Allah-u Teàlâ’nın Hakkına Riâyet

Şimdi sizlere ve bizlere Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin Kur’an-ı azîmüş-şânda yazıp bildirdği vasiyeti yazmak istiyorum ki, bu vasiyeti Cenâb-ı Peygamber Efendimiz de ashâbı kirâmına vasiyet etmişlerdi. Vasiyetin başı şu ayet-i kerime ile başlar:

(Kul teàlev etlü mâ harrame rabbüküm aleyüm ellâ tüşrikû bihî şey’en ve bil-vâlideyni ihsânen ve lâ tektülû evlâdeküm min imlâkın nahnü nerzükuküm ve iyyâhüm ve lâ takrabûl-fevâhişe mâ zahara minhâ ve mâ batane ve lâ taktülün-nefselletî harramallàhü illâ bilhakki zâliküm bihî lealleküm ta’kilûn) (En’am: 151)

Bu vasiyetler on tânedir. Şimdi bunu anlamaya çalışalım. Cenâb-ı Hakk’ın kullarına haram kıldığı şeylerin başında şirk gelmekte. Şirk günahların en büyüğüdür. Cenâb-ı Hakk’a şerik koşmak; ikidir, üçtür gibi söz söylemek; sevgisini, korkusunu Allah’tan gayriye yapmak yâni asıl sevilecek Allah iken onu bırakıp başka birisin sevmek; korkulması lâzım gelen Allah iken başkalarının kuvvetinden korkmak gibi. Halbuki riyânın da en ufağı bile şirktir, buyrulmuştur. Onun için müslümana lâzım olan Allah-u Teàlâ Hazretleri’ne hâlisâne kulluk etmek iken, riyâkâr adam insanları aldatmak için riyâkârlık yapıp kendini iyi bir müslüman gibi göstermeğe çalışır. Bilmez ki Allah-u Teàlâ kullarının her hâlini iyi bilir. Hem görür, hem de işitir. Ondan gizli hiçbir şey olmaz. Her şeye de vâkıftır. İçinden geçen en gizli hatıraları, vesveseleri, kuruntuları, düşünceleri senden daha iyi bilir. Binâen aleyh, riyâkarın yaptığını da, yapacağını da pek iyi ve güzel bilir. Ondan saklı ve gizli hiçbir şey olmaz. Öyle ise, ihlâsdan katiyyen ayrılma. Riyâkârın işi dünyada da berbattır, âhirette de. Riyâkârâne yaptığı amellerden hiçbir sûretle faydalanması mümkün değildir.

Haramların, günahların, isyanın en büyüğü şirk olduğu halde hâlâ zamanımızda Allah’dan gayriye tapanlar hatta münevverler arasında bile pek çok kimseler, cemiyetler, kabileler buluna gelmektedir. Peygamberimizden evvelki devirde yaşayan insanların hâlini tarih bize pek açık bir şekilde göstermektedir. Mekke-i Mükerreme zapt olunduğu vakit 380 putun nasıl kırılıp atıldığı herkesçe mâlûmdur. Hatta bunların içinde meşhur olanları vardır ki, isimleri şöyle zikredilmektedir: Hübel, Lât, Uzzâ, Menât gibi. Hele İbrahim AS Hazretleri’nin zamanında putlara tapmak pek meşhur idi. İbrahim AS onları bir günde kırıp parçaladıktan sonra baltayı da büyük putun boynuna astı. Bu çok ustaca yapılmış bir tertip idi. Bu putların kırılmasını İbrahim AS’a isnad ettiler. Sorguya çekildi. O da, balta kimin boynunda ise ona sorun diye cevap verdi. O zaman tam bir şaşkınlık içinde ne yapacaklarını bilemediler de onun canı mı var ki, bu şeyleri yapabilsin demek mecburiyetinde kaldılar. O zaman tam fırsat İbrahim AS’ın eline geçti. Onları mağlub eden, perişan eden şu cümleleri deyiverdi: “Öyle ise, siz bu cansız, işe yaramayan faydası ve zararı olmayan; kendi ellerinize ağaçtan, taştan, demirden vs.den yaptınız şeylere tapmaktan sıkılmayan akılsız bir gürûhsunuz.” Onlar da aczlerini anlayınca İbrahim AS’ı ateşe atmağa karar vermişler ve yapmışlar. Lâkin mülkün sahibi olan Allah-u Teàlâ Hazretleri, hepimizin mâlumu olduğu vechile ateşin olduğu yeri (berden ve selâmen) fermanıyla İbrahim AS için güllük gülistanlık yapmış ve böylece hiçbir zarar görmemiştir. Şimdi hepimizin bilmesi gereken şeylerden birisi de şudur ki, ateş yakıcı bir maddedir. Herkesi yakarken İbrahim AS’ı ne için yakmıyor? Bunu iyice düşündüğümüz zaman anlarız ki, eşyâya tasarruf eden bir varlık sahibi var. O da şüphesiz Allah-u Teàlâ Hazretleri’dir. Ateş yakmaz, bıçak kesmez, su da akmaz ve boğmaz. Hiçbir şey onun emrinden dışarı hareket edemez. İki yüz bin defa büyütüldüğü halde ancak görülebilen o ufacık mikrop denilen canlıyı yaratıp, göklerde uçan akıllara gayret verecek derecede makineler icad eden insan iyi dikkat eyle ki, bu ufacık, göze göze bile görülemeyen mikrobun karşısında âciz kalıp en nihâyet yataklara düşer ve sonra da bu dünyaya bir daha gelmemek üzere vedâ edip gözlerini yumar. Ne yazık o insana ki, bu mülke gelmiş de mülkün sahibini tanımadan ve ona kulluk vazifelerini yapmadan göçüp gitmiştir. Asıl ağlanacak ve acınacak zât işte bu ve buna benzeyenlerdir.

Zira Hazreti Allah bizleri ancak kendisini bilsinler ve emrolundukları kulluk vazifesini yapsınlar diye yaratmıştır. Hazret-i Allah’ı bilmek de öyle lâf ile olmaz. Ancak Onun gönderdiği peygamberin yolunda gitmek ve sünnet-i seniyesine lâyıkı veçhile uymakla ve Kur’an’dan katiyyen ve zerre miktarı dahi olsa ayrılmamakla mümkündür. Bu da ilme veya ilim sahibi, ameli yerinde, kâmil ve olgun zatların meclislerine devam, sohbetlerini ve nasihatlerini dikkatle dinleyip amel etmekle olur.

l. Gizli Putlar

Peygamberler de hep (fettebiùnî) diye ümmetlerini, kavimlerim, cemâatlerini kendilerine tamamen ittibâa yani kendilerine uymayı tavsiye etmektedirler. Zira onlar şirkten ve riyadan beridirler. Onlara uyanlar da tabiatıyla şirkten ve şirkin nevilerinden, riyadan ve riyanın nevilerinden böylece kurtulmuş olurlar. Bakınız ki, Kur’an-ı Azîmüş-şân’ın 13. cüzünde ve 261. sahifesinde İbrahim Aleyhisselâm’ın şöyle bir duası vardır:

“Yâ Rabbi bu beldeyi emin bir belde kıl, beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak eyle.” (İbrahim: 35) Bazı müfessirin-i kiram burada gerek peygamberlerin ve gerekse onların çocuklarının putlara tapması mümkün değildir, öyle ise manâ: “Yâ Rabbî, beni ve çocuklarımı paralara tapmaktan muhafaza eyle ve uzak eyle” demektir, demişler. Hakikaten para insanın ve insanlığın miyarıdır, dense hata edilmiş olmasa gerektir. Çünkü insanı Cennete sokan da o paralardır; cehenneme sokan da hiç şüphesiz o paralardır. Zira paralar ekseriyetle insanları tuğyana sevk etmekte olduğunu söylemeğe bile lüzum yoktur. Çünkü bunlar bugün hepimizin gözleri önünde aşikâr bir surette görülegelmektedir. inkâra ve te’vile hiç de lüzum yoktur. Lâkin bu arada o paralan israftan koruyup hayır hasenata ve cihad yollarına harcayıp Cennetleri kazanan bahtiyarlar da mevcuttur ve az değildir.

İbrahim Aleyhisselâm’ın “Yâ Rabbi, beni ve çocuklarımı esnama tapanlardan uzak eyle” duasındaki esnam, malûmdur ki, putların adlarıdır. Bu putları bazen zenginler altın, gümüş, yakut gibi kıymetli şeylerden yaparlar ve bazen da kıymetli taşlardan, ağaçtan yaparlar ve bunlara da ma’bûd deyip taparlardı, İbrahim Aleyhisselâm bu mücadelesinden sonra kendinin ve çocuklarının böyle bir hatâya, şirke, günaha, isyana düşmemeleri için Cenâb-ı Hakk’a tazarru’ve niyaz eylemiş ve duası da makbul olmuştur. Kendisi peygamber olmakla beraber hıfz u himâye-i ilâhiyede olduğu halde hem bizlere örnek olmak ve hem de son nefeste bütün büyükler imanlarının tehlikeye düşmesinden korktukları için Hazret-i Allah’a tazarru ve niyaz eylemişlerdir. Sonra bazı büyük mütefekkirler bu putu incelemişler. Taşlara, altın ve gümüşe tapanları da bu puta tapanlardan saymışlar, daha sonra en büyük putun insanın kendi nefsi olduğunu da zikretmişlerdir.

Zira nefsin bütün gayesi, arzusu hep fenalığa meyil ve varlık dâvasında çok inatkâr ve azimkâr olmasıdır. Sûre-i Yusuf’da da Cenâb-ı Hak, nefsin emmârelik devresindeki hâli kötülük ve fenalıktır buyuruyor. Zira nefsin yedi devresi vardır. En fenası emmârelik sıfatıdır. Eğer bu nefsin sahibi nefsini ıslâha çalışmazsa bu hal ve sıfat üzere ölüp gider. Bu devrede küfür, şirk, riya, kibir, hased, gadab haramları irtikâb, günahları işlemekten zevk almak hep bu nefs-i emmârenin işidir. Gerek ilmiyle âmil olan kâmil kimselerin sohbetlerine ve hizmetlerine devam ile, Ashâb-ı Kiram Rasûlüllah Efendimiz’e hizmetleri neticesinde nasıl tekemmül edip olgunlaşmışlar ise bugünün insanı da nefs-i emmâresinin elinden kurtulmak istiyorsa aynı hizmeti yapması gerekir. Yoksa işin sonu felâkettir, işte bugün gözlerimizin önünde cereyan eden çirkinlikler, fenalıklar, adam öldürmeler ev ve banka soymalar hep bu nefs-i emmârenin hüneridir. Binâenaleyh, taşa, ağaca, al tun ve gümüşten mamul putlara tapanlar ola ki, bir gün uyanıp bu çirkin hareketlerinden vazgeçer; iman ve İslâm’la müşerref olup iyi ve faydalı bir insan olurlar. Zâten müslümanların sayılarının artması da bu hıristiyan ve müşriklerin tevbe edip İslam’a gelmeleriyle olmadı mı?

Hele Ebu Zeri’l-Gıffârî hepimize büyük bir örnek. Bakınız: Peygamber henüz ilk devirlerinde müslümanlığı gizli olarak telkin ediyordu. Gıffâr kabilesinden Ebu Zer duydu ve Mekke’ye gelip gizlice Efendimiz SAS’i buldu, dinledi, hakkı anladı ve kabul edip müslümanlığını Resul-i Ekrem Efendimize bildirdi. O da haydi öyleyse sen de memleketine git. Benden izin gelinceye kadar bekle demişti. Fakat Ebu Zer ateşli, hakîkî müslüman olduğundan, Yâ Resûlallah ben Kâbe-i Muâzzama’da iman ve İslamiyet’i ilân etmeden hiçbir yere gidemem deyip Kâbe-i Şerife girip: “Ey müşrikler duyunuz ve biliniz ben müslüman oldum” diye Kelime-i Şehâdeti yüksek bir sesle okudu. Fakat müşrikler buna tahammül edemeyip zavallı Ebu Zer’i o kadar döğdüler ki, nihayet bayıldı. Ayılınca da Kabe’nin örtüsü altına saklandı. Zira Kabe örtüsüne sığınanlara kimse dokunmazdı. Tam bir ay orada saklı kaldı. Ancak geceleri zemzemden içerek karnını doyuruyordu. ve bu suretle beslendiğini ve kilo da aldığını söylerdi.

Bir gece yansı Kabe’de bulunan putlara tapınmak için iki kadın gelmiş. Ebu Zer hazretleri dayanamamış bunlara karşı: “Ey budalalar, sersemler kendi ellerinizle yaptığınız bu taştan vesaireden cansız eşyaya tapmaktan utanmaz mısınız? Bakınız yeni bir peygamber geldi, İslâm dinini ve bir Allah’ı tanıtıyor. Güzel bir de kitabı var ki, ona da Kur’an-ı Kerim deniyor. Ona gidin, müslüman olup kendinizi cehennem ateşinden kurtarın” demesiyle kadınlar bir feryat koparıyorlar. Halk toplanıp bu sefer mübarek zatı yine iyice bir döğüyorlar. ve nihayet bir bahtiyarın yardımıyla kurtulup memleketine dönüyor.

İyi dikkat edip bakınız ki, bu beş veya altıncı müslüman, memleketinde Gıffâr kabilesiyle bir de Eşlem kabilesini müslüman yapmağa muvaffak oluyor, işte hakiki müslüman böyle olur. Sonra Rasûlüllah SAS ile o da hicret edip Tebûk gazasına iştirak etmiş fakat devesi zayıf olduğundan ordu ile birlikte gidememiş ve yolda devesini bırakıp eşyalarını da sırtına alarak bir müddet sonra tozu dumana katarak orduya iltihak eylemiş; yayan yapıldak o kum çölünden geçmek acaba kolay bir şey mi? işte bu hakiki İslâm âşıklarının yüzünden İslâm az bir zaman zarfında dünyanın her bir tarafına yayılmış ve kökleşmiş olduğundan bin küsur seneden beri din ve dünya düşmanlarının hücumlarına göğüs germiş, Allah’a hamd olsun ki, bugüne kadar devam etmiş ve elbette kıyamete kadar da devam edecek hakiki bir dindir. Allah Teàlâ bizlere de lutf etsin de o hakiki müslüman şehit ve gazilerin yollarında daim eylesin... Âmin!

 2. Şirk Küfürdür

 Nefs-i emmâre hep benlik dâvâsındadır. Kimseyi beğenmez; varsa, yoksa benim der. işte bu hal hem kendinin hem de bunların arkasına takılan zavallıların mahv u perişan olmalarına sebep olur. Binâenaleyh insanın nefsinin her istediğini yapması da nefs-i emmâre alâmetidir.

(Teıse abdü-derâhimi ved-denânîri vel-kamîs)

İşte paralara ve envâ-i çeşit süslü kumaşlara, elbiselere ve hatta süs ve saltanatlı evlere düşkünlük de nefs-i emmârenin işidir. Allah Teàlâ’nın kullarına bahşettiği sayısız nimetleri unutup şükrünü yapmaktan kaçar bedbaht insan kendini bir şey zanneder de Hakka yarar bir iş yapamaz ve nihayet bu hal üzere imân ve İslâm’dan da nasibini almadan gider ve cehennem’-deki yerin bulur. Ebû Cehil gibi inadkârlann da canlan cehenneme gitmedi mi? işte nefs-i emmâresine esir olanların akıbetleri hep böyle neticelenmiştir. Artık pişmanlığın zamanı geçtiği için kurtulma imkânı da yoktur.

 Bu âyetteki ilk önce haram kılınan Allah Teàlâ’ya şirk koşmaktır. Yani ortak tutmak, Allah’ın oğlu, kızı, babası, hanımı gibi isnatlarla birlikte yaptığı ibâdetleri Allah’tan gayrisi için yapmak. Meselâ putlar gibi ki, yalnız Kâbe-i Muazzama’da 300 den fazla put vardı. Bunların altın, gümüş, yakut gibi kıymetli eşyalardan yapılanları da vardı ki, isimleri de şöyledir: Lât, Uzzâ, Menât, Hübel vs. gibi

İslâm’dan evvelki devirlerde cahiliyet Arapları içinde ehl-i tevhîd de var idiyse de ekserisi putlara taparlar idi ve bunu da ibâdet sanırlardı. Bununla beraber şeytana ve cinlere tapanlarla birlikte ağaçlardan ve taşlardan kendi elleriyle yaptıkları putlara da tapmaktan lezzet alırlardı. Hatta Ebû Cehil’in bir putu vardı ki, bunun içine şeytan girer ve peygamberimizi zem ederdi. Sonra Cenâb-ı Hak bir cinni yollayıp onu helak ettirmişti. Ebû Cehil’in bundan haberi de olmadığından memleketin büyüklerini davet etmiş ve bu putu konuşturmak istemişse de puttan cevap gelmeyince hiddetinden kalkıp putunu parçalamıştır Tefsîr-i Rûhü’l-Beyân’da ve İbrahim Aleyhisselâm’ın yukarıdaki duâsındaki (esnam) kelimesinde izah edilmiştir.

İnsanların gerek canlı ve gerek cansız, Allah-u Teàlâ’dan gayriye ibâdetleri sûret-i katiyyede yasak edilmiştir. Lât, Sakîf kabilesinin putudur. Onu ilâh gibi ma’bûd edinmişlerdir. Kendisinde saklılık ve yükseklik manâları vardır. Uzzâ da, Gatafan kabilesinin putu idi. Bu da ilâh ve mabûd manasım taşımaktadır. Menât ise, Huzeyl ve Huzâa kabilelerinin taptıkları puttur. Taştan yapılmıştır, insanların, kendi akıllarına göre hareket ettikleri takdirde ne kadar gülünç şeyleri ilâh edinebilecekleri görülmektedir bu ilâhlara kurbanlar kesmeler ve bunlardan fayda veya zarar beklemelerine bilmem ne dersiniz? Onun için insanın mutlaka Hak tarafından gönderilmiş, zamanındaki bir peygambere uyması ve Onun dediklerini dinleyip tutması şarttır. Lâkin ne hikmet bilemeyiz ki, bu mümtaz insan kabul etmemiş ve bir çok peygamberleri öldürmek cür’etinde bile bulunmuştur. Bahusus, Yahudilerin bu husustaki cinayetleri pek meşhurdur.

Peygamberler hep insanları tevhid dinine, Allah Teàlâ’nın birliğine imâna davet etmişlerse de bu putperest kavim, bu daveti kabul etmeyip peygamberlerine karşı çeşitli zulüm ve cefâdan da hâli kalmamışlardır. Peygamberimize karşı yaptıkları çirkinlikleri de bilmeyen yoktur. Hakk’a ve İslâm dinine davet olundukları zaman arslandan kaçar gibi kaçarlar ve Lâilâheillâllah, denildiği zaman kibir ve gururlarından “Biz bu mecnûn şâirin sözlerine bakıp da âba u ecdadımızdan miras kalan putlarımızı mı terk edeceğiz”, diye itiraz ederlerdi. Çok tuhaf ve gülünç ve şâyân-ı ibrettir ki, o günün câhil putperestleri bile dede ve babalarından miras olarak ellerinde bulunan taştan, topraktan ve kendi elleriyle de yaptıkları putları bırakmak istememişler de bugünün münevverleri nurun âlâ nur olan İslâm dinini sırt üstü bırakıp nefsinin putuna tapmak ve hiçbir mesuliyet tanımayan dinsizlik yollarına sapmaktadırlar. Hele o plajlarda çırılçıplak vücutları âleme teşhir edercesine soyunmak ve bunu da bir medeniyet saymak kadar budalalık olur mu dersiniz?

İşte İslâm’dan ayrılan imandan ârî bu insandan ne beklersiniz? Binâenaleyh şirk küfürdür. Bunlar tevbesiz ölürse cehennemde ebedî kalacaklar ve aflardan katiyyen istifâde edemeyeceklerdir.

3. Şirk Rahmeti İnkârdır

Kullarına çok rahim olan Allahû Celle ve Âlâ Hazretleri Kitâb-ı Kerîm’inde (Ey müşrikler, Allah’dan gayriye ibâdet eden zavallılar, gelin sizlere Allah Teàlâ’nın haram kıldığı şeyleri anlatayım” (En’âm:151) buyurmuştur.

(Ellâ tüşrikû...) O, bu âyette Allah Teàlâ’ya hiçbir şeyi şerik koşmamanızı vasiyet eder. Bu da sizlere güzel bir vasiyettir. Sizler de, sakın, Allah baba, demeyesiniz. Allah’ın oğlu da yoktur, kızı da. Âdem Aleyhisselâm’ı nasıl, anasız ve babasız yarattı ise, İsâ Aleyhisselâm’ı da öylece babasız yaratmıştır. Zinhar, putlara inanma ve onların önünde eğilip tapınma. Nefsi hevâna da, sakın uyma. Paralara, zînetlere, atlas ve kıymetli kumaşlara aldanma. Evini barkını israfa boğup süsleme, iyi bil ki, sen de, aldandığın her şey de, ölüme ve yokluğa mahkûmdur. Üç günlük bir hayatın için dünyanın süs ve saltanatına aldanma. Nefsinin kölesi olma. O senin bineğindir. Sen onu kendine bindirme! Riyakârlığın gizli şirk olduğunu unutma ve riyakarlıktan son derece sakın. Gösteriş olarak yapılan ibâdetler hep şirkin içindedir. Mülk Allah Teàlâ’nındır. Tasarrufun da mülkün sahibinin olacağı aşikârdır.

Rezzâk Odur. Herkese ezelde taksim olunmuştur. Kullar vâsıtasıyla herkese ayrı ayrı yollardan gelir. Yaratmak ve öldürmek Onun elindedir. Yaratan ve öldüren yalnız Allah’tır. Diğerleri hep vâsıtadır. Mahsûlü de, yiyeceklerimizi de halk eden Odur. Bizim ekip dikmemiz birer vâsıtadır. Gökten yağmurunu vermezse, kuraklık devam ederse, yerlerden de su çekilir; o zaman ne ektiğimiz ve ne de diktiğimizin hiç birisinin olamayacağını hepimiz idrâk ederiz. Hatta bizim de hayatımız sona erer. Çünkü su hayatın başıdır. Arabistan bile bugün içeceği suyu Avrupa’dan şişelerle getirtmektedir. Halbuki kuraklık umûmi olunca her memlekette yiyecek ve içecek bir şey bulmak mümkün olamayacaktır. Binâenaleyh, Rezzâk, Allah Teàlâ’dır. Kusurlarımıza, günahlarımıza bakmadan nimetlerini üzerlerimize yağdırmaktadır.

Hak Teàlâ’nın 99 esması vardır. Bunları her müslümanm bellemesi kendi saadeti icâbıdır. Cenâb-ı Hakkın altıncı ismi de Selâm’dır. Yani Hak Teàlâ her türlü afat ve beliyyelerden ve noksanlıklardan uzak, sıhhat ve âfetlerden eminlik, her türlü selâmet, afiyet rahatlık, huzur, hep selâm ismi şerifinin tecellisi tahtındadır. Sen de selâmet istiyorsan, Allah Teàlâ’nın hıfzu himayesine girmeğe çalış. Emirlerine sımsıkı yapış, yasaklarından da öylece kaç ve kurtulup saadet ve selâmete mazhar olursun.

Bak, Vakıa sûresinde Cenâb-ı Hak bize soruyor. (Entüm tahlukùnehû em nahnül-hàlikùn) “Halk eden siz misiniz yoksa biz miyiz?” (Vakıa:59) Sonra da: (E entüm tezraùnehû em nahnüz-zariùn) “Ekini ziraat yapan siz misiniz yoksa o mahsûlü meydana getiren biz miyiz?” (Vakıa: 64). İnsanın aklına hemen, benim diyeceği gelmektedir. Çünkü tarlayı biz sürüyor ekini biz ekiyoruz. Bugün gözlerimizin önünde bir elektrik icadı var. Bize ışık veren lambalarımız: “Sizleri ben aydınlatıyorum;” Buzdolabı da der ki; yemeklerinizi ben saklıyorum; suyunuzu da yine ben soğutuyorum, “Lâkin elektrik merkezlerinden cereyan gelmediği vakit ne lamba, ne dolap ne de başka makineler hep birden stop etmekte olduğu hepimizin malûmudur. Binâenaleyh, iş lambada ve sâir makinelerde değil, asıl iş, hüner, kuvvet, elektrik merkezlerindedir. Şimdi haddi zâtında eken biçen biz gibi görünüyoruz. Lâkin hakikâtte bizlere o kuvvet ve idrâki ve çalışma kabiliyetini veren Allah Teàlâ Hazretleridir. Deliler, âcizler, âmâlar, sakatlar ve hastaların ne için çalışamadıklarını hiç düşündün mü? Sonra, sen diyeceksin ki, ekini ben ektim. Ya o ektiğini yerden çıkaran sen misin? O yerin yarılıp mahsûlün başını dışarıya çıkarmasını sonra büyüyüp bire on, yirmi, otuz ve daha ziyâde mahsûlün olması acaba senin elinde mi? Yoksa Hâlık-ı Zül-Celâl’in elinde mi? Onun için çıkan mahsûlün onda birinin öşür olarak fukaraya verilmesini emreden Allah Teàlâ Hazretleridir. Sebebi, mahsûlü veren Odur. Yağmurunu vermezse, yere de yetiştirmez ise susuz ne olur? Arabistan’daki saatlerce gittiğimiz ucu bucağı bulunmayan arazi bomboş acaba neden?

Hiç şüphesiz, kumlu arazi güneşi görünce, su da olmayınca, tabiî, bir şey olmaz. Değirmen de öyle değil mi? Buğdayları öğüten taşlar derler ki, bu unu biz yaptık. Bilmez ki değirmenin çarkını döndüren ya sudur, ya rüzgâr veya elektriktir. Elektrik gelmezse değirmen dönmez. Rüzgâr olmazsa yine değirmen dönmez. Sular olmazsa yine değirmen dönmez değil mi? Bilmem anlatabiliyor muyum? Bütün kuvvet, kudret ve tasarruf Hâlık-ı Zü’l-Celâl Hazretlerinindir. Onun yardımı, lütfü, ihsanı olmayınca hiçbir şey olmaz. Şimdi sen, gökte uçan tayyare, denizlerde gezen kocaman gemiler, bilumum fabrikalar, tabiatın eseridir diyecek bir akıllı veya bir deli bile bulabilir misin? Herkesindiyeceği, işte filan fabrikanın eseridir. Öyle ise bu koskoca kâinat, bu kadar intizamı ile nasıl sahipsiz olur. Halbuki, fabrikayı bırak, tayyare ve gemileri de bırak, şu başımızdakilerle ayağımızda giydiklerimiz kendi kendine olmuyor da —ki, çok basit— dünyâ ve etrafındaki sayısız ecrâmı ufak büyük, insan, insaf edip biraz düşünse kendi kendine utanır. Çünkü insanın kendi bile başlı başına bir âlem! Bunlar tabiatın eseridir demek, delilikten başka ne olabilir. veya hayvanlar gibi şuursuz bir mahluktur. Zira Kur’an-ı Kerim, bu Allah tanımayan imansızlara dinsizlere; (Kel-en’âmi bel hüm edal) (Araf: 179) demiştir. Yani hayvanlar gibi belki de onlardan daha edal, zira hayvanlardan umumiyetle insanlar istifâde etmektedirler.

Lâkin insanlarınki öyle mi? Âhiret var, sorgu var, mizan var, Cennet var, cehennem de var. Hayvanlar ölür giderler. Âhiret mesuliyetleri yoktur. Amma insan bu mesuliyeti taşımaktadır. Çünkü Allah Teàlâ onları boşuna yaratmamış. Onların ilk vazifeleri mülkün sahibini tanıyıp Ona lâyık olduğu ibâdeti yapmak, emirlerini tutup yasak ettiği her şeyden kaçmak. Fakat o, ne tevhide yanaşmış ne de kulluk vazifelerini yapmış. O zaman başıboş mahlûklara benzetilmiştir.

Burada sana birkaç da hikâye edilen vak’alan anlatayım. Yalnız şu kadar var ki, sen hemen bunlara itiraz etmeğe kalkma. Bunlar Allah Teàlâ’nın kullarına birer ibret numunesidir. Bize düşen bunlardan ders almaktır. Kendi aklımıza gelince; o kafa tasının içindeki teçhizata senin hiç aklın eriyor mu? Ne dersen de, yalnız, Hâlık’ın işine karışma ve böyle şey olmaz deme. Bugün bile neler görüyoruz ki, dün bunlara hep olamaz diyorduk. Bak bugün hepsi gözümüzün önünde. Adam aylarca gök yüzünde binlerce kilometre uzaklıkta ve belki binlerce ton ağırlığındaki füzeleri içindeki adamlarla birlikte ve birçok aletlerle durduruyor ve onlardan birçok bilgiler elde edebilmekte olduğu hepimizin gözleri önünde cereyan etmektedir.

Onun için sen her şeye itiraz etmeğe alışma. Elinden geliyorsa iyi dinle ve güzel bir ders al. Aleme numune olmağa bak. İyi bak ki, dün bir bebek idin, hiçbir şey biliniyordun. Hemen ağlar dururdun. Lâkin büyüdün-, bugün de kabına sığmıyorsun. Yarın da, toprak altına girip de nasıl çürüyeceğini hiç hesapladın mı? Sen bu varlığa boşuna mı geldin acaba? Ye, iç, yaşa, sonra da ölüp git! Eğer o mezar aleminde göreceklerini bir hatırlarsan o da hepimize yeter. Onun için evleri ocakları söndüren, çocukları yetim bırakan, kadınları da dul bırakan ölümü daima hatırlayınız ve gidişatınızı da ona göre ayarlayınız.

Binâenaleyh, senin şuna buna itiraz edip de görmedikçe inanmam, aklımın ermediğine hiç inanmam demen tam câhilin cahili olduğuna delildir. Öyle ise sen bu cahillikten kurtulmak için ihlâs ile İslâm dinini ve onun esaslarını öğrenmeğe çalış. ve seni yaratan ve mülkün sahibi olan Allah Teàlâ’ya îman eyle. ve onun buyruğunu tutmağa çalış. Bak O sana ne güzel bir vücut vermiş, aklın yerinde, azaların tam. Buna mukabil onun emirlerini tutmak borcumuz değil mi? Allah esirgesin, bunlardan birisi noksan olsa hâlimiz nice olur. Hangi akılsız ve deliye aklı veren var. Hangi köre göz veren var, hangi sağıra duyma veren var. İşte bunların hepsini Allah Teàlâ o karanlık ana rahminde ne güzel bir şekilde eksiksiz olarak bizlere ihsan buyurmakta olduğundan artık Onun emirlerine uymamak kadar saygısızlık olur mu dersiniz?

Cenâb-ı Hak Zü’1-Celâl Hazretleri hepimizin muini olsun da iman ve İslâm dairesinde olgun ve kâmil bir kişi olarak yaşamak nasib ve müyesser eylesin; âmin!

4. Yaratılışımızın Gâyesi

Estaîzu biliah: (Ve mâ halaktül-cinne vel-inse illâ liya’büdûn) “Ben, insanları ve cinleri, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım) (Zâriyat: 56) buyuran Allah Teàlâ’dır. Hilkatin gayesi mülkün sahibini tanımak ve peygamberler vasıtasıyla emir ve nehiy olundukları şeyleri yapıp kâmil ve olgun bir insan olarak Hakk’ın huzuruna gidebilmektir. İnsan kendisini yetiştirmekle mükellef olduğu gibi kendi etrafındaki evlatlarının, akrabalarının hatta kavm u kabilesinin de ıslâhına çalışması vazifesidir. Bahusus evlâtlarını öyle başı boş bırakıp, hemen dünyalarını kazanmağa çalışmaları çok tehlikeli bir iştir. Onları zararlı yerlerden ve yollardan koruması ve erkân-ı İslâm’ın 54 emrini güzelce öğretip ve o yolda çalışmasını temine çalışmak babanın ilk ve mühim vazifelerinden biridir. Kendinin Cennete, oğlunun cehenneme gitmesini kim ister? Bu olsa olsa inançsız ve iman u İslâm’dan nasibi olmayan kimselere mahsustur. O zaman iş değişir. Vapurdaki yolculardan bazıları gemiyi delmeğe çalıştıklarını görünce bütün gemi halkı ayağa kalkar. O adamı men ederler. Eğer seyirci kalırlarsa hep beraber batıp giderler. Buna hepimizin aklı erer de dinimizi yıkmağa yeltenen dinsizlere kimse ses çıkarmadığı zaman da aynı felâket hepimizin başına gelir. Gemi battığı zaman herkes boğulur. Fakat dinliler cennete gider, dinsizler de cehennemi boylarlar. Bu da, malûm. Dinimizi beğenmeyip dinsizlik yolunu tutunca artık memleket kendiliğinden komünist olup gider. Ondan sonrası ma’lûm. Öyle ise herkese evlatlarının ve etrafındakilerin dindar olarak yetişmesine çalışmak hem de tam bir gayretle çalışmak şarttır. Bu husustaki ecri de ona göre olacaktır. Bak sana bir vak’a anlatayım:

Meşhur bir Süleyman Aleyhisselâm var ya, kuşların dilinden anlar, ordusu ile havada uçar. İşte bu peygamberimizin hanımı nasılsa aldanıp, ölmüş olan babasının evvelâ resmini sonra da heykelini yaptırıp, gizlice ona tapınır olmuş. İşte o büyük peygamber bundan gafil olup hanımını tedip etmediği için mühr-ü Süleyman elinden alınmış ve kendisi de artık hükümdarlık yapamaz hâle gelmiş. Bir rivayette kırk gün süren bu halden sonra Süleyman Aleyhisselâm hâdiseye vâkıf olmuş hanımının putu olan heykeli kırmış. Bunun üzerine mühr-ü Süleyman yine eline geçmiş ve hükümdarlığını sürdürmeye devam etmiş. Şu hâdise bize anlatıyor ki, insan evinin de hâkimi ola. Bahusus maiyyetindekilerin İslâmî hayatlarıyla çok sıkı bir şekilde ilgilenmelidir ki, kurtuluş mümkün olsun.

Onun için memlekette yaşayan insanların bu hususta sağlam imâna ve itikada ve bilgiye ihtiyaçları vardır. Malûmdur ki, insan pek büyük ve mümtaz mahluktur. Dünyâda ve âhirette saadet onun hakkı iken yetiştirme tarzı bozuk olunca o zaman bu mümtaz insan dünyâda da perişan âhirette de. Cenâb-ı Hak cümlemizi uyanık ve dünyâsını âhiretini bilen ve her halde Hakk’ın rızâsını kazanmayı başlıca hedef edinen sevgili kullarından eylesin, âmin!

Kasas sûresinin sonunda iki üç âyet-i kerîme var ki, bugünkü dersimde onları okuyordum. Nazar-ı dikkatimi çekti. Ben de sizlere o âyetleri hatırlatmak üzere yazmayı münâsib gördüm:

Açık manâsı; “Zinhar, kafirlere yardımcı olmayınız.” (Kasas: 86) İkincisi:

“Rabbine çağır. Sakın müşriklerden olma”. (Kasas: 87)) Te’kiden tenbih buyrulan bu iki âyet-i kerîmenin arkasından:

“Allahdan başka bir ilaha ibâdet etme. Ondan başka ilâh yoktur. Ondan başka her şey helak olacakıır. Hüküm ancak onundur. ve hep ona döndürüleceksiniz.” (Kasas:88)

Sûre-i Ankebûtda Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurur: Onlar gemilere binip (tehlikeyi gördükleri vakit) dinde hâlis oldukları halde Allah Teàlâ’ya dua ve ibâdet ederler. Vakta ki, Allah Teàlâ onları kurtarıp karaya indikleri zaman yine müşriktirler. Allah’a ortak koşarlar; eski küfür hallerine dönerler. (Ankebut: 65, 66)

Lokman Aleyhisselâm da oğluna şöyle nasihat etmişti:

“Oğlum, Allah’a şirk koşma. Allah’a ortak koşmak çok büyük bir zulümdür.” (Lokman: 13)

Sûre-i Rûm’un 31. âyetinde ise şöyle denmektedir:

“Hep Alah’a dönüp itaat edin. ve ondan korkun. ve namaza devam edin. Müşriklerden olmayın.”

Yine aynı sûrenin 40. âyeti şöyledir: “Allah Odur kî, sizi yarattı. Sonra size rızık verdi. Sonra sizi öldürür. Sonra sizi diriltir. Ey müşrikler, Allah’a ortak koşanlar, sizin putlarınızdan bunlardan bir şey yapacak var mı? Allah onların işledikleri şirkten münezzehtir. ve çok âlîdir.” Kur’an-ı Azîm’in hemen birçok yerlerinde bu şirkin aleyhinde pek ma’kûl ve güzel nasihatler vardır.

Namaz kılmamak da insanları şirke sürükleyen bir âfettir. Namaz dolayısıyla Allah Teàlâ’nın emirlerine itaat insanın içini dışını nurlandırır da, şirke, küfre düşmekten son derece korkup kaçar. Bu da kulda nûr-ı ilâhînin tecellisinden neş’et eder. Hak Sübhânehû ve Teàlâ da âbid ve sâlih kullarım korur da şirkten uzak kalırlar. ve Allah’a şirk koşanları da sevmezler. Mülkün sahibi yalnız Allah’tır. Ortağa, yardımcıya, oğlana, kıza ihtiyacı yoktur. Bütün mahlûkat onun kullandır. Kulunu kendisine hiçbir zaman ortak yapmaz. Ortaklık aczden ileri gelir. Allah âciz değil ki, ortak edinsin. Bütün peygamberler Onun kulu ve resulüdür. ve İsa Aleyhisselâm da böylece Allah’ın kulu ve resulüdür. Ona Allah’ın oğludur demek, Allah onda tecelli etti, kullarını kurtarmak için oğlunu feda etti, ve sâir buna benzer sözleri söylemek hiç bir akl-ı selim sahibine yakışmaz. Allah, Allah’tır. Her noksan sıfattan münezzehtir. ve her kemâl sıfatıyla muttasıftır. Cenâb-ı Hak, cümlemizi bu gibi hatâlara düşmekten korusun âmin! Şu duayı her gün oku; Yâ Rab! bilerek ve bilmeyerek yaptığım şirklerden sana sığınırım ve bunlardan sana tevbe ve istiğfar eylerim.

 İçindekiler