullah'a ermek, Allah'ı, yaradanını bilmek, bu nimetleri kendisine ihsan edene bağlanmak.

Sevgililerin en sevgilisi, en önde geleni O'nun sevgilisi, Habîbullah, Muhammed-i Mustafâ'sı, seçkin kulu; ona sonsuz salât ü selâm olsun... Allah bizi onun yolundan ayırmasın... Allah bizi şu insanların şaşırdığı, akıllarının dağıldığı zavallı asırda sünnetini ihyâ edenlerden eylesin... Sünnetini ihyâ eyleyip, ümmetine hizmet eyleyip, yüzlerce şehid sevabını tek tek her birimize kazanmayı nasib eylesin...

Şehirlerin en güzeli Mekke-i Mükerreme. Suların en güzeli oradaki zemzem suyu. Taşların en güzeli oradaki hacer-i es'ad Hacer-i Esved. Mekânların en güzeli Allah'a ibadet yerleri, camiler, mescidler. Onların en önde geleni de yine Allah'ın evi diye adlandırılma şerefine ermiş olan,  Beytullah diye adlandırılan, Mescid-i Harâm ve Kâbe-i Müşerrefe. İnsanların en güzeli O'nun elçisi Muhammed-i Mustafâ, Muhammed-i Mustafâ'nın etrafına toplanmış insanlar. Arkadaşların en güzeli onlar. Arkadaşı, yoldaşı, sohbetdaşı, sahâbesi. Rıdvânullahi teàlâ aleyhim ecmaìn. Allah bizi onların yollarından ayırmasın.

(Ashâbî ken-nücûm. Bieyyihî mektedeytüm ihtedeytüm.) "Benim ashâb-ı Kirâmım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisinin eteğine yapışsanız, hangisinin peşinden yürüseniz; hakkı bulur, hayır bulur, nimetlere erer, cennete girersiniz."

Allah'ın habibiyle sohbet ettikleri için, başka insanların erişemediği en büyük şerefe erişmişler, Peygamber Efendimiz'in ashâbı sıfatını almışlardır.

Kandil gecelerinde gözyaşları içinde okuyup, kardeşlerimize müjdelerim, burada da müjdeleyeyim:

Bir keresinde Peygamber SAS Hazretleri buyurdu ki:
"--Ah n'olaydı ihvânımı görseydim, onlara kavuşsaydım!.."
Sahâbe-i Kiram dediler ki şaşırarak:
"--Yâ Rasûlallah! Bizler senin ihvanın, kardeşlerin değil miyiz?"
"--Hayır siz benim ashâbımsınız."
Her şeyin ismi başka, sıfatı başka. "Siz benim ashâbımsınız. Benim ihvanım beden sonraki asırlarda gelip de beni görmek için canını, malını, evlâdını kurban etmeye hazır olacak kadar bana bağlı olan insanlardır." buyuruyor.

Allah bize Rasûlüllah'ın o sevgisini ikram ve ihsan eylesin...

Mihmandarlarından en güzeli de Ebû Eyyûb el-Ensârî RA Hazretleri. Herkesin evine misafir gelir ama, onun evine gelen misafir gibi bir misafir hiçbir kimsenin evine gelmemiş. Onun nâil olduğu mihmandarlık şerefi gibi bir şerefe hiçbir ev sahibi ermemiş. O Peygamber ki şahir şöyle anlatıyor:

O Rasûlü müctebâ hem rahmeten lil-àlemîn
Bende medfundur deyu eflâke fahreyler zemîn.

O öyle bir Peygamber, öyle bir Nebiyy-i Muhterem, Rasûl-ü müctebâ ki, yeryüzü "Rasûlüllah bendedir" diye göklere öğünür. "Ne haber Rasûlüllah benim bağırımda" diye göklere öğünür diyor şair. O hidayet güneşi, Allah'ın elçisi, habîbi, Mustafâ'sı, Müctebâsı, o zât-ı muhteremin evine misafir olmuş. hem de Allah'ın takdiriyle. Devesinin yuları tutulmak istendikçe, Medine ahâlisi "Yâ Rasûlallah! Bizim hanemizi teşrif eyle, bizim evimize buyur, bizim misafirimiz ol." dedikçe, "Benim devemi serbest bırakın, o vazifelidir; ne yapacağını, nerede duracağını biliyor; onun işaret ettiği yerde misafir olacağım." diyor. Yâni ezel kalemi o şerefi bu zât-ı muhtereme nasib eylemiş.


Herkesin Sevdiği Şehir

Elhamdü lillâh, herkesin sevdiği bir şehirde oturuyoruz: İslâmbol. Fatih Sultan Mehmed cennetmekân, İstanbul'u alıncaya kadar, Araplar'ın tabiriyle Kostantiniyye, buralıların tâbiriyle Konstaninapol idi.

Fatih Sultan Mehmed cennetmekân buyurmuş ki: "Ne Konstaninapol" yâni Konstantin Şehri olur mu? İslâmbol, islâm şehri. Bugünkü telâfuzzuyla İstanbul öyle geliyor. Bir derin şuurun, kelimede bir ihtida ettirme merasiminin sonucu. Bir gayr-i müslim İslâm'a geliyor, adını değiştiriyor. Soruyorsunuz, eski adını söylemiyor. Yusuf İslâm diyor, Ömer Fâruk diyor. "Eski adın neydi?" Söylemiyor. Neden? Eski adı ayrı. İslâm'la beraber adı değişti. Burası da Müslümanların eline geçtikten sonra Konstantinapolis olur mu, İslâmbol oldu. Yâni onu özellikle değiştirdi. Peygameber SAS Efendimiz de değiştirmiştir. Müslüman olduğunda ismi uygun olmayan sahâbelerin ismini değiştirmiştir. meselâ ismi Abdüşşems, güneşin kulu. Hemen değiştirmiştir, "Senin ismin Abdullah olsun." Beğenmediği isimleri değiştirmiştir, o da Efendimiz'in sünnet-i seniyyesidir. Konstantinapol değil, İslâmbol, İslâm şehri.
Bir şehir ki Allah nice nimetler ihsân etmiş.

Bu şehr-i Stanbul ki bî misl ü bahâdır
Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır
Bir gevher-i yekpâre iki bahr arasında
Hurşîd-i cihantâb ile tartılsa sezâdır.

