ANA BABAYA İHSAN ve İTAAT

 Vâlideyne ihsanı şöyle tarif etmektedirler, ihsân her ne kadar in’âm manâsına ise de onlara herhalde iyilik ve onları hıfz u himaye ile beraber, emirlerine itaat ve onlan köle ve esaret gibi hallerden ve her türlü darlık ve zorluklardan kurtarmak ve onlara karşı katiyyen böbürlenmemek; ben sana bakıyorum, “Şöyle şöyle yardımlarda bulunuyorum, veya evimde oturtuyorum” ve saire gibi üstünlük taslamaktan son derece sakınıp tam bir ihlâs ile ihsan, ikram ve in’âm eylemektir. Cenâb-ı Hak kendisine şerik koşulmasını istemediği gibi ana babaya da itaatsizliği istememekte olduğundan onlara ihsanı emir buyurmuştur.

Halbuki eğer onlar fakir ve zaruret içerisinde olup da bizleri okutamamış, refah içerisinde yaşatamamış olsalar bile onların babalık hakkında bir nakîsa gelmez ve biz evlatlara düşen vazife onları dâima saygı ile anmak ve her türlü ihtiyaçlarını tenâfür ile değil belki tevazu ile yapmağa çalışmaktır.

 l. Ana babaya iyilik cihad sevabı kazandırır.

(Ve vassaynal-insâne bivâlideyhi ihsânâ)

Bu hususta daha ziyâde aydınlanmak için hadîs-i şeriflerde beyan olunan ihsan ve ikramın mükâfatları ile beraber, ikram ü ihsanın zıddı olan uygunsuz muamelelerin cezalan hakkında bilgi vermeğe çalışacağını:

 Abdullah b. Mes’ûd Radıyallàhü Anh’den rivayet edilmektedir:

 “Ben Rasûlüllah SAS’den sordum:

—Allah Teàlâ’ya hangi amel daha sevgilidir?

Buyurdular ki:

—Vaktinde kılınan namaz.

—Sonra hangisidir, dedim.

Buyurdular ki:

—Anaya, babaya ikram, iyilik, ihsan ve itaattir.

—Sonra hangisidir, dedim.

Buyurdular ki:

—Allah yolunda cihad etmektir.” (Müslim)

 Abdulah b. Amr b. el-Âs Radıyallahü Anhüma’dan yapılan rivayette:

Nebi SAS’e bir kişi geldi ve cihad etmek için İzin istedi. Rasûlüllah SAS “Vali deynin sağ mı” dedi. O kişi de “Evet” dedi. O zaman Rasûlüllah SAS onlara fecâhid, dedi. Yâni onlara hizmetle Allah Teàlâ’nın vereceği sevaba nail olursun, muhabbetle ikram et. Böylece cihad sevabına nail olursun. (Buhârî, Müslim, Ebû Davud, Tirmizi, Neseî).

Abdullah b. Amr RA’den diğer bir rivayette de şöyle denmektedir:

Rasûlüllah SAS’e hicret etmek üzere bir adam geldi ve,

—Ana babamı da ağlar olarak bıraktım,dedi. Rasûlüllah SAS Hazretleri:

—Öyle ise, onlara dön ve onları nasıl ağlattı isen öylece güldürüp sevindir, dedi.

Ebî Sâîd RA den de şöyle bir rivayet:

Rasûlüllah SAS’e hicret etmek üzere Yemen’den bir kişi geldi. Rasûlüllah Efendimiz bu zâta sordu:

—Yemen’de senin kimsen var mı? dedi. Cevaben:

—Ana ve babam var, dedi.

—Sana bu hicret için izin verdiler mi? Cevaben:

—Hayır, dedi.

—Öyle ise onlar dön ve izin iste. İzin verirlerse cihad edersin. İzin vermezlerse onlara itaat ile ikram ve ihsanda ve iyiliklerde bulun,” dediler. (Ebû Davud)

Bir de Ebû Hûreyre RA ‘ in rivayetini dinleyelim:

Cihad etmek üzere izin almağa bir kişi geldi. Rasûlüllah Efendimiz bu adama sordu: “Ana ve baban sağ mıdırlar?” Adam: “Evet,” dedi. “Öyle ise sen onlara bak ve emirlerine itaat eyle ki, cihad sevabını alasın.” (Müslim, Ebû Dâvud).

Enes RA’ın rivayeti çok şâyan-ı dikkattir:

Bir adam Rasûlüllah SAS’a geldi:

—Ben cihad etmek istiyorum, fakat gücüm yetmiyor, dedi.

Rasûlüllah Efendimiz buyurdular ki:

—Anandan,babandan hayatta kimsen var mı?

—Anam var, dedi.

—Allah için ona iyilik ve ihsanda bulun. Bunu yaptığın takdirde san hem hac hem umre ve cihad sevabını almış olursun. (Râvileri mu’temed kimselerdir).

 Şu yazılmış olan altı adet hadis-i şerif mealleri zannedersem bizlere yeter ve artar.

Terğib ve Terhîb adlı hadîs-i şerif kitabının üçüncü cildinin 314-315. sahifelerinde yazılı olan hadis-i şerifler bizleri hayretlere düşürecek hârikalarla doludur.

O devirler orduya hizmet edecek askere son derece ihtiyaç olduğu bir devirlerdir. Öyle iken ana ve babaya itaat ne kadar mühim ki kendi arzularıyla cihada âşık kimseler uzun yollan kat edip Rasûlüllah’ın huzuruna gelip harbe hazır asker, izin ve müsâade istiyorlar da bakınız Cenâb-ı Peygamber onlara nasıl cevap veriyor!

Cihaddaki ecr, sevap, fazilet pek çok, sonra ganimet de var. Sonra bunlara ihtiyaç da var. Çünkü henüz müslüman sayısı pek az, öyle iken Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri her şeye rağmen bunlara ana ve babalarına itaat edip sözlerini dinlemek ve onlara ikram ve ihsanda bulunmalarını ve onlardan izinsiz müsâadelerini almadan bir şey yapmamalarını tavsiye etmektedir. Sen bu nasîhatlere candan kulak ver ve böyle bir evlat olmağa çalış ki, dünyâda ve âhirette mes’ûd ve bahtiyar olasın. Bugünkü evlâtları hep görüyoruz ki, ana ve babalarına karşı hiç yakışmayacak kadar çirkin hareketlerde bulunuyorlar. Sonra işleri ters gidince yaptıklarını anlasalar da artık fâide yok. Baksanıza İslâm’ın en büyük ve yüksek seviyesinde olan çok kıymetli, günahları döken ve insanları şehidlik mertebesine ulaştıran, başkalarına da şefaat hakkını kazandıran bu cihada izin vermemiş; muhtaç olan anne ve babalarınıza hizmet ve onların dualarını almak sizler için daha iyidir ve daha lâyıktır, diyerek onları geriye çevirmiş ve onlardan izin almadıkça ne cihada ne de başka hizmetlere müsâade edilmiştir.

Ebi Ümâme Radiyallahü Anh’in rivayetinde:

Bir adam Rasûlüllah Efendimize gelip:

—Ya Rasûlüllah ana ve babanın evlâd üzerindeki haklan neden ibarettir” diye sordu da cevaben:

—Onlar senin hem cehhekih ve hem de cehennemindir. buyurdular.

İbn-i Mâce’nin bu rivayeti hepimize pek büyük bir ders ve ibrettir. Onlara hüsn-i muamele eder ve rızalarını kazanırsan işte cenneti buldun demektir ve bilakis eğer onlara hüsn-i muamele edemez sert ve haşin davranıp gönüllerini kırar ve incitirsen o zaman da cehennemi hak etmiş olursun. Bir de bizim dilimizde; cennet ana ve babanın ayağı altındadır, derler.

Hazret-i Ömer diyor ki: “Benim bir hanımım var, ben seviyorum. Fakat her nedense babam hoş görmüyordu ve bana karımı boşamamı söyledi ise de ben bunu yapamadım. Bunun üzerine babam Rasûlüllah Efendimize söyledi o da, boşa diye buyurdular.” (Bunu İbn-ı Mâce, Ebû Dâvud ve Nevevî rivayet etmektedir).

 2. Ana babaya iyilik ömrün uzamasına sebep olur.

Enes ibn-i Mâlik de şöyle rivayet eder:

SAS buyurdular ki: “Her kim ömrünün uzamasını, kendisinin mesrur ve rızkının ziyâdeliğini isterse ana ve babasına iyilik ile ikramdan geri kalmasın. Akraba ü taallukatına da sıla-i rahim yapsın.”

Ahmed ibn-i Hanbel:

“Herkim vâlideynine iyilik ve ihsanda bulunursa ona müjdeler olsun ki, Allah onun ömrünü ziyâde eyler.” (veya eylesin, demektir. Dua makamında caizdir).

Malûmdur ki kazaları ancak dualar önler, iyilikler de ömrü ziyâde eyler. Belki akla gelir ki, ecel muayyendir. Saat ve dakikası gelince bir an ne geri kalır ne ileri gider. Vakt-i muayyeninde ecel kendisini yakalar. Hem şunu da iyi bil ki, eceli gelmeden kimse ölmez. Gerek vurulmak ve gerek boğulmak, otomobil ve sair kazalarda ölenler hep ecelleriyle ölmüşlerdir. Yalnız sebepler değişiktir. Sonra ömrü uzatmak ve kısaltmak da mülkün sahibi Allah Teàlâ’nın elindedir, îşine kimse karışamaz.

Cenâb-ı Hakk’ın lütf-u kereminden bir ihsân-ı ilâhi olarak ömrünü artırması kadar tabii bir şey olamaz. Zira ömrü vermek, çoğaltmak, azaltmak hep onun elinde değil mi? Öyle ise olmaz veya olamaz deme. “Doğruyu Allah bilir” de geç, yalnız itirazcı olma. Bizim Allah’ı bilişimiz bile çok zayıf. Onun kudretinin karşısında olamayacak hiçbir şey yoktur. Bir kulunun ömrünü uzatırsa ona kimin niçin yaptın demeye hakkı vardır? Sonra bunu haber veren de onun sevgili Râsûlüdür. Sözünde hiçbir defa yalan olmamıştır. Onun için adı Muhammed El-Emîn’dir, Muhbir-i sâdıktır. Gökleri dolaşan, Hak Teàlâ ile görüşen ve Hakk’ın sayısız iltifatına mazhar olan kıyamete kadar bâki olan mucizesi —ki, o bizim kitabımızdır— Ömrün uzatılacağını haber veren, Allah Teàlâ’nın dostu ve sevgilisi Muhammed Mustafa SAS’dir. O ne dedi ise sen ona bak; selâmete eriş, vesselam!

Ömrün uzamasına bazı büyükler onun bereketli olmasıdır, demişler. Bereket, mübârekliktir. Bunu anlamak çok zor değildir. Bazı büyükler Muharrem ayında dostlarına beş on kuruş bahşiş verirler idi ve alanlar da bu paraları bereket parasıdır diye saklarlar idi.

Bunun en canlı misâli zannedersem Tebûk seferinde zahir olmuştur. O gün ashâb-ı kiramın erzakları bitmek üzere idi. ve bazılarında yiyecek kalmamış idi. Cenâb-ı Peygamber oradaki askerlerin erzaklarını bir örtü üzerinde topladı. ve herkese müsâveten dağıtmış idi. Ebû Hüreyre RA der ki, bana isabet eden hurmayı ben bitiremedim. Aradan kaç sene geçmiş; halâ hurmalar duruyor. Bu duruşu akılla halletmek mümkün değildir. Bu tasarruf doğrudan doğruya Allah Teàlâ’nın bazı kullarına çeşitli lütuflarından biridir. Binâenaleyh anasına ve babasına hizmette kusur etmeyip onları her bakımdan memnun eden sevindiren bir evlâdı da Cenâb-ı Hakk’ın böyle cilveleri tecelli edince elli senelik ömür sanki yüz sene gibi olur. Bazı eser sahiplerine bakıyoruz ki, senelerce yazmakla bitmeyecek olan yüzlerce eseri kısa bir zamanda meydana getirmelerinin, insanları hayretlere düşürmekte olduğu hep gözlerimiz önünde cereyan etmektedir. Süyûtî’nin 500 küsur eseri olduğu ve bunları meydana getirmeye ömrün kifayet etmeyeceğini söylerler. Bunun o mübarek bereketin eseri olduğunu anlamamak mümkün değildir.

İşte bu nimet gerek ana ve babadan ikram edenlere ve gerekse sâir hayrat ve hasenata ve muhtaçların yardımlarına koşanlara Cenâb-ı Hakk’ın ikramıdır.

Binâenaleyh bu dünyada ne dikersen âhirette de onu biçersin, dedikleri gibi sen başkalarının hanımlarına iffetli olursan sizin hanımlarınız da iffetli olurlar. Siz babalarınıza ikram iyilik ederseniz, sizin çocuklarınız da size iyilik ederler. Her kime kardeşi, kusurlarını itiraf ederek, özür dileyerek gelirse, gerek doğru gerek batıl, her ne suretle olursa olsun onun itizarını kabul edip ona lazım gelen kolaylığı ve tatlılığı göstersin, inatkârlık yapıp onunla mücâdele ederse kıyamet gününde Havz-ı Kevser’den kovulur. Bu günkü insana ne kadar lüzumlu bir ders...

Bu akşam sahur vaktinde radyoda şöyle bir kıssa dinledim: Bizim Zenbilli Ali Efendi, meşhur Şeyhülislâm, Yavuz Sultan Selimin zamanında 25 sene de makamını muhafaza edebilmiş. Padişah, bazı memurların yanlış hareketlerine kızmış. Bunlardan 150 tanesinin idamına hükmetmiş. Zenbilli Ali Efendi, padişaha gidip hem nasihat eylemiş hem de bu yüzelli kişiyi affettirmiş. Koca bir padişahın böyle tevazu gösterip şeyhülislâmı kırmayışı ve aynı zamanda bu mücrimleri affedişi çok hem de pek çok takdire şayandır. Bu da bize insanlık numûnesidir. Muhterem zat Mekke-i Mükerreme’yi feth ettiği zamanda, hatip hutbesinde Yavuz Sultan Selimi medhederken “Hâdimu’l-Haremeyn” de, diyerek hatibi ikaz eylemiştir. Doğrusu bu kadar tevazu olsa olsa ancak bu gibi büyük kimselerde bulunabilir. Allah Teàlâ cümlesinden razı olsun. Seyyiâtlarını da hasenata tebdil eylesin. Vurduğu vurduk, kırdığı kırdık, kendini bilmez sarhoşların, huysuzların şerrinden de cümlemizi muhafaza buyursun... Âmin!

3. İmanda sebat ve ana babaya itaat

Muaz b. Cebel (R. A.) in rivayet ettiği şu hadis-i şerif ise hepimiz için pek büyük bir ders ve ibrettir, Muaz Hazretleri buyuruyor ki, Cenab-ı Peygamber bana on kelime ile vasiyet ettiler ve buyurdular ki:

“Allah’a hiçbir şeyde şirk koşma, eğer seni katletseler ve yaksalar dahi. Valideynine de asi olma eğer emrederse ki, ehlini terk eyle sende hemen bırak, malını da terk et bırak dese hiç itiraz etme bırak.”

Bu hadis-i şerifin tamamı namaz kısmında geçtiği için burada bu ikisi ile iktifa etmiştir.

 a. İmanda sebat etmek

 Burada ilk olarak bahsedilen şirk o kadar fena bir şeydir ki; seni öldürseler veya ateşte yaksalar bile yine sen sabreyle sebat eyle mükâfatını Allah’tan bekle, Bilal-i Habeşi’yi unutma. Onu o kızgın kumların içerisinde yatırıp üzerine tatlılar sürüp öldürmeye kasdeden Yahudi ağasının elinden Ebû Bekir RA istediklerini vererek kurtarmıştı. Fakat Bilâl mütemadiyen Allah’ı tevhid ederek Ehâd diyor.

Yani Allah birdir. Taştan, altından, gümüşten Allah olamaz. Allah birdir. “Her şeyi yaratan halk eden ve sonra da yine verdiği canı alan bir Allah’tır” diyen Bilâl-i Habeşî’yi, sonra Firavunun karısı Asiye Sultan Hanımı da unutma. O da ne işkenceler içerisinde Rahmet-i Rahman’a kavuştu.

b. Ana babaya itaat saadettir

 İkinci mesele ise, vâlideynine âsi olmamaktır. Eğer onlar senin ehlini, karını terk etmeni isteseler hemen hiç de tereddüt etmeden, böyle şey olur mu demeden terk etmelisin. Bu senin saadetin bakımından çok mühimdir. Vaktiyle askere giden bir genç hanımına evden çıkma diye tenbih etmiş. Kendileri evin üst katında babası da alt katta oturuyormuş. Bir gün babası hasta olmuş. Kızı babasının yanına gitmek için Peygamberimiz SAS den izin istemiş ise de O da kocana itaat eyle buyurmuşlar.

Ve burada bize güzel bir ders vardır. Gerek gelini gerek damadı seçerken iyi seçmeli. Sonra bir daha onlara müdahale etmemeli. Kötü bir durum olmadıkça hele ev işlerine hiç karışmamalı, onları baş başa bırakmalı. Yok öyle olmayacaktı, vay şöyle yapıyorlarmış dememeli. Sonları hayırlı olsun diye dua etmeli, hele ilk devirlerinde elinden geliyorsa mümkün mertebe onlara da yardımcı olmalı.

 c. Malını ana babadan sakınma

 Üçüncü mesele ise, malını bize bırak derseler ona da itiraz etme. Hemen peki deyip istediklerini ver. Sonra Allah Teàlâ sana daha çok vereceğine inan ve emin ol. Bak ihtiyar olan bir baba evladının kazancından, oğlunun izni olmadan alıp yer imiş Oğlu buna itiraz etmiş. Bir daha izinsiz bizden bir şeyler alma diye sıkı sıkıya tenbih etmiş. Bunun üzerine baba Rasûlüllah Efendimiz’e şikâyette bulunmuş ve şöyle söze başlamış:

—Ya Rasûlallah, bir zamanlar ben genç idim kuvvetli idim bu çocuğa baktım, büyüttüm. Şimdi ise ben zayıfladım, iş yapamaz hale geldim. Oğlum ise genç ve kuvvetlidir. Benim onun malından yememe razı olmuyor deyince Rasûlüllah Efendimiz, oğluna hitaben: Sen de, senin kazancın da babanındır, buyurmuşlardı. Allahü a’lemü bissevap.

Malûm ya tarlaya mahsûlü kim ekti ise mahsûl tamamen onundur. Binâenaleyh çocuk da babanın tohumundan hâsıl olduğu için çocuk ve çocuğun hâsılatının da babaya ait olması pek mâkûl bir şeydir. Fakat bu hususta imamların kavilleri muteberdir.

Ebu’d-Derdâ’nın naklettiği bir hadisi burada tekrarlamak iyi olacaktır zannederim:

Bir adam Ebu’d-Derda’ya geldi ve şöyle bir şikâyette bulundu:

—Benim bir karım var. Babam beni zorladı ve nihayet everdi. Şimdi de bu kadını boşamamı istiyor. Cevaben;

—Ben senin vâlideynine âsî olmanı emredemem ve senin karını boşamanı da emredemem. İster isen sana Rasûlüllah’tan işittiğim bir hadisi nakledeyim, Rasûlüllah Efendimiz buyurdular ki: “Ana ve baba cennetin orta kapısıdır. Sen ister isen bu kapıyı muhafaza eyle, istersen terk eyle, uzak ol.”

O da hesapladı ve neticede karısını boşadı. Bu hadisi İbn Mâce ile Tirmizî nakletmiştir, “Sahihtir” derler.

Diğer bir vak’ada da Hazret-i Ömer’in oğlu RA şöyle diyor:

“Benim bir karım var idi ki, ben onu seviyordum. Babam Ömer de ondan hoşlanmaz idi. Bir gün bana dedi ki, sen bu karını boşa. Ben bundan çekindim, babamın dediğini yapamadım. Hazret-i Ömer Rasûlüllah Efendimiz’e geldi, vak’ayı anlattı. O zaman Rasûlüllah Efendimiz bana (talıkha) yani ‘Boşa’ buyurdular.” Bu hadis-i şerifi de Ebu Davud, Tirmizî, Neseî. îbn Mâce ve îbn Hıbbân Sahihlerinde zikretmişlerdir. Tirmizî Hazretleri de, (hadîsûn hasenün sahîhun) buyurmuşlardır.

Bu hadîs-i şerifleri dinledikten sonra içlerimizi şöyle bir yoklamış olsak, acaba buna kaçta kaçımız razı olur. Kim bilir, dışarıya çıkaramasa bile içinden nasıl razı olur.

Müslümanım demek pek kolaydır. Fakat asıl müslümanlık Allah Teàlâ’nın emirlerine ve Rasûlüllah’ın sünnetine uymaktır. Amma bu emirlere ve Sünnet-i seniyyeye uymayanların sayısını Allah elbette bilir. ve ona göre mükâfatlar ihsan eder veya mücâzatlar: Fakat asıl hüner, hakikî bir müslüman olmağa çalışmak, kötü huyların hemen hepsinden uzak kalmak ve iyi huylan elde etmek —ki onlara ahlâk-ı hasene diyorlar. Bunun açık manası Peygamber SAS’in huyunu, ahlâkını, ef’âl ve harekâtını benimsemek ve onları nefsinde tatbik edebilmeğe çalışmak ve daha açıkçası nefsine her bakımdan hâkim olmak ve nefs-i emmârenin elinden kurtulup tedrici bir şekilde sırasıyla levvâme, muinime ve hiç olmazsa nefs-i mutmainneye erişebilmeğe sa’y ü gayret etmek lazımdır ki, o güzel Peygamberimiz’in güzel ahlâklarına ve güzel huylarına nail olabilelim. Zira bu mertebeleri geçmeden ve nefs-i mutmainneye erişmeden Peygamberimizin gösterdiği yol ve izde gitmek hatta söyledikleri hadisleri bile anlamak mümkün olmadığı gibi mümkün olamaz.

Bu nefsin elinden okumakla, bilgi sahibi olmakla, derviş veya şeyh olmakla kurtulmak mümkün değildir. Hele o gençlik devirlerindeki, Allah esirgesin, dedelerimizin kullandığı delikanlı tabiri ne kadar yerindedir. Eğer imdâd-ı ilâhi yetişmezse o delikanlılığın iktizâsı akıl hiçbir şeye doğru dürüst ermez. Hemen her aklına geleni yapmağa çalışır. Hele gördükleri örnekleri pek çabuk kapar ve maazallah bir kere de kendini kötü bir yola kaptırdı mı daha hakkından gelmek çok müşkil olur. Onun için bu yaştaki evlatları adetâ bir kız gibi gözetlemek mecburiyetindeyiz. Kendi, başına bırakılırsa, Allah korusun demekten başka çaremiz yoktur. Eğer ana ve baba dürüst insanlar ise ne mutlu, eğer faizci ve içkici ise evlat da tabii onlara benzeyecektir.

4. Cennet anaların ayağı altındadır

(Rıdar-rabbi fî rıdalvâlidi ve sehatür-rabbi fî sahatil-vâlid)

Cennet denilen nimet bazı kere, kılıçların gölgesi altındadır, buyrulmuştur. Esaret bir felâkettir. Adetâ cehennemden bir parçadır. Belki esaret de yaşayanlar da olur, fakat o da cehennemdeki hayat gibidir. Bu felâketten kurtulmak isteyen her bahtiyarın kılıcına, silâhına, kalemine hatta midesine sarılıp her nevi esaretten kurtulmağa çalışması şarttır. Cennet yine (El-cennetü tahte akdâmil-ümmühât) diye ana ve babaların rızası altında olduğu beyan buyrulmuştur. Cennete girmek ancak Cenâb-ı Hakk’ın o kulundan razı olmasına bağlıdır. Hakk’ın rızası alınmadan kulun Cennete girmesi mümkün değildir. Hakk’ın razı olacağı yolların başı emirlerini tutup yasaklarından kaçmaktır. Emirlerini ve nehiylerini tutmayan kula Cennet çok uzaktır.

Bu emir ve nehiyler 54 farzdır. Bu 54’den birisi de ana ve babaya itaat ve onların rızasını kazanmaktır. Ana ve babanın rızâsını kazanmayan evlâtların Cennete girmeleri mümkün değildir. Ana ve babanın rızâ ve hoşnutluğu kazanıldığı takdirde Cenâb-ı Hak o kula Cennet yollarını açar ve kolaylaştırır. İbâdât ü tâat, hayr hasenat ona kolay gelir. Hak rızâsından başka bir şey düşünmez olur. Bu sırf anne ve babanın hayır duaları sebebiyledir. Onun için ey evlat! Anne ve babanı har kir görme. Belki câhillerdir ve belki fakirdirler; her ne olursa olsunlar bizlere düşen onlara ikram ve ihsandır. Çünkü, Cennet yolu olan bu dünyâ âlemine gelmemize ve bizim yetişmemize sa’y ü gayretleri hepimizce malûmdur.

Yalnız şurası şâyân-ı dikkattir ki, anne ve baba dediğimiz kimseler Allah’ın kullarıdır. Bizler de O Allah’ın kullarıyız. Kul kula sebeb olmuş; dünyaya gelmişiz. Onun için bunlara hürmet ve saygıya, ikram ve ihsana insanlık nâmına borçluyuz da ya bizi o ana rahminde şu güzel şekilde noksansız ve hem de en mümtaz bir insan olarak akıllı, zeki olarak yaradan Allah Teàlâ’ya şükran borcumuz yok mudur, diyeceksiniz. Onun için Cenâb-ı Hak âyet-i kerimenin evvelinde Allah’a ibâdeti emredip, şirkten, uzak kalmayı ve bundan sonra da, vâlideyne ihsanı emir buyurmaktadır. Allah’ı tanımayan ve Ona ibâdet ve itaati bilmeyen insan anne ve babaya hürmet ve saygıyı ve onlara ihsanı nereden bilsin.

Halbuki, anne ve baba belki müşrik ve kâfir olabilirler yine evlada lâzım olan onlara hürmet ve aynı zamanda bir de ihsandır. Çünkü Hak Teàlâ: (Ve bil-vâlideyni ihsânâ) buyurmaktadır (Bakara: 83). Vâlideyne ihsan onlara hem ikram ve hem de onları darıltmamak ve üzmemekle de mükellefiz. Allah Teàlâ’ya itaat etmek ancak vâlideyne itâatla tahakkuk eder. Ve yine .Hak Teàlâ’ya isyan da vâlideyne isyanla başlar. Hakk’ın kulundan razı olması vâlideynin oğlundan evlâdından razı olmasına bağlıdır. Ve yine Hakk Sübhânehü ve Teàlâ’nın kuluna gadabı da vâlideynin evladlarma olan gadaplarıyladır. Bu da pek açıktır, her zaman gözlerimizin önünde cereyan eden hâdiseler bunların birer canlı misâlleridir. Hele şuna dikkatle bakınız:

Hazret-i Ömer’in oğlu anlatıyor:

Bir adam Rasûlüllah SAS’e geldi ve şöyle dedi:

—Ya Rasûlallah, ben pek büyük günah işledim. Benim için buna bir tevbe var mıdır?

Cenâb-ı Peygamber Efendimiz:

—Senin annen var mıdır, dediler.

—Hayır, dedi.

—Öyle ise teyzen var mıdır? diye sordular.

—Evet var, dedi.

—Öyle ise ona ikram ve ihsanda bulun. Onu katiyyen darıltma, incitme.

Bu, ne kadar canlı ve çok değerli bir nasihat. Bu nasihatleri ancak nebiler ve velîler yapabilir. Allah Teàlâ bizlere in’am ve ihsan buyursun da bu nasihatlerle amel nasib eylesin, âmin...

Hele şu hâdiseye dikkat ediniz. Bunu Ebû Dâvud, îbn-i Mâce ve Ibn-i Hıbbân sahihinde zikretmektedirler:

Biz bir gün Rasûlüllah’ın yanında oturuyorduk. Beni Seleme’den bir adam geldi ve:

—Ya Rasûlallah, anam ve babam âhirete göçtükten sonra bizim onlara yapacağımız bir iyilik daha var mı?

Buyurdular ki:

—Evet onlara dua ediniz ve onlara Cenâb-ı Hakk’tan mağfiret dileyiniz ve bir de onların yaptıktan ahidleri, sözleşmeyi, yani vasiyetlerini infaz ediniz. Yerlerine getiriniz. (Borçlar varsa ödeyiniz, hacca gitmedi iseler hacca vekâlet ediniz, veya vekil yollayınız).

Akrabalara ve diğer dostlara sıla-i rahim ediniz. Dostlarına da ikram ediniz. Ölmüş olan ebeveyne sıla-i rahim başka türlü olamaz. ve ebeveynin dostlarına da ikram ediniz. En iyi sıla-i rahim de bu olsa gerektir.

Evvelce de arz edildiği gibi ki bunların tekrarlarında çok fayda vardır. Çünkü bizler bugün bu gibi fezâili adetâ unutmuş gibiyiz. Zira babalarımızı ve annelerimizi de pek çabuk unutup hemen miras kavgasına başlayıp birbirlerimize küsme darılma hatta mahkemelere düşüp haksız yere hak davasında bulunmak ve birbirlerimizle adetâ döğüşme haline kadar gelmekteyiz. Bu çirkin hareketler karşısında utanma yerine, kendini haklı göstermeye çalışmanın ne kadar abes bir şey olduğu cümlece malumdur.

Halbuki bu mirasların hepsi senin olsa ne olacak; sen de o bırakıp giden gibi bırakıp gitmeyecek misin? Heyhat, lâkin hırs ve nefs-i emmâre insanı boş bırakıyor mu? Ara açmak, kavgalar çıkartmak için mütemadiyen kışkırtmaktan lezzet alan nefs ve şeytan sonra da karşıya geçip gülüp oynamaktadır. Allahü Celle ve Âlâ nefsi bize binek olarak vermiştir. Biz onunla Hakk’ın rızâsını kazanıp Cennet evindeki yerimizi almamız lâzım gelirken bilakis nefsi üstümüze bindirmiş ve ona köle ve uşak olarak dünyamızı da âhiretteki cennet evimiz de elimizden kaçırmış olduğumuz inkâr edilemez hadiselerdendir.

Bakınız Tergîb ve Terhib’in üçüncü cildinin 323. sahifesinde 33 numaralı hadisin metninde bizlere ne güzel bir ders-i ibret vardır. Lakin ne yazık ki bu ibretlerden ders alacak bahtiyarların sayısı da pek mahduddur. Onun için Eşref-i Rûmî hazretleri ne güzel demiştir:

    Bir göz ki olmaya ibret nazarında,
         Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde.

Ma’lûmdur ki her mahlûkun ufak büyük bir gözü vardır. Onunla hayâtın idâmesine çalışırlar. Fakat insanın gözü öylemi ya!. O göz ile her şeyi sezer, anlar, akıbetini düşünür, ondan neticeler çıkarır, yolunu düzeltir, hidâyeti bulur. Ne yazık o kimseye ki baktıklarından ibret alamaz. O zaman o bakışın onun aleyhinde olacağına şüphe yoktur ki, o bakma ve o bakan göz de sahibinin başında taşıdığı bir düşmandan başka bir şey değildir. Düşman insanın bazen malını, bazen hem malını hem de canını alır. Canını almazsa esir olarak kullanır. O adam artık o düşmanın hem esiri hem de kölesidir. İstediği gibi kullanır. İşte bu ne kadar acı ise, ibretsiz gözler, şuursuz gözler bundan daha acıdır. Zira öteki adam gücünü sarf etmiş nihayet âciz kalıp düşmanına teslim olmuş. Bu adam ise; bütün kuvvet ve kudretler elinde iken hiçbir gayret göstermeyip adetâ hayvanı bir hayatla yiyip içip zevk u sefada ömrünü yok eden bir bedbaht, kötü bir adamdır. Onun için ona acımaktan başka çâremiz yoktur, vesselam. Hemen Allah Teàlâ Hazretleri bizleri böyle acı, çirkin akıbetlere uğramaktan muhafaza buyursun... Âmin!

5. Ana babaya iyilik Allah’ın yardımını celbeder

Efendimiz SAS’in bütün sözleri, insanlığa hem şifâ, hem merhem, hem de her derde devadır. Buhâri ve Müslim’in naklettikleri bir hadis-i şerif var ki, bunu bazı muhaddisler kitaplarında ihlâs bahsinde nakletmişlerdir. Çok da meşhurdur.

Ben size bunu kısaca nakletmeğe çalışacağım. Şöyle ki:

Üç bahtiyar arkadaş evvelki devirde yani Müslümanlıktan evvel, bir yolculuğa çıkmışlar. Bazılarına göre, avlanmak üzere çıkmışlar. Fakat hava bozulmuş, karanlık basmış, şiddetli yağmur yağmaya başlamış, zavallılar şaşırmışlar. Her nasılsa orada buldukları bir mağaraya sığınmışlar. Fakat olacak ya, yağmurların tesiriyle yukarıdan kopan bir kaya parçası gelip bunların sığındıkları mağaranın ağzına düşüp içerdekilerin artık dışarıya çıkıp kurtulmalarına imkân kalmamış. Her ne kadar uğraştı iseler de bir türlü kayayı kımıldatamamışlar. Artık ümitleri kesilmiş. Allah Teàlâ’ya yalvarmaktan başka çâre bulamamışlar. Öyle ise yapmış olduğumuz sâlih amellerimizi vesile ederek Allah Teàlâ’ya yalvaralım, demişler. Zira başka türlü kurtulmamıza imkân yok diye karara varmışlar. İçlerinden birisi demiş ki:

—Ya Rab! Benim gayet ihtiyar bir anam ve babam vardı. Ben bunların akşam sütlerini içirmeden kimseye bir şey vermezdim. Bir taraftan çocuklar ayaklarımın arasından “Baba, baba sütümüzü ver!” diye bağrışıyorlardı. Halbuki, ben de nasılsa biraz geç kalmıştım. Babamlar da uyuya kalmışlar. Ben onları uyandırmaya bir türlü cesaret edemedim. Tâ sabaha kadar ve onlar uyanıncaya kadar ayakta bekledim. Nihayet uyandılar ben de sütlerini verdim. Onları doyurdum ve memnun ettim. Ya Rab, eğer benim bu hareketimi dergâhında kabul buyurdu isen ki bunu ben senin rızan için yaptım; buradan bize bir çıkış, kurtuluş ihsan eyle, diye Hakk’a iltica ettiğinde o koca kaya biraz kımıldayıp bir delik açılmış.

Diğer iki arkadaşın duaları da ayrı ayrı birer meseledir. Bizim maksadımız ana ve babaya yapılan ikramın hem Allah rızası için olması hem de ana ve babayı memnun edip dualarını almak idi. işte bu çocuk hem koyunlarını güder hem de ana ve babayı ihmal etmez olduğu ve bu sayede ölüm tehlikesine maruz kaldıkları bir anda onlara karşı yapılan ikramın ihsanın karşılığını derhal görür. Bu üç şahsın diğer ikisinin menâkıbını ileride beyan etmeğe çalışırız.

Şimdi eğer sen ömrünün uzun olmasını, rızkının da bol olmasını istiyorsan ana ve babana ikram ve ihsan eyle. Hediyelerle, akrabalarını da ziyaretle onları sıla-i rahim ile sevindir. Hürmet ve saygının son derecesini yapmağa çalış. Çünkü evlatlık kolay bir şey değildir. Öyle, hayır dualar almak da kolay olmasa gerek. Zira insanın her ânı bir olmadığı gibi, ana ve babalarda birbirlerine pek benzemezler. Çocuk iken üzerlerine çok titreyip kıyamadıkları evlatlarının bir de bakarsın ki yaşlılık devirlerinde veya başka sebeplerle pek çabuk kızar, darılırlar, işte o zaman hem sabrın yeri hem de politikanın yeri. Onların gönlünü alabilmek için pek çok fedakârlıklara ihtiyaç vardır. Maazallah, bunlar yapılmazsa o zaman da iş tersine dönüp ömür kısalır, rızıklar daralır ve zorlaşır. Bunun da neden olduğunu anlamak herkese nasib olmaz. Onun için Ce-nâb-ı Hakk hepimize hidayetler, tevfikler ikram ve ihsan buyursun. Ana ve babalarımızın lâyık-ı veçhile kadri kıymetlerini bilmemizi nasib ve müyesser eylesin. Güzel dualarını alıp dünya ve âhiretin sayısız nimetlerinden cümlemizi müstefid eylesin... Âmin!

6. Dostlarını ziyaret ana babayı ziyarettir

Hazret-i Dinar’ın oğlu Abdullah ile Hazret Ömer’in oğlu Abdullah Mekke yolunda bir a’râbiye rast geldiler.

Hazret-i Ömer’in oğlu bu a’râbiye selâm verdi ve bineğinin arkasına bu adamı bindirdi ve bir de üstelik o sıcak memlekette, başının korunmasına sebep olan sarığı da çıkarıp bu a’râbinin başına koydu. Dinar’ın oğlu Abdullah, Hazret-i Ömer’in oğlu olan Abdullah’a dedi ki (Salahakâllah) “Allah seni islâh eylesin! Bu a’râbi (bedevî)ler az bir şeye kanâat ederler. Hem hayvanına bindirdin; hem de üstelik muhtaç olduğun sarığı buna verdin. Hiç olacak şey mi?” demek istedi ise de Hazret-i Ömer’in oğlu şöylece cevap verdi: Bunun babası benim babam Ömer’in dostu idi. Ben Rasûlüllah Sallallahü Aleyhi ve Sellem’den işittim ki: Muhakkak iyiliklerin en iyisi evlâdın babasının dostu olan kimselere, sıla yapmasıdır. Yani babasının dostluğunu devam ettirmesidir.” (et-Tergib vet-Terhib c. 3. sh. 323). Ve yine ölmüş babasını mezarında ziyaret etmek isteyen kimseye de lâzımdır ki, babasının dostlarını ziyaret etmek ve böylece babasını hem mezarında ziyaret etmiş olur ve onu sevindirir. Hem de bu dostluklardan çok mühim fâideler hâsıl olur. ve Cenâb-ı Hakk’ın çeşitli ikram ve ihsanlarına nail olurlar. Öyle ise ey aziz kardeş! Sen de hem ana ve babanı unutma. Hem de onların dostlarını, olmaz mı?

Ebû Bürde Radıyallahü Anh’den rivayet edilmektedir. Bu zât Medîne-i Münevvere’ye geldiği zaman Hazret-i Ömer’in oğlu Abdullah bu zâtı ziyarete geldi. ve

—Ne için geldiğimi bilir misin? dedi. O da:

—Hayır, dedi.

—Ben Rasûlüllah SAS’den işittim ki: “Her kim babasını kabrinde sıla etmek (onu ziyaret etmek) isterse babası öldükten sonra onun dostlarım ziyaret etsin, onlara sıla eylesin.” Binâenaleyh, babam Ömer ile senin baban âhiret kardeşi idiler ve aralarında dostluk var idi. Ben de seni bundan nâşî ziyaret etmek istedim de onun için geldim, demiş...

Ne kadar güzel bir muhabbet ve samimiyet ve nasıl bağlılık! İşte Müslümanlık böyle ulvî bir dindir. Ne dostunu unutur, ne de dostunun dostunu. ve bu dostluklar bakî kaldığı müddetçe ne fertlere ne de cemiyetlere bir noksanlık gelir.

Halbuki gerek ana babaya ikram ve ihsanın ve gerekse akrabayı taallukàtımın ziyaretleri ve onlarla alakanın devamı ve onlara karşı da iyiliklerin hadsiz hesapsız fâideleri olduğu cümlece malum olmakla birlikte bir de baba dostlarını unutmamak ve o dostluğu idâme ettirmeğe çalışmak hem babasının ruhunu sevindirir. Hem de dostlukların idâmesinden hâsıl olacak fevâidin öyle para ile, kuvvet ile veya başka bir şeyle ele geçmesine imkân yoktur.

Bu sebepten birisi ki, Allah Teàlâ’nın bu kişileri sevmesidir. Allah Teàlâ’nın kulunu sevmesi kadar bahtiyarlık yoktur. Bütün saâdet-i dünyeviyye ve uhreviyye bu sevginin içindedir, insanlar bu sevgiyi kazanabilmek için ne büyük fedakârlıklar, riyazetler, seyahatler, teşbih-tehlillerle, halvetler, hastalara bakma, fakirleri ihtiyarlan yıkama ve temizleme hatta hayvanları tedavi etmeye katlanırlar. Bu hususta Ahmed-i Rufâî Hazretleri bir hasta köpeği şehir dışarısına bir yere götürüp ona bir gölgelik yapıp, kırk gün tedavi ettiği meşhurdur. ve hele sokakları süpürme, helaları yani yüznumaraları temizlemeleri hep bu Hak sevgisini elde etmek için başvurulan çârelerdir. Sen bunu hiçe mi sayacaksın? Hak Teàlâ sana böyle bir lütufta bulunmuş, senin bu dünyaya gelip bu mülkün sahibini tanımak için anan ve baban vasıta olmuşlar.

Halbuki seni yaratan; Onun bir misli bulunmayan, hiçbir şeye muhtaç olmayıp, herkes ve her şey Ona muhtaç olduğu halde hiçbir kimse tarafından doğurulmamış ve kendisi de kimseyi doğurmamıştır. Ana ve baba olmaktan münezzeh ve müberrâdır. Sonra evlâda, kıza, karıya da muhtaç değildir. Birdir, iki olmaz; üç hiç olmaz. Allah’ı iki veya üç ve daha ziyâde diyenlerin yahûdi dolabına aklandıklarını ve bugünkü inkâr edicilerin de yine yahûdi dolabına kapıldıklarını hiç unutma.

7. Ana babaya ikramın sevabı

Sonra bu ana ve babaya ikrama karşılık olarak Hak Teàlâ Hazretleri o kuluna Hakk’ın seveceği amelleri de lütfeder. İslâm’ın en yüksek zirvesi olan “cihad fi sebîlillâh”ın sevabını da vereceği pek açık bir şekilde belirtilmiş ve bu cihad için can atan âşıklara vâlideynlerine hizmet tavsiye edilmiş olduğunu tabiî unutmamışsındır.

Cihadda şehitlik ve gazilik gibi iki mertebe vardır ki, bunları başka tarafta bulmak mümkün değildir. Baksanıza; bir gazinin ayağının tozu, onu karşılamaya giden kimsenin üzerine düşse, onu cehennem bile yakmayacak. Sonra bu ana babaya ikramın, bu fi sebîlillâh olan cihaddan da belki efdaldir, demeleri ne kadar şâyân-ı dikkat ve hayrettir. Hele hac ve umre sevabına muâdil olmasına kim ne diyebilir. Halbuki, bugün, bir hac ve umre, orta halli olarak 50.000 liraya, ancak, mümkün iken çekilen zahmet ve meşakkatler de çabadır, işte ana baba ne kadar kıymetli ki, bu büyük lütuf ve ihsanlar, onlara bakanlara, hürmette kusur etmeyip ikram ve ihsanlarını lâyık-ı veçhile yapanlara verilmektedir.

Yalnız, şunu unutma ve gözünden kaçmasın ki, bu dünyaya gelmekten bir gaye var. işte bizim bu gayeye ulaşmamıza sebep olan ana ve babalarımızdır. Sebep başka, sebebi de yaratan, ana ve babalarımızı da yaratan bu içinde bulunduğumuz dünyayı, ayı, yıldızları, güneşleri, teneffüs ettiğimiz havayı ve daha nelere muhtaç isek onların hepisini yaratan; mikropları da, bütün hayvanatı da yaratan hep o bir Allah’dır; bir Allah. Kâinatta hiçbir şey yoktur ki, kendiliğinden olsun. Tabiat kanunlarını, cazibe kuvvetlerini yaratan ve bu âlemi tam bir intizam içerisinde durduran hep o bir Allah’tır, bir Allah.

Sakın sen, yine aldanıp Allah’ı inkâra kalkma. Eğer elinden geliyorsa ölme bakalım. Sen de hiç olmazsa, o Ay ve Güneş gibi milyonlarca sene yaşa!. Heyhat! Hayâtı yaratan Allah Teàlâ hayattan evvel ölümü yaratmıştır. Tebâreke sûresini iyi oku. Bak orada Ce-nâb-ı Hakk:

(Ellezî halakal-mevte vel-hayâte)

diyor. Bu dünyâya gelme ve buradan ölüp gitme, senin ve kimsenin elinde değil, öyle ise, ey aziz kardeş, sen, bu mülkü yaratan Allah’ı iyi tanı ve Onun emrinden dışarı çıkmamağa bak. Çünkü, yine Ona döneceksin. Mükâfat veya mücazât göreceksin.

Sonra, deme ki, Hakk’ın takdiri böyleymiş. İyi bak ve dikkatli düşün. Oturduğun ev, kullandığın eşya, hiç kendi kendine; tabiatın eseridir, diyebilir misin? Muhakkak bir yapan var diyeceksin. Dünya bir araya gelse de hayır bunlar tabiat eseridir. Şöyle olmuş, böyle olmuş, evler meydana gelmiş. Giydiğimiz esvablar da yine böyle. O kopçalar ve onun delikleri de tesadüf. Rüzgârların te’sirleri; çamurlar, kurumuş çeşit renklere boyanmış sonra da gelip bizim esvablarımıza takılmış diye birisi çıksa, herifi deli diye tımarhaneye atmazlar mı? Bir vakit Eyfel kulesini yapmağa çalışan adamı da, delidir diye tımarhaneye atmışlar.

Bu zavallı insanı Hakk yolundan ayırmak için, dinsizler, neler çıkarmamışlar ki. Fakat Allah Teàlâ insana bir akıl vermiş. Bunu iyice kullanınca düşmanların hilesi meydana çıkar. ve insan da onların ağlarına düşmekten kurtulur. Ne yazık o insana ki başındaki gayet basit bir örtüyü, bir takkeyi, bir şapkayı kendi kendine olmaz diyor da, sonra bu, ucu bucağı bulunmayan, binlerce hatta yüzbinlerce yıldızları, Ayı Güneşi, dağları, taşları envâ-i çeşit madenleri, denizleri, içtiğimiz tatlı sulan, bulutları yaratıp tepemizde gezdiren Allah’ın dediklerini bırakıp da aklının peşinden, dinsizlerin arkasından gidiyor sonda da, cehennemi boyluyor!

8. Ana babaya itaatin şartlan

Ana ve babaya hürmet, saygı, ikram, ihsan sizin elinizde. Yaparsanız, Hakk’ın sizi sevmesine, cihad sevabına, hac ve umre sevabına, cennet ve cennet nimetlerine nail olursunuz. Şayet onları darıltır, incitirseniz, hem sevaplardan, cennetlerden mahrum kalır ve hem de dünyanız da, âhiretiniz de başınıza zindan olur. ve yine unutma ki, ana ve babalar bizim dünyâya gelmemize sebeptirler. Hocalarımız üstadlarımız, mürşid ve mürebbilerimiz de dünya cifesinden kurtarıp âhiretin ebedî nimetlerine nail olmamıza vesiledirler. Onun için onların hakları ana ve baba hakkından daha ziyâdedir.

 Zira dünyâ fânidir. Sonra fitne fesat, meşakkat, hastalıklar, belâlar âlemidir. Buradan gemisini kurtarana ne mutlu!. Fakat âhiret âlemi öyle mi ya? Fitne fesat, zahmet meşakkat, hastalık, sakatlık, belâ, mihnet, hiçbir keder verici şey yok. Sonra rızık kaygusu filân hiçbir şey yok. Her istediğin hemen önünde, her şey emrine amade. Üstelik Hakk’ın cemâlini müşâhade, güzellik üstüne güzellik.

Aman yâ Rab, bizleri bu saadet evine kavuşturan üstadlarımıza, hocalarımıza, mürşidlerimize, can kurban. Nasıl ki, ashâb-ı kiram hazerâtı Rasûlüllah SAS’e:

(Fidâke ebî ve ümmî yâ rasûlalah) “Anam, babam, canım ciğerim sana feda yâ Rasûlallah!” derler idi. Zaten böyle olmadıkça, ne dostluk ve ne samimiyet olur.

Sonra bu ana ve babalara, üstadlara, mürşidlere, hürmet, saygı ihsan - ikram o kadar mühimdir ki, