ANA BABA HAKKINDAN DAHA MÜHİM BİR HAK:

PEYGAMBERİMİZ’İN ve ULEMANIN HAKKI

Tekrar edeyim. Çünkü tekrar güzeldir; 180 defa olsa dahi, yani kulağına küpe olmak için tekrara ihtiyaç vardır. Zira herkesin anlama kabiliyeti bir değildir. Bundan nâşi olsa gerek ki SAS Hazretleri de bazen mübarek sözlerini üç defa tekrar ederlerdi.

Bizim de sizlere tekrarlayacağımız şey: Ana ve babalara hürmet ve saygıyı onlara ikram ve ihsanı anlatırken, asıl sizleri Hak rızasına, Allah sevgisine, âhiret hayatına ve Allah korkusuna sevk eden ve sizlere Allah’ı tanıtan ibâdet yollarını gösteren hocalarınızı mürşidlerinizi unutmamanızdır. Bunların kıymeti hayat-ı dünyâya gelmemize sebeb olan ana ve babalarımızdan çok daha üstündür. Bak, Hazret-i Ali Efendimize atfedilen bir sözde: “Bana bir harf öğreten, muhakkak beni kendine köle etmiştir.” Yani bana bir harf dahi olsa öğretene ben köle olurum, demektir. Bu da bize anlatıyor ki, dünya ve âhiret ilim üzerinedir. İlimsiz ne dünyânın ne de âhiretin tadı olmaz. İlimin ise, envai çoktur. Lâkin matlûb olan ilim ma’rifetullahtır. Yani bu varlığın sahibini tanımak, bilmek ve Onun emirlerine inkıyâd edip yasaklarından korkup kaçmak ve Onun rızasını kazanmağa çalışmaktır.

Asıl ilim, bu ilimdir, öteki ilimler bu ilmin teferruatıdır. Asıl olmadan teferruatın ne kıymeti olur. Can olmadan cesedin kıymeti olmadığı gibi. Fakat bugün beşeriyet hemen hemen bu kâide-i umûmiyenin dışında hareket etmekte ve hemen gaye ve maksat, dünyânın fâni nimetlerine kavuşabilmektir. Bu dünyâ nimetleri de ele geçince artık âhireti düşünmek mümkün mü? Zira, ekseriyetle, varlıklar insani an tuğyana sevk etmekte olduğu görüle gelen hâdiselerdendir, insanlığın yüksek mertebelerine ulaşmadan, kemâl mertebelerine erişmeden ne ilimlerden ve ne de servetlerden lâyık-ı veçhile, istifâde edip onlarla Hak Teàlâ’nın rızâsını kazanabilmek çok müşkildir.

Görmez misin ki, Efendimiz SAS Hazretleri varlıklara, servete hiç kıymet ve ehemmiyet vermedi. Halbuki o gün servete, varlığa, her zamandan fazla ihtiyaç vardı. ve o altın olan dağlar taşlar kendilerini Resûl-i Ekrem’e arz ettikleri vakit onları istemedi. ve bir gün aç kalıp Hakk’a tazarru ve niyaz etmeği, ve bir gün de tok olup, Hakk’a şükretmeği tercih buyurdular. ve bu vak’ayı Kasîde-i Bürde sahibi Muhammed Bûsıri Hazretleri ne güzel canlandırmıştır:

(...)

Kaside sahibi Muhammed Bûsırî Hazretleri şu üç beytinde ayakları şişip incininceye kadar namaz kılmakla geceleri ihya eden ve o gece karanlıklarını manevî nurlarla ziyâlandıran Peygamberimiz SAS’in sünnetine uyamadığımdan, nefsime zulmettim, demektedir. Demek ki, zulüm, yalnız başkalarına yapılan eza ve cefâlar değil belki peygamber-i âhir zamanın herhangi bir sünnetine uymamak da, kendini bilen arifler için, bir zulümdür. Zulüm, zulmetten karanlıkdan gelen bir kelimedir. Zulüm, kıyamet gününün zulmetini insanın kendi eliyle hazırlamasıdır. Gece namazlarını terk etmek suretiyle, bir karanlığa eliyle hazırlamış oluyor demektir.

Gece namazları pek efdaldir. Cenâb-ı Hak, Peygamberimiz’e bu namazı emretmiştir. Biz de O peygamberin ümmeti olmaklığımız hasebiyle, bizim için de bu namazı kılmak pek efdaldir. Hatta bir rivayette iki rekat namaz için 100.000 sevap olduğunu Hazîne-tü’1-Esrâr’da görmüştüm. Bizim delilimiz, Mekke’de her bir namaz için 100.000 sevap var diyordu. O sırada kitap önümde idi. Ben de ona; Bak hacı efendi, bizim diyarda da 100.000 sevap var. Allah Teàlâ kullarına rahimdir. Yalnız bu sevabı Mekkelilere verip de diğer kullarını mahrum etsin; hiç olur mu? İşte gece namazı bu kadar efdal olmakla beraber; insanın sıhhati yerinde olur; rızkı da bol olur. Yüzü de nurlu olur gözleri de bozulmaz. Sonra dünyâsı da güzel olur; âhireti de. Gece namazlarını kılmağa devam edenlerin evleri bereketli, çocukları da selâmet ve itaatli olur. Onun için, sen de mümkün mertebe, geceleri erken vakitte yatıp, gece namazlarım kılmağa çalış. Kimsenin görmediği o gece karanlığında kalkıp namaz kılmanın tadına doyulur mu? Cenâb-ı Hak, cümlemize gece namazlarını kılmak nasib ü müyesser eylesin... Âmin!

Bûsırî Hazretleri, ikinci beytinde de şöyle demektedir:

SAS Hazretleri çok defalar oruç tutar ve açlığa karşı çok sabırlı idi. Bazen bir gün bazen iki gün, bazen üç gün yemek yemedikleri olurdu. Ekseri günleri biraz süt ve biraz da hurma ile iktifa ederlerdi. Hatta bir kere Hazret-i Fatıma radiyallàhu anha yaptığı ekmekten bir tane alıp babalarına getirmişti de Resûl-i Ekrem Efendimiz: “Kızım, üç günden beri ağzıma bir ekmek veya taam girmedi” demişlerdi.

Sahâbe-i Kiramdan bir zat, açlıktan karnına bir taş bağlamış oldukları halde huzûr-u Rasûlüllah’a gelmiş ve eteklerini kaldırıp karnına bağladığı taşı göstererek, halini, açlığını arz etmek istemişti de; bunun üzerine Rasûlüllah SAS Hazretleri de mübarek eteklerini kaldırıp o da midesi üzerine bağladıkları taşı göstererek, ben de senin gibiyim, demek istemişler, ve bu suretle de o zâta teselli eylemişlerdi. Bu hâdiseler bir millet, bir kavim, bir cemâat için; büyüğüne küçüğüne, ne güzel derstir, nasihattir, ibrettir. Ne yazık ki, bizler bolluk içinde şımarmış haktan da uzaklaşmış olduğumuzdan bütün derdimiz boğazımız, yaşamamız, keyfimize göre harekettir. Ne aylık yeter; ne de yıllık. Sonra hepimiz bir evliya gibi çalım satar; sofuluğu da kimseye vermeyiz vesselam...

İşte Cenâb-ı Peygamber de açlıktan karınlarına taş bağlarlar ve bu suretle bizlere hem sabır, hem de tahammülü öğretmiş olurlardı. Cenâb-ı Hak cümlemize hidâyet nasib etsin de Peygamberimizin sünnetlerine uymak şerefine nail eylesin... Âmin!

Yoksa, sen zannetme ki, bu açlık yokluktan ileri geliyordu. Bu, büyük, affedilmez bir hatâdır. Cenâb-ı Peygamber istese, her yer altın olurdu. İşte bunu belirtmek için İmam Bûsırî Hazretleri Kasîdesindeki şu üçüncü beytini okuyarak bizleri irşâd buyurmuşlardır:

(....)

Bu beytlerde çok canlı hakikatler bizlere arz olunmaktadır. O yüksek, kocaman dağlar ve hatta vadileri çakıllar ve hatta her şey, altın olarak Rasûlüllah’a kendilerini arz etmişler. İşte tam fırsat... Yokluk, açlık hatta çıplaklığın hüküm sürdüğü bir devirde bu altınlara ne kadar ihtiyaç olduğu herkesçe malûmdur. Değil böyle altınlar, böyle yokluk devirlerde, hatta bugünkü varlık devirlerinde bile, insanları soyan, bankaları soyan, canlara kıyanları görmüyor muyuz? Bak O Müctebâ’dan, bu altın olarak kendilerini arz ettikleri vakit, aldıkları cevap: “Hayır benim sizlere ihtiyacım yok.”

İbrahim Aleyhisselâm’ın ateşe atıldığı zaman melekler kendisinin imdadına gelmişlerdi. Cenâb-ı İbrahim: “Rabbim benim hâlimi bilir. Benim sizlere ihtiyâcım yok” demişti de, nihayet o koca ateş İbrahim Aleyhisselâm’a, biiznillah, gül gülistan olmuştu. Tabiî bunu gören halk hemen müslüman oluvermişlerdi, işte Cenâb-ı Peygamber de bu ulûvv-i Cenâblığı altın dağlarına gösterip, ben bir gün aç kalıp Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyaz etmeyi, bir gün de doyup Hak Teàlâya şükretmeyi isterim, demişlerdi.

Dikkatle bak, o zaruretler hiçbir zaman, o hak peygamberi hak yolundan ayırmamıştır. Dünyânın her saltanatı, her gösterişi, saadet gibi görünen her şeyi muvakkattir. Âhiretteki hesabı ağırdır. Felâketi büyüktür. Onun için Cenâb-ı Peygamber, ben böyle geçici ve aldatıcı şeylere iltifat edemem, diyerek bizlere ne güzel bir ders-i ibret vermişlerdir. Bugün bu servetlerin başımıza getirdiği ve getireceği felâketleri hâlâ da, görmekten çok uzak ve âciziz. ve hatta bugün Amerika denilen bilgi ve servet kaynağı, medeniyet ocağı diye vasfedilen Amerika, Rusya ve Çin gibi memleketlerdeki hürriyetsizlikle birlikte, gece eşkıyâlığı da pek meşhurdur. Sözde medeni memleketler.

Fakir memleketlerde de böyle vak’alar olabilir. Bunların çoğu hep, dini bilgisizlik inançsızlık ve mesuliyet duygusu olmadığından, tâbir caiz ise, dinsizlikten neş’et etmektedir.

Altındaki beytte bu hal ne güzel anlatılmaktadır:

(....)

O Nebiyy-i zişân’ın devrini, halini vaktini düşünecek olursak, görürüz ki, vahşet her tarafı almış, en ağır, iğrenç ve çirkin hadiselere rast gelmekteyiz ki, her şey bir tarafa, o çocuklarını diri diri gömmeleri, diğer bazı sebeplerle öldürüvermeleri doğrusu affolunur şey değildir. Ne büyük cinayet!