"Bu şehir kocaman, öyle eşsiz büyüklükte bir şehir ki, cihanı aydınlatan güneş terazinin bir kefesine konulsa, şeklinde bir benzetme ile ancak kıymeti anlatılabilir." diyor. Allah, bu şehri bize kazandıranlardan râzı olsun... Mekânları cennet olsun... Kabirleri nur dolsun... Zaten yüksek olan makamları daha âlâ olsun... Allah, şefaatlerine erdirsin...

Her şehir Peygamber Efendimiz'in diliyle yâdedilmeğe nâil olmamıştır. Bu şehir Peygamber Efendimiz'in dilinde adı geçen bir şehirdir. Peygamber SAS Hazretleri müjdelemiştir ki: "Konstantiniyye şehri mutlaka fetholunacaktır. onu fetheden komutan ne iyi komutandır, onu fetheden ordu ne iyi bir ordudur." Peygamber SAS buraların fethedileceğini, mucizât-ı Ahmediyyesi ile, istikbâle ait bir haberi 850 yıl önce bildirmiş. Hem de ne zaman? Müslümanlar Medine-i Münevvere'de bir avuçken, etrafı çöllerle çevrili bir köy iken.

Cihanın iki büyük devletinden birisi İran'da koca, haşmetli Sâsânî imparatorluğu, ötekisi batıda koca bir Bizans İmparatorluğu. Koca koca iki tane muazzam imparatorluk ayaktayken, o iki cihan güneşi Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ Medine'de: "İstanbul fetholunacaktır, mutlaka fetholunacaktır." buyurmuş. Sahih bir hadis-i şerifi. Diyanet İşleri dergisinin içinde âlim kimseler incelemesini yapmışlardır. Efendimiz SAS böyle buyurmuştur. Böyle buyurduğunun şahidi de Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri'dir ki, o şeref bize nasib olsun diye buraya kadar gelmiş. o aşk, o şevk o zaman Rasûlallüh tarafından tutuşturulmuş, o fethin aşkıyla bu zât-ı muhterem buraya kadar gelmiş.

Bu şehir için, Ebû Eyyûb el-Ensârî Efendimiz ve diğer sahâbe-i kiram, bizler için fevkalâde ehemmiyetli. Peygamber SAS buyuruyor ki:

(Mâ min ehadin ashâbî yemûtu biarzin illâ buise kàiden ve nûran lehüm yevmel-kıyâmeti.)

Hadis alimlerinden İmam Tirmizî rivayet etmiş: "Benim ashâb-4ı kirâmımdan (rıdvânullàhi aleyhim) hiçbir sahâbim yoktur ki o hangi arazide, ülkede, diyarda vefat etmişse, kıyâmet gününde o arazinin, beldenin, ülkenin müslümanlarının kàidi olarak, yâni komutanı, önderi, cennette sancaktârı olarak ve nur olarak dirilmiş olmasın."

Rabbimiz cümlemize cennetini, cemâlini nasib eylesin... Biz bu zâtın bayrağı arkasında gideceğiz oraya.

Güzel şeyleri saymakla başlamıştık. İstanbul'un güzelliğine geldik. İstanbul'un içinde en güzel semt de --o mübarek Üsküdar da darılmaz-- Ebû Eyyûb el-Ensârî Efendimiz'in bu beldesidir. İstanbul'un en güzel, en şerefli, en yüksek, en üstün, en kıymetli bölgesi burasıdır. Söylediğim sebeplerden dolayı. Onun için buraya hizmet, burayı ziyaretin nasib olması büyük bir şereftir. buraya hizmet en büyük şereftir. Bu camiye imam, müezzin, cemaat olmak, burayı ziyaret etmek Allah'ın çok büyük lûtfudur.

Buralar eskinden sadrazamların dolaştığı yerlermiş. Etraf, vezirlerin, paşaların konaklarıyla doluymuş. Büyük evliyâullahın tekkeleriyle doluymuş. Tekkelerin arazileri 17 dönüm, 15 dönüm, 6 dönüm, gül bahçeleriymiş. Bu gül bahçelerinde o güllere karşı bülbüller ötermiş. Ağaçların arasında âhûlar, ceylânlar dolaşırmış. İnşaallah bu beldeyi gene öyle yapalım. Allah bizlere nasib eylesin...

Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Bu zât-ı muhteremi herkes seviyor, amma hayatını ve hususiyetlerini öğrenince hayran kalmamak mümkün değil. Onu da öğrenmek ve bilmeyenlere anlatmak vazifemiz.


Hazret-i Eyyûb El-Ensârî'nin Hayatı

Bu zât-ı muhterem, Peygamber SAS Efendimiz'in akrabası. Soyu anne tarafından, baba tarafından Peygamber Efendimiz'le birleşiyor ve Peygamber Efendimiz'in dayızâdeleri oluyor sülâlesi. Peygamber Efendimiz'le yakınlığı, akrabalığı, kan bağlılığı var mübareğin.

Peygamber SAS Efendimiz Mekke-i Mükerreme'de bin bir meşakkat karşısında yılmayıp Allah'ın emrini ve dinini, varlığını ve birliğini insanlara anlatmağa çalıştığı sırada, insanlar Kureyş'in nüfuzundan korktukları için, söylediklerini kabul ettikleri halde, korktuklarından yardıma cesaret edemiyorlardı. Peygamber SAS Efendimiz çeşitli panayırlara, ziyaretlere gelen kimselerle, kabilelerle gider konuşurdu. "Müsaade eder misiniz, sizinle birkaç söz konuşalım..." diye. Çok zarif bir şekilde yanlarına yaklaşırdı. "Ben Allah'ın vazifelendirdiği elçisiyim. Putlara tapmayın, kâinatı yaratan Allah-u Teàlâ Hazretleri birdir, şerîki nazîri yoktur. O'nun varlığını-birliğini ikrar ederseniz ahirette nimete erersiniz, cennete girersiniz.O'na âsi olursanız, müşrik, kâfir olursanız cezaya uğrarsınız." diye ikaz ettiği zaman, "Çok iyi söylüyorsun yâ Muhammed el-Emin; ey emniyetli, güvenilir, asil Muhammed, çok doğru söylüyorsun; ama biz senin sözünü kabul edersek, bu Kureyşliler, nüfuzlu insanlar, etrafı, avenesi, tanıdıkları, dostları, kuvvetleri, güçleri, paraları, pulları olan insanlar, onlarla aramız bozulur, bunu yapamayız." diyorlardı. Yanaşamıyorlardı. Dünya hesabından ahiretlerinin kârını göremiyorlardı. 

Ama Medine-i Münevvere'den Akabe'ye gelen mü'minler, bahtiyarlar, Peygamber Efendimiz'i dinledikleri zaman Rasûlüllah'a iman ettiler ve ona bey'at eylediler. Yâni ellerini tuttular, dediler ki: "Kabul ediyoruz, âmennâ ve saddaknâ; inandık ve tasdîk ettik, sen Allah'ın elçisisin; biz sana tâbiyiz, emrindeyiz, emir ve ferman senindir. Senin ümmetin oluyoruz." 
I. Akabe, II. Akabe. Yâni ertesi sene daha kalabalık geldiler, o zamanki adı Yesrib olan Medine'den. Sonra Peygamber Efendimiz orayı seçince adı Medinetür-Rasûl, Peygamberin şehri oldu. Biz kısa olarak Medine diyoruz. Orası Medînetü Rasûlillâh, Allah'ın elçisinin şehir.

Oradan daha geniş bir kalabalık halinde geldiler. Onlar da birincilerin aldıkları tadı duymuşlar, kelebeklerin ışığa koştukları gibi onlar da geldiler. Onlar da: "Yâ Rasûlallah! Biz de sana inandık." dediler. Mübarek, ipek gibi elini tutup ona bey'at eylediler. Medine-i Münevvere'nin Peygamber Efendimiz'e bu ziyaretlerle gelip de inanan ve bey'at edenlerin evvelkilerinden Ebû Eyyûb el-Ensârî. Yâni es-Sâbikùnel-evvelûn'dan. Gerçekleri hemen kavrayıp Peygamber Efendimiz'e tâbi olanlardan bir mübarek. Medinelilerin ilk İslâm'a gelenlerinden olma şerefi kendilerine bahşolunmuş. Evsâf-ı hamîdesini anlata anlata bitiremeyiz. Yâni bir gerçeği görür görmez ilk kabul edenlerden. Ya I. Akabe'de, ya II. Akabe'de dinlemiş, bey'at etmiş, imana gelmişlerden.

İkincisi, Peygamber SAS Efendimiz'in zât-ı şerifine geldiği zaman vahyi telâkkî ederdi, ifade, telâffuz ederdi; kâtipler yazarlardı. Bunlara vahiy kâtipleri deniliyor. Efendimiz'in, kendisine indirilen Kur'an-ı Kerim'i, "Bana şu âyetler indi." buyurduğu zaman yazan insanlardır bunlar. Bu zât-ı muhterem o vahiy kâtiplerinden. Efendimiz'in yanında, vahiy geldiği zaman vahyi yazanlardan ve Kur'an-ı Kerim'in hafızlarından. Kur'an-ı Kerim'i ezberlemiş olanlardan. 

Peygamber'e SAS candan bağlı bir kimse. "Fidâke ebî ve ümmî, Anam-babam, canım-malım, mülküm-varım, her şeyim sana feda olsun Yâ Rasûlallah!" diyenlerden. 

Peygamber Efendimiz Hayber'i fethettiği zaman gece, çadırlarının etrafında ayak sesi duyuyor da çıkıp bakıyor; kılıcını çekmiş bir mübarek dolaşıyor etrafta. Diyor ki:
"--Hayrola?"
"--Yâ Rasûlallah, Hayber fetholundu, düşmanlar bir suikast yapabilirler diye endişelendim. Sen rahat uyuyasın, senin canına bir zarar gelmesin diye etrafında nöbet tutuyorum." dedi bu mübarek zât.
Peygamber Efendimiz SAS Hazretleri de elini semaya kaldırdı ve: "Yâ Rabbi! Benim için uykusunu terk eden bu mübarek kuluna hayırlar ihsân eyle!" diye dualar eyledi. Peygamber Efendimiz'in o dualarına mazhar olmuş olan kimse.

Hadis râvîsi. Efendimiz'den duyduğu hadisleri daha sonraki nesillere rivayet etmiş, nakletmiş, öğretmiş. 400 kadar hadis-i şerif rivayet olunmuş bu mübarek sahabiden RA. Allah şefaatine nâil eylesin.

Peygamber SAS Efendimiz'i evinde 7 ay kadar misafir etmiş. Deve oraya çökence Peygamber Efendimiz onun evine misafir oluyor. Diyorlar ki: "Yâ Rasûlallah, buyur. Başımızın üstünde yerin var. Kalbimizde yerin var, buyur." Efendimiz: "Siz yerinizi değiştirmeyin, biz aşağıda kalalım." diyor. Onların canı rahat değil. Efendimizin üstünde, yukarıda yürürüz, tahtaların arasından toz dökülür, gürültü olur diye korkuyorlar. Ama Efendimiz aşağıda oturmakla tevazuunu gösteriyor. Ev sahibi rahatını düşünüyor. Yemeği ilk önce hazırlıyorlar, gönderiyorlar Peygamber Efendimiz'e. O yedikten sonra sofra geldiği zaman, Efendimiz neresinden yemiş, eli nereye değmiş, oradan yemek için yarışıyorlar, aşk ile şevk ile. 

Nihayet bir gün testi devrilmiş, aşağıya su dökülecek, Efendimiz'in olduğu yere, eyvah tahtaların arasından su damlar diye örtüleri atıp kurulayıp diyorlar ki: "Yâ Rasulallah! Canımıza tak etti bu durum. Lütfen yukarıya buyur." Efendimiz'i üst kata alıyorlar. Lâyık olan da buydu diyerek üst kata geçiriyorlar. Peygamber SAS Efendimiz'e hizmetleri ve O'nun dualarını almaları böyle.

"Eyüb Sultan" deniliyor. Biz bir eksikle söylüyoruz. Eyyûb, bu mübarek Efendimiz'in büyük oğlunun adı. Bunun adı Eyyûb değil. Bunun adı Ebû Eyyûb Hâlid. Adı Hâlid, künyesi de Ebû Eyyûb. Onun için "Ebû" sunu unutmamamız lâzım aslında. Ebû Eyyûb Sultan dememiz lâzım. Halkımız ebû kelimesinin manasını bilmediğinden böyle olmuş. "Eyyûb'un babası" demek. İlk oğlu Eyyûb olduğu için. Üç tane oğlu, bir kızı var: Eyyûb, Abdurrahman, Hâlid, Amre. Dört tane evlâdı olmuş. İlk evlâttan künye alırlar. Peygamber Efendimiz'in künyesi ne idi? Ebul-Kàsım. Bu mübarek efendimizin künyesi ne? Ebû Eyyûb.
Sultanlık nerden gelmiş? Nereden gelecek, Allah'tan. Allah bir kimseyi böyle nimetlere nâil ederse, sultan karşısında el pençe divan durur. Bizim ecdadımız, gözlerinden perdeler kalkmış, evliyâ oldukları için, hakikatte kimin sultan olduğunu iyi bilirler. Onun için bu zât-ı muhterem sultandır. Öbür sultanlar bunun hizmetçisidir, karşısında el pençe divan durmuşlardır.


Sultan Kelimesini Sildirtmeyin!

Muhterem Kardeşlerim!

Siz Eyüb'lülersiniz. Eyüb'ü sevenlersiniz. Burada Eyüb mektebinin adı, Eyüb Sultan Lisesi veya Eyüb Sultan İmam-hatip Lisesi diye, "Sultan kelimesi niye oluyormuş?" diye birisi itiraza kalkışmış. Bu, eski sultanları hatırlatıyor diye. Hayır. Bu, bizim ecdadımızın edebini, terbiyesini, evliyâlığını gösteriyor. Gözünün, gönlünün açık ve aydın olduğunu gösteriyor. bu kelimenin o kadar büyük anlamı var ki. Ama antikanın kıymetini bölmeyen eski bir eşya diye kenara atar. bu sultan sözünde büyüklerimizin o kadar güzel edebi ve zarafeti görünüyor ki, bu kelimeyi korumak için hepinizi gayrete davet ediyorum. Bu lisenin levhasında "sultan" kelimesini sildirtmeyin. Çünkü o, dedelerimizin bize en kıymetli yâdigârı. Topkapı Sarayı gibi bir şey. Bu caminin antikalığı, bu levhaların antikalığı gibi bir şey. Sultan sözü anlayana çok çok manalar ifade ediyor. Onu sildirtmeyin!

"Eyüp" Askerlik arkadaşın mı? "Eyüp Camii" Hâşâ, sümme hâşâ. Öyle şey mi olur? Ebû Eyyûb Sultan. Maneviyat âleminin sultanı.

Hadis-i şerif râvisi ve hadise, sünnete öyle sımsıkı bağlı bir insan ki, kale gibi sağlam. Birkaç misali var:

Abdullah ibn-i Ömer -radiyallàhu anhumâ- düğün yapıyormuş. Kendisi anlatıyor. Düğünde duvara güzel bir yeşil örtü astık. Ebû Eyyûb el-Ensârî Efendimiz gitmiş örtüye şöyle bir bakmış, demiş ki: "Peygamber SAS Efendimiz zamanında böyle bir adet yoktu. Sizin böyle bir adet çıkarmanız doğru olmamış, teessüf ederim. Ben burada oturmam artık." diyor, kalkıyor. "Yapma, etme" diyorlar. Düğüne gelmişken kalkıyor. Bir küçük değişikliğe razı olmuyor. Bizim gözümüze detay gibi görünebilir. Bir yeşil örtü asılmış... Hayır, "Peygamber Efendimiz zamanında bu yoktu" diyor, ona razı olmuyor. Sünnet-i seniyyeye bağlılığı böyle. Sultanların halifelerin karşısında hak sözü dobra dobra söylediğini ve gerektiği zaman hemen müdahale ettiğini biliyoruz.

Bir savaşta ganimetler taksim ediliyor, esirler de taksim ediliyor. Bir kadın kenarda ağlıyormuş. Diyor ki,
"--Bu kadın niye ağlıyor?" Diyorlar ki:
"--Esirdir, çocuğundan ayrıldığı için ağlıyor." Diyor ki:
"--Çocuğu ona veriniz."
Çocuğu kadıncağıza veriyorlar, kadının gözyaşlarını dindiriyorlar. Diyor ki:
"--Niye böyle yaptım? Peygamberden SAS duydum ki: 'Bir evlâdı anasından-babasından ayıranı, ahirette Allah bütün sevdiklerinden ayırır.' Böyle olmasın diye."

Yâni gördüğü bir haksızlığı dobra dobra hemen söyleyen bir kimse.

Bizler de öyle olacağız. Onların yolunda yürüyen insanlar olarak hakkı tutacağız, haksızlığı durduracağız. Hakkı icra edeceğiz.

Mescid-i Nebevî'nin imamlığını yapmış, Ebû Eyyûb el-Ensârî Efendimiz.

Hazret-i Osman RA devrinin sonunda fitneler artmış. Gelen kuvvetler halifeyi evinden çıkartmamağa başlamış. İmam demek, önder demek, camide de önde, yönetimde de önde olması lâzım. Halife namaz kıldırır. İmamlık şerefi o kadar yüksek. Fakat halifeyi çıkartmamışlar, sonunda Kur'an-ı Kerim okurken şehid de ettiler. Onun şehid olurken okuduğu, üzerine kanların aktığı Kur'an-ı Kerim, Topkapı Sarayı'nda Emânât-ı Mukaddese dairesinde saklanır.

İşte halife zalimler tarafından engellenip evinden çıkartılmadığı sırada, Peygamber SAS Efendimiz'in mescidinde Ebû Eyyûb el-Ensârî Efendimiz --hafız, bilgisi derin, âlim, fâzıl, kâmil-- imamlık yapmıştır. Halifeye vekâleten imamlık yapmıştır. Sıradan bir imamlıktan çok daha derin bir manası olan bir imamlığı vardır.

Hazret-i Ali -radiyallàhi anh ve kerremallàhu vecheh- Efendimiz İslâm âlemi fütûhat ile genişleyince, Şam diyarı, Mısır, Irak, İran, bizim Anadolu, Diyarbakır'a, Ahlat'a, Silvan'a kadar, Kafkasya'ya kadar, Adana'ya, Maraş'a kadar, hemen o devirde fetholdu, o zamandan beri İslâm'dır. Yalnız bir ara, haçlılar Urfa'yı elde etmişler de bir hıristiyan krallığı bir müddet devam ettirmişler, Kudüs'ü de bir ara alıp da Selâhattin Eyyûbî tekrar fethedinceye kadar oralarda hüküm sürdükleri zamanlarda, daima bizim Güneydoğu Anadolu'muz, oradaki Türk, Kürt kardeşlerimizin yaşadığı yerler, o zamandan beri İslâm diyarıdır. İşte o zaman Hazret-i Ali RA Efendimiz, fütûhatın idaresi Medine-i Münevvere'den uzak düştüğünden, halifeliğin idaresi Bağdat'a yakın, müslüman mücahidlerin kurduğu, daire plânlı, ortasında camii olan, kaleli bir İslâm şehri olan Kûfe'ye naklettiği zaman, Peygamber SAS Efendimiz'in o mübarek beldesi Medine-i Münevvere'yi Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri'ne bıraktı, "Buranın valiliği senin" dedi. Bu zât-ı muhterem vâlidir.

Halifenin vekili imamdır, vahiy kâtibidir, hâfız-ı Kur'an'dır. Medine vâlisidir.


Ömrünü Cihada Tahsis Etmiş

İslâm'ı öyle anlamış, Allah'ın yoluna öyle bağlanmış, dünya, gözünden öyle silinmiş ki, --mal, mülk, mevki, makam, sıhhat, afiyet, çoluk çocuk-- ömrünü cihada tahsis etmiş bir insandır. Medine-i Münevvere'de durmamış. Mısır'ın fethine iştirak etmek için Mısır'a gitmiştir. Mısır'dan Suriye'ye gitmiştir. Suriye'den Filistin'e gitmiştir. Ve müslüman Arap mücahidlerin İstanbul'u fetih için yaptığı daha önceki seferlere de --bazı kitapların yazdığına göre-- iştirak etmiştir.

En çok hoşumuza gidecek, dikkatimizi çekecek olan husus: Kıbrıs'ın fethine de katılmıştır. Hâlid ibn-i Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî Efendimiz Hazretleri Kıbrıs'ın fâtihidir, orada da cihadda bulunmuş.

Peygamber SAS Efendimiz hadis-i şerifinde buyuruyor ki: "Evlâtlarınıza yazmayı, yüzmeyi, ok atmayı (silâh kullanmayı) öğretin." Çöllerde mi yüzecek? Bu "yüzmeyi öğretin" ne demek? Peygamber SAS Efendimiz'in mûcizâtındandır ki ümmet-i Muhammed'in denizlerin ötelerini fethedeceğini, denizlerde İslâm'ın bayrağının dalgalanacağını gösteren bir işarettir. Çocuklarınıza yüzmeyi de öğretin. Deniz savaşlarının, cihadının sevabı, kadar savaşlarının, cihadının sevabının iki katıdır.Sevabı daha fazladır. Deniz şehidinin mertebesi kadar şehidinden üstündür. Onun için, bu mübarek bu sevapları kazanmak arzusuyla gemilere binmiş, Kıbrıs'ın fethine katılmış, İstanbul'a gelmiş, sefere iştirak etmiştir. Büyük mücahiddir.

Bir seferinde, İstanbul'a geldiğinde, müslüman mücahidler karşıdan gelen Romalı kuvvetine saldırdılar. karşı karşıya geldiler. İçlerinden bir bahadır kılıcını sıyırdı, düşmanların arasına "Yâ Allah!" deyip bir hücum etti, kırdı geçirdi döndü. Tek başına... Ötekiler katılmadılar. Bu gitti, döndü. Fakat çarpışırken ötekiler arkadan dediler ki:
"--Bak, Kur'an-ı Kerim'de buyruluyor ki: (Velâ tülkù bieydîküm ilet-tehlüke) 'Kendinizi, kendi elinizle tehlikeye atmayın.' Fakat bu kendisini tehlikeye attı. Düşmanların arasına girdi, çarpışıyor. Kendi canını tehlikeye attı."

Ebû Eyyûb el-Ensârî Efendimiz Kur'an-ı Kerim'i biliyor, hâfız, âyetlerin sebeb-i nüzûlünü, ne sebeple indiğini biliyor. Hemen dedi ki:
"--Hayır ey müslümanlar! Kur'an-ı Kerim'i yanlış anlıyorsunuz. Bu âyet-i kerimenin tefsiri böyle değildir. Biz, Peygamber SAS Efendimiz'e kimsenin yardım etmediği bir zamanda yardım etti, ensâr adını aldık. Allah'ın Rasûlü'nün ensârı, yardımcıları şerefini kazandık. Sonra müslümanlar çoğalınca kendi kendimize dedik ki: 'Artık müslümanlar çoğaldı, Rasûlüllah'ın da biz ihtiyacı kalmadı.Zaten etrafında pervane gibi dönen, ona canını feda edecek olan nice insan var. Biz bağlarımıza, bahçelerimize, ticaretlerimize dönelim. İşlerimizi görmeye başlayalım.' biz böyle deyince, bunun üzerine Allah-u Teàlâ Hazretleri bizi ikaz olarak ayet-i kerime indirdi:
Ey iman edenler! Allah yolunda çalışmaktan geri durmayın. Malınızın mülkünüzün fî sebîlillâh (Allah yolunda) sarfından mahrum kalmayın. Bu hususta ihmal göstermeyin. Cihada gidenleri desteklemekten geri durmayın. Ordu techizi, silâh alma vs. hususlarda ihmal göstermeyin. Böyle yaparsanız Allah'ın gazabını çekersiniz, günaha girersiniz, böylece kendinizi tehlikeye sokarsınız. Sakın böyle yapmayın. Malınızla-mülkünüzle ihsanda, infakta bulunun.
O ayet-i kerime bu manayadır diye açıklama yapmıştır, aziz ve muhterem kardeşlerim.

Keşke Kur'an-ı Kerim'i herkes, hepimiz ve bütün müslümanlar doğru düzgün anlasaydı da dünyanın en güçlü halkları, devletleri hep müslümanlar olsaydı.

Keşke Bosna Hersek'te, Karabağ'da, Kafkasya'da, Seylân'a, Afrika'da müslümanlar mazlum, mağdur, müstad'af, maktül, her türlü zulme maruz duruma düşmeseydi. Keşke cihad şuurunu unutmasalardı. Keşke gevşemeselerdi, âyeti tam anlayıp Allah yolunda mallarını, canlarını tam sarf edip de İslâm'ın izzetine gölge düşürmeselerdi.

İşte o ikazı yapmış bir kimsedir aynı zamanda.

Unutmuyorum, bir milletvekili gelmişti bizim fakülteye. Bir isteği vardı, o zamanın dekanının yanına götürdüm ben. Dekan dedi ki: "Kendimizi tehlikeye atmamamız lâzım." Dekan, güya profesör, bilgisi çok, isim söylemediğim için gıybet olmaz inşallah. Ama yanlış söyledi. Milletvekili kardeşimiz hemen dedi ki: "Ben böyle duymadım. Tehlikeye atmak, Allah yolunda cihada gidip can feda etmemek manasına değildir. Halktan bir kimse, güzel bir şekilde bizim dekana cevap verdi. Keşke herkes İslâm'ı tam bilse de müslümanlar da İslâm'ı tam yaşamanın tabii sonucu olan izzete, itibara sahip olsalar.

Allah ümmet-i Muhammed'i, müslümanları tekrar aziz eylesin... Gadirden, zulümden, kâfirlerin tasallutundan kurtarsın. Aralarındaki ihtilâfları birleştirsin. Gönüllerini birbirleriyle cem ve telif eylesin.. Hepsini yek vücut olarak hakkın ve hayrın hizmetinde, dünyanın her yerine hayır ve nur götüren insanlar eylesin...


Tâvizsiz idi

Emr-i ma'ruf, nehy-i münkerde tâvizsiz idi. Biz çok tâviz veriyoruz. Emr-i ma'ruf, nehy-i münker müslümanların boynuna farzdır. Kötülüğü gördüğü zaman yaptırmayacak, iyiliğin yapılmasına gayret edecek. Milyonlarca müslüman var. Bu kadar müslüman birer bardak su dökse düşmanları sel alıp götürecek. ama kimse vazife yapmıyor, vazife yapmayana da "Niye yapmıyorsun?" diye söylenmiyor. Bugünkü müslümanların düştüğü sıkıntı hadis-i şerifte bildirilmiş. Buyuruyor ki: "Ya emr-i ma'ruf, nehy-i münker yaparsınız, o ahlâka sahip olursunuz; ya da yapmazsanız Allah başınıza öyle belâlar musallat eder ki, içinizdeki sâlih kimseler dua etseler bile kabul olmaz. Tekrar dininize dönmedikçe, o zillet üzerinizden gitmez. Allah zillete uğratır." Onun için, bu mübarek zâtın menâkıbını anlatırken, onu örnek alan kimseler olarak bu noktayı da aklınıza yerleştirin. Emr-i ma'ruftan, nehy-i münkerden gàfil olmayın, uzak durmayın, vazifelerinizi ihmal etmeyin değerli kardeşlerim!


Cömertti

Cömertlerin cömertiydi. İbn-i Abbas RA Basra valisi. Hâlid ibn-i Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî Efendimiz bir gazâdan, seferden Basra'ya onu ziyarete gidiyor. Basra'ya onu ziyarete gidince --Abdullah ibn-i Abbas, âlim, müfessir, bilgili, görgülü, edepli, Peygamber Efendimiz'in amcası Abbas'ın oğlu, akrabası, güzel yüzlü, uzun boylu, uzun kirpikli, güzeller güzeli insan-- Hâlid ibn-i Zeyd Efendimiz'e dedi ki:
"--Sen Rasûlüllah'ı hânende misafir eyledin. Ben sana şu konağı içindeki kölelerle beraber hediye ediyorum."
Misafir gittiği zaman, Basra'da İbn-i Abbas'ın kendisini ağırladığı mükellef konak. İçindeki 40 kölesiyle beraber, kırk bin dirhem gümüş hediyesiyle beraber "Sen ki Rasûlüllah'ı misafir etmiş, başımızın tacı bir büyüğümüzsün, ben de seni ancak böyle ağırlayabilir. Madem ki sen Rasûlüüllah'ı böyle ağırladın, bu da benden sana misafirperverlik olsun." diye hediye etti. Bu Abdullah ibn-i Abbas RA'ın büyüklüğü, kadir bilirliği. Kadrini biliyor, karşısındaki zâtın kıymetini biliyor. Ve ona ikramı...

Gelelim, Hâlid ibn-i Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî Efendimiz'in mukabelesine. Hâlid ibn-i Zeyd Efendimiz kırk köleyi Allah rızası için azad etti, kırk bin dirhemi de onlara sadaka olarak verdi, ayrıldı. Birazını kendisine ayırmadı. Hepsini verdi, bahşeyledi aziz ve muhterem kardeşlerim.

Peygamber SAS Efendimiz Mekke-i Mükerreme'den gelen o fedâkâr muhacirleri, o Medine-i Münevvere'nin vefâkâr ensârıyla kardeş ilân ettiğinde, Ebû Eyyûb el-Ensârî Efendimiz'in kardeşi de Mus'ab ibn-i Umeyr'dir RA. Mus'ab ibn-i Umeyr bir ailenin biricik oğluydu; güzeller güzeliydi, yakışıklıydı, zengin çocuğuydu. Ama Allah yolunda ailesini, malı mülkü, zenginliği reddetmişti. Anası babası müşrik olduğu için yüz vermemişti. Annesi naz yapmak istemişti. Demişti ki:
"--Müslümanlığı bırakıp dinine dönmezsen yemeyeceğim, içmeyeceğim, öleceğim. Anana kötülük yapmış olacaksın."
"--Anacağım..." dedi, "boşuna uğraşma, senin kırk tane canın olsa da her seferinde versen bu yolu bırakmam." dedi. "Sen İslâm'a gel!" dedi. 

O Mus'ab ibn-i Ümeyr ki Peygamber Efendimiz onu Medine-i Münevvere'ye dini, Kur'an'ı öğretsin diye gönderdi. O güzel sesiyle Kur'an okurken Medine'liler mest olurdu, erirdi mum gibi. Onun güzel ahlâkından, yüzündeki nurdan, dilindeki halâvetten (tatlılıktan) nice insanlar İslâm'a gelmiş, İslâm'ı öğrenmişlerdi. Peygamber Efendimiz, Ebû Eyyûb el-Ensârî Efendimiz'i böyle bir insanla kardeş etti. Ahiret kardeşi eyledi.


Babasının adı Zeyd'dir. Anasının adı Hind'dir. Hind ve Zeyd'in oğlu Hâlid'dir kendisi. Hanımının adı da Fâtıma'dır, o da Eyyûb'un anası olduğundan ona da Ümmü Eyyûb derler. Bu babası olduğundan Ebû Eyyûb, o da anası olduğundan Ümmü Eyyûb. Her ikisi de Hazrec kabilesinin Neccâroğulları boyundan idiler.

İslâm'dan önce Medine-i Münevvere'de iki meşhur kabile vardı: Evs ve Hazrec kabileleri. Birbirlerine rakiplerdi. Aralarında uzun seneler süren epeyce mücadeleleri, savaşları olmuştu. Peygamber Efendimiz onları barıştırdı. Peygamber Efendimiz'in oraya gitmesi onlar için çok büyük nimet oldu.

İşte bunlar Evs değil, Hazrec kabilesine mensup kimselerdir.


Rivâyet Ettiği Hadislerden Bazıları

Peygamber SAS Efendimiz'den hadis rivayet etmiştir diye söylediğim için, oradan da hadis-i şerif okumak istiyordum. Birkaç tanesini okuyayım. Çünkü ona da sevap gidecek, dinlediğimiz için biz de sevap kazanacağız. Çünkü bir hayra delâlet eden, yapmış gibi sevap kazanır. Okuyorum:

(An ebî eyyûb el-ensârî RA enne rasûlallahi SAS kàle: El-mütehâbbûne fillâhi alâ kerâsiyyin min yâkùtin havlel-arşi. Ahrecetut-Tirmizî)

Hadis âlimlerinin meşhurlarından İmam Tirmizî nakletmiş ki, Ebû Eyyûb el-Ensârî Efendimiz, Peygamber Efendimiz'din şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: 
Allah yolunda, Allah rızasını kazanmak için, din aşkına, iman aşkına, birbirleriyle muhabbet edip kardeş olan insanlar, (yâni sen benim ihvanımsın, ben senin ihvanınım, ahiret kardeşiyiz, el eleyiz, seviyoruz, ziyadeleşiyoruz, hediyeleşiyoruz, muhabbetleşiyoruz. işte böyle Allah yolunda birbiriyle muhabbet edenler,) yakuttan kürsülerine oturacaklar." Kıyamet gününde, birbirlerini Allah için sevenler, yakuttan minberlere oturacaklar. Onların makamı o kadar kıymetli olacak, o kadar yüksek olacak.
Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri'nin rivayet ettiği hadis-i şeriflerden birisi bu.

(Mâ min raculin yağrisü ğarsen illâ keteballàhü lehû minel-ecri kadre mâ yahrucu min semeri zâlikel-ğarasi. Revâhu imam ahmed fî müsnedihî.)

Ahmed ibn-i Hanbel, --hanbelî mezhebinin kurcusu, imamı, mübarek zât, hadis âlimi-- nakletmiş ki, Ebû Eyyûb el-Ensâri Efendimiz Peygamber Efendimiz'den şöyle rivayet ediyor:
"Hiçbir kişi yoktur ki bir fidan diksin de, Allah o fidanın çıkarttığı her meyve kadar ona ecir vermesin." Yâni müslüman bir fidan dikip de o ağaç olduğu zaman, o meyve verdikçe onun meyvesi kadar sevabı devamlı ona gelir. Onun için biz kardeşlerimizle dernek kurduk: Eyüp Tarih Kültür ve Çevre Derneği. Niye çevreyi ilâve ettik? Yeşillendireceğiz inşaallah. Ebû Eyyûb el-Ensârî hatırasına orman tesis edeceğiz, yemyeşil olacak, gül fidanları dikeceğiz, meyve fidanları dikeceğiz, gülistana çevireceğiz inşaallah. Peygamber Efendimiz'den böyle naklediyor.

(An ebî eyyûb el-ensàriyyi RA kàle: Kàle rasûlallah SAS: Lâ yahillü limüslimin en yünhâcire ehâhü fevka selâse leyâlin yeltekıyâni feyesüddü hâzâ ve yesüddü hâzâ. Hayruhümallezî yebdeü bis-selâm. Revâhü mâlik ve dârekutnî vel-imâm ahmed.)

Ahmed ibn-i Hanbel, Darekutnî ve İmam Mâlik rivayet etmişler, Ebû Eyyûb el-Ensârî Efendimiz'den. Peygamber SAS sizleri ve bizleri çok ilgilendiren bir konuda buyuruyor ki:
"Bir müslümana, müslüman kardeşine üç geceden fazla küskün durmak, ondan ayrılmak, uzak durmak helâl olmaz, yâni haram olur, doğru değil. Bunlar, inatlarını sürdürüp birisi yüzünü o tarafa çeviriyor, görmezlikten geliyor, berikisi öbür tarafa çeviriyor, görmezlikten görüyor. böyle bir durum helâl olmaz. Bu ikisinden hayırlısı (nefsini yenip, şeytana uymayıp, 'Esselâmü aleyküm!' deyip) karşı tarafa selâm verendir.

Demek ki müslümanlar dargın durmayacak, barışacak. İran Irak'la barışacak, Suriye Türkiye'yle barışacak, Suudî Arabistan Yemen'le barışacak, Mısır Libya'yla barışacak... İslâm âlemi yekvücud olacak. Bir vücut gibi olacak. Beldelerin içindeki insanlar da birbirleriyle barışacak. İhtilâf olmayacak, ittifak olacak, birlik, beraberlik olacak. Hizip olmayacak, gruplaşma olmayacak, çekişme olmayacak, sataşma olmayacak, çatışma olmayacak.

O zaman müslümanların izzeti ve şevketi olacak. Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor:

(Ve lâ tenâzeù fetefşelû ve tezhebe rîhuküm.) (Enfal: 46)

"Birbirinizle çekişmeyin. Darmadağın dağılırsınız. O zaman gücünüz kuvvetiniz gider." Herkes sizi keklik gibi avlar, kuzu gibi boğazlar, kebap yapıp yer, postunuzun üstüne oturur. Neden? Böyle ihtilâf ederseniz gücünüz, feriniz gider.

Allah'ın sözünü dinlemeyip de dünyada, ahirette izzet bulmak mümkün mü? El-cevab: Mümkün değildir, imkânsızdır.

Onun için ey mü'minler, ey ümmet-i Muhammed! Ya Allah'ın dinine gelirsiniz, ya da şamarı (tokadı) yersiniz.

Bu hâdiseler lisan-ı hal ile bize bunu gösteriyor. Hadis-i şerifte de Ebû Eyyûb el-Ensârî, sultanımız, efendimiz böyle buyuruyor, aziz ve muhterem kardeşlerim.


Dünyada Önderimiz, Ahirette Komutanımız

Büyüklerin hâlini anlatmak, anlatıp da bitirmek kolay değil. Bu zât-ı muhterem bizim âhirette komutanımızdır. Dünyada da önderimizdir, başımızın tâcıdır. Beldemizin medâr-ı iftiharıdır. Onun ahlâkını örnek alacağız.

Kur'an'a sarılacağız, hadis-i şerife sarılacağız, emr-i ma'rufa sarılacağız, cihada sarılacağız. Allah yolunda malımızla, canımızla cihad edeceğiz. Nasıl cihad edelim? Cihad kadro ile olur. Cihad edecek insanlarla olur. Onun için insan yetiştireceğiz. Yetiştirdiğimiz insanları da, her türlü maddî manevî, techizat, bilgi, âlet edevat ve imkânlar ile destekleyeceğiz.

Nerede yetişir böyle insanlar? Dinin, Kur'an-ı Kerim'in, hadis-i şerifin okutulduğu yerlerde yetişir. Allah razı olsun, dini müesseseleri açan, din mekteplerini kuran, orada vazife gören, mektep açmasa da evini sabahlara kadar talebelerle açıp da gece gündüz neşr-i feyz eden hocalardan, âlimlerden... Allah büyük makamlar nasib eylesin... En sıkıntılı zamanlarda o büyük âlimler, biliyorum, gece gündüz Allah'ın dinini öğretmişlerdir. Rahmetli Hüsrev Hoca, kimseden çekinmeden gece gündüz ders anlatırmış, Allah'ın dinini öğretirmiş.Birisi anlattı, kadınlar, kızlar gelmiş:
"--Hocam bizim başka vaktimiz yok, filânca vakitte gelsek gece bize ders verir misin?"
"--Gece de gelin." demiş.
Gece gündüz, uykusunu terk ederek istekliyi kapısından boş çevirmemişler.

Geçen gün bir müdür arkadaşım anlatıyordu. Babası, oğluna yüz göz olmamak için ders vermiyor. Bir başka müderris arkadaşına diyor ki:
"--Bizim evlâda hocalık yap."
Babası vefat etmiş ama, o müderris öyle vefalı, edepli, terbiyeli insan ki... Diyor ki:
"--O babamın dostu müderris, hocam, ölünceye kadar hiçbir hafta bana ders vermeyi aksatmadı. Ben İngiltere'ye gittim. İngiltere'ye mektup gönderdi, dersini gene verdi."

İnsan yetiştirmek bu kadar önemli muhterem kardeşlerim. Onun için burada, arkadaşlarım, hoca kardeşlerim benden rica ettiler, hocam cemaat kalabalık, sizi dinleyecekler dediler. Onların bana anlattığı şeyleri ben size anlatıyorum.

Anadolu imam-hatip lisesi --yâni imam-hatip okulunun yabancı dille takviyeli şekli-- için 200 dersliği olacak muhteşem bir müessesenin âcil ihtiyacı var, sıvası yapılıp inşaallah sonbahara yetiştirilecek. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'u muhasara etmiş. Yalnız Anadolu Hisarı'nın karşısında bir kale daha yapılması lâzım. Anadolu Hisarı'nı Yıldırım Beyazıt Han yaptırmış. Fatih Sultan Mehmed de karşı tarafa, Rumeli yakasına bir kale yaptıracak. Üç tane paşaya emretmiş, her biri bir burcu yapacak, üç ay içinde koca Rumeli Hisarı'nı yapmışlar. Neden? Emretmiş, yetişecek.

Sonbahara bu imam-hatip okulu hizmete girecek muhterem kardeşlerim. Sonbahara, bu ilim irfan yuvasının her türlü ihtiyacı görülmüş, pırıl pırıl olarak çocuklarımıza açacağız. Burada bu çocuklar yetişecek. Bu çocukları biz Türkiye'ye değil, dünyanın her yerine göndereceğiz. Kırgızistan'a, Kazakistan'a, Türkmenistan'a, İran'a, Avustralya'ya, Afrika'ya, Güney Amerika'ya, Kuzey Amerika'ya, Kanada'ya... göndereceğiz. Allah'ın dinini yayacağız.

Ebû Eyyûb el-Ensârî Efendimiz'in İstanbul'a işi neydi? Allah yolunda cihad etmek, Allah'ın dinini yaymaktı. Biz de, ondan aldığımız nur, feyz, ışıkla talebe yetiştireceğiz, destekleyeceğiz, her türlü imkânı vereceğiz, Allah'ın dinini dünyanın her yerine yayacağız.

Muhterem cemaat-i müslimîn!

Avustralya'dan, benden müslüman hâkim istediler: "Hocam, bize Allah'ın dini ile hükmedecek hâkim gönder, maaşını veririz." dediler. "Yeter ki bize Kur'an-ı Kerim'e göre hükmetsin." dediler. Bunu diyen de budistlikten dönme bir Malezyalı. Diyor ki: "Biz müslümanlar olarak adalet istemek için İngiliz hâkimlerine müracaat etmeye utanıyoruz. Bize kadı gönder, hâkim gönder. Biz ona tâbi olacağız." dediler.

Güney Amerika'da ihtiyaç var, Güney Afrika'da ihtiyaç var. Dünyanın her yerinde ihtiyaç var. Bunları biz yetiştireceğiz. Onlar bizim sadaka-i câriyemiz olacak. Onlar dini yaydıkça bizim defterimize sevap yazılacak. Onun için kesenizin ağzını çok açın. Sonuna kadar açın, elinizi de dibine kadar sokun, orada ne varsa çıkarın, Fatih Sultan Mehmed Han'la yarışalım, bu müessese sonbahara kadar bitsin. Bütün gücüyle hizmete girsin. Allah-u Teàlâ Hazretleri ecrinizi, sevabınızı çok eylesin...
Kardeşlerimizden Allah râzı olsun...

Kaynak: Büyük İslâm ve Tasavvuf Önderleri, s. 11-26

Çilehàne - Ana Sayfa