İşte bu işlerin görülme ve vahşet devrinde Cenâb-ı Peygamber Efendimiz, bu dünyanın hiçbir alâyişine kıymet ve ehemmiyet vermeden, o kocaman dağların altınlarına iltifat etmeyip zühdünü o dağlara ve bütün cihana ispat etmiştir. Muhakkak ki, zaruretler olgun insanları hiç bir zaman doğruluktan çıkaramaz. Nitekim, peygamberlerin izlerini takip eden evliyalardan Abdülkâdir-i Geylâni, Ahmed-i Rufai, Hasen-i Şâzeli, Muhammed Bahâeddin Nakşibendî, Muhammed Muhyiddin’il-Arabî, Muhammed Muhyiddin Üftâde, Konya’daki Mevlâna Hazretleri gibi binlerce veliyyullah, veysel Karânî, İbrahim Edhem gibi sultanlar dünyaya hiç de iltifat etmemişler amma isimleri günümüze kadar gelmiş. Herkes tarafından hürmetle anılır ve ruhlarına bütün müslümanlar tarafından her gün hediyeler gönderilir. Bu devlet ne devlettir ki, cesetler çürümüş, yok olmuş fakat bunların isimleri bir türlü gönüllerden çıkmamıştır. Halbuki, ne kadar dünya büyükleri vardır ki, hiç birisinin ne adı ne de sanı okunur. Sen bundan acaba ne anlarsın?

O Peygamber-i âhir zamanın hürmetine bu dünya yaratılmıştır. Eğer O yaratılmamış olsaydı, dünya denilen bu âlem, olmazdı. Binâenaleyh, dünya Onun için yaratılmış olmakla beraber Peygamber SAS’de dünyaya hiç iltifat etmeyip: Dünyayı ve içindekileri yaratan asıl mülkün sahibi olan Allah Teàlâ’yı istemiş ve bütün muhabbetini, sevgisini, aşkını, arzusunu, gayesini ve her şeyini Ona bağlamış, Onu sevmiş, ve Onun sevdiği ibâdetleri sevmiş. Allah Teàlâ mülkünü Onun için halk etmiş, O Resûl-i müctebâ da Onun rızâsı için bu dünyayı terk etmiş. Gayesi, sırf Allah rızasını kazanmak olmuş ve onun için her şeye katlanmış. Allah’ı halka tanıtmak için döğüşleri göze almış, gece uykularım terk etmiş, memleketini terk etmiş, putlara tapan akılsızlarla harbetmiş. Sırf gayesi, ibâdet ancak Allah’a yapılır. Allah’tan başka Allah olmadığını bildirmek için çalışmış ve nihayet:

(Muhammedün seyyidül-kevneyni ves-sekaleyni vel-ferîkayni min urbin ve min acemin) diye, kâinatın seyyidi, ins ve cinin, Arap ve Arap’ın gayrisi bütün insanların seyyidi, efendisi, beyi, paşası, sultam olmakla yâd edilmek şerefine de mazhar olmuştur. Cenâb-ı Hak, hemen cümlemizi o Peygamber-i Zîşân’ın hakiki ümmeti olarak onun yolundan bizleri ayırmasın, Âmin!...

Kur’an-ı Azimüş-şân’ın bir çok âyetlerinde Peygamberimiz SAS’in fezâilinden bahsetmektedir. O peygamberimizin bulunduğu devirdeki insanlar ki, çoğu putperest kimselerdi; bununla beraber, eşkıyalıklarla, baskınlarla birbirlerinin mallarını, hayvanlarını, kadın ve çocuklarım esir alıp köle gibi kullanırlar idi. ve bunun önüne o güne kadar kimse de geçememişti. Aralarında pek çok meşhur şâirlerin de geçtiği o devirlerde bu çirkinlikler bir türlü önlenememişti.

Vaktaki Peygamber SAS dünyaya teşrif buyurup kırk yaşlarına geldiği zaman kendisine peygamberlik verilmişti. O günden itibaren bu cahil kavmi yola getirebilmek için her türlü müşkülata karşı uğraşmaktan geri kalmadı. O günün Arapları Peygamber SAS’i çekemediler. Kendisine çeşitli zulüm ve işkencelerde bulundular. Hatta müslüman olanlara karşı boykot ilan ettiler. Onlara ne yiyecek ve ne de giyecek bir şey satmadıkları gibi yakaladıkları müslümanları da döğmekten ve hatta öldürmekten lezzet alacak: kadar ileri giderlerdi. Ne kadar acıdır ki, Peygamberimiz’i görmek ve İslâm ile müşerref olmak üzere gelen zuafâ-yı müslimînden —zannedersem ismi Ebu Zer olacak— zavallıyı yakaladılar ve o kadar döğdüler ki, nihayet güç ile ellerinden kurtulup Ka’be’ye sığınmış ve Ka’be perdesinin arkasından tam bir ay dışarı çıkmamış ve bu müddet zarfında ancak geceleri çıkıp bir miktar zemzem suyunu içerek hayatını muhafaza edebilmişti. (Zemzem pek mübarek bir sudur. İsmail Aleyhisselâm’ın hediyesidir. Her ne niyetle içilirse içilsin, insanlara şifâ bahşeder ve hem de besler idi.) İşte bu zât da bu zemzemden içerek, bir ay beslenmiş ve kilo almış olduğu da rivayet edilmektedir. ve nihayet müslümanlara Mekke’de yaşama hakkı kalmamıştı. Onlar da evvelâ Habeşistan’a sonra da Medine-i Münevvere’ye hicret ederek toplanmışlar idi. Sayılan ancak 313 kişi olduğu bir zamanda Mekke müşrikleri müslümanlığı yok etmek için başlarında Ebû Cehil de olduğu halde binden fazla bir askerle gelip İslâm’ı söndürmeye çalıştılarsa da, Allah Teàlâ’nın yardımıyla, Ebu Cehil de içlerinde olmak üzere 70 kişinin canları cehenneme gönderilmiş oldukları halde kaçmağa mecbur olmuşlardı. ve bunu müteakip devam eden muharebelerde Allah Teàlâ’nın izniyle hep perişan olarak kaçmışlar ve nihayet, Mekke-i Mükerreme de müslümanların eline geçerek İslâm şevketi, kudreti her tarafa yayılmış ve bundan sonra da o putperest Araplar hatâlarını anlayarak top top, dalgalar hâlinde Rasûlüllah’ın huzuruna gelip müslüman olmuşlardı.

Bugün de sayısı —lehülhamd— milyara baliğ olacak derecede dünyanın her tarafına İslâm yayılmış ve bütün âlem-i beşeriyete Allah Teàlâ’nın varlığı, birliği, İslâm akidesi üzere duyurulmuş olduğundan, bundan sonra putlara tapanların ne büyük azaplara çarpılacakları aşikârdır. Bugün hâlâ devam edegelen putperest müşriklerin inatlarında ısrarla durmaları ne kadar câhil olduklarına başlıca alâmettir.

Kiliselerini her ne kadar süsleseler ve her ne kadar bilgi sahibi olsalar dahi hiç kıymeti yok, sonsuz bir cehalet içerisindedirler. Çünkü bilgilerin asıl maksadı Allah Teàlâ’yı tanımak ve Onu kendisinin bildirdiği gibi bilmektir. Evvelâ, birdir, hiçbir şeye muhtaç değildir. Evlat ve baba gibi şeylere muhtaç değildir. Bütün varlığı yaratan Odur. Bizi de yaratan ve nihayet ölümü veren ve her muhtaç olduğumuz eşyayı da yaratan; ayı, güneşi, bütün yıldızlan, hatta bilemediğimiz nice eşyayı yaratan ve bizlere ilim-irfan veren-, göklere çıkacak kadar bilgileri veren hep o bir Allah’tır.

Sevgili Peygamberimizi de en üstün ve en mümtaz bir peygamber olarak beşeriyete hidâyet için O bir Allah göndermiştir. Bize yakışan işte bu mümtaz ve âleme numune olan Peygamber-i âhir zamana uymaktır. ve onun yolundan ve izinden katiyyen ayrılmamağa çalışmaktır. Saadet ve selâmet için başka çaremiz yoktur. Sakın kâfirlerin sözlerine bakma ve aldanma. ve onların gökte uçmaları ve çeşitli san’at ve hünerleri zinhar seni aldatmasın! Bak şeytan, bunların hepsinden daha hünerli fakat şeytandır, vesselam...

Onun için, ey kardeşim, sen dünyâyı öğrenirken istikbâlini te’mine çalışırken en baş gayen Allah’ım bilmek ve Onun gönderdiği Peygambere uymak olsun. Korkma; Allah, yalnız senin değil, bütün mahlûkatın rızkını veren bir zât-ı ecell-i a’lâdır.

Sen Allah’a kul ve bu Peygambere ümmet olmağa bak.

Bugün Peygamberimizin nail olduğu devlet ve saltanata kimse erişememiş ve erişmesine de imkân yoktur. Dünyâdan ayrılalı 1400 seneye yaklaşmaktadır. Onun o mukaddes türbesi önünde sayısız müslümanların her gün ve her saat nasıl hürmet ve saygı ile birlikte, salât u selâmlarla ona bağlılıklarını göz yaşlarıyla arz etmekte olduklarını bir görsen, bu da sana yeter, diyeceğim.

Ne Hazret-i Musa’nın ve ne de Hazret-i İsâ’nın, kitapları ve eserleri tam mazbut değildir. Gerek Tevrat ve gerek İncil sonradan toplanmış, hem de yüzlerce sene sonra, şundan bundan nakledilen rivayetlere dayanarak Tevrât’ı ve İncil’i meydan getirmişlerdir ki, ne hakikî Tevrat’tır ve ne de hakiki İncil. Zâten bu iki kitap da bu günün ve yarının hiçbir derdine deva olacak şekilde değildirler. ve kısmen papaz ve hahamlar tarafından ta’dil edilip değiştirilmiş ve hemen birbirini tutmayan müteaddit kitaplar İznik’te toplanan papazlar tarafından ancak dört veya altısı kabul edilmiş, diğerleri ise kapı dışarı bırakılmıştır. ve zâten ahkâm-ı ilâhiyye hiç bir esasta zikredilmemiş. Yalnız bazı nesâyihten ibarettir.

Bizim kitabımız Kur’an-ı Âzimüş-şân öyle mi? 23 senede peyder pey nazil olmuş; her âyet ve sûresi hatta bir noktası bile değişmemiş olan kitabımız 1400 sene evvel ne ise bugün de aynen o kitaptır. O kitabımız olan Kur’an-ı Âzimüşşan’ın emirlerini ve onun azametini bizlere bildirebilmek için —Allah razı olsun— O ulemâlarımızdan, bugün kütüphanelerimiz milyonlarca eserlerle doludur. Çünkü Kur’ân-ı Kerim öyle bir kitaptır ki ne lafzı ne mânâsı ve ne de mucizesi biter. Elhamdü lillah bugün her müslüman yalnız Fatiha sûresini günde 40 defa okumaktadır. Çünkü günlük namazlarımızın rek’atları kırktır. Her rek’atta Fâtiha-i şerifeyi okumak mecburidir. Diğer sûrelerden ise istediklerini ve bildiklerini okur. Müslümanlar da ne ellerinden ve ne de dillerinden bir an bile bırakmazlar. Hak Teàlâ bu okumak, öğrenmek, öğretmeyi her müslümana ve hatta her insana nasîb ve müyesser eylesin... Âmin!

Maksadımız anne ve baba haklarını anlatmak idi. ve bu vesile ile de ana ve baba hakkından daha çok üstün bir hak varsa o da Peygamberimiz SAS’in hakkıdır. İslâm’ı ve İslâm yollarını öğreten Peygamberimiz’in hakkını kolayca ödeyemeyiz. Zira O olmasa idi bizler de o putperest müşrikler gibi ellerimizle yaptığımız putlara tapacak ve Allah’ı da hiçbir zaman bilemeyecektik. Çok şükür ki, Allah’ımızın rahmeti erişip, bize doğru yolu gösteren ve Allah’ı güzelce tanıtan o canım Peygamberi yolladı (Elhamdü lillah).

İçindekiler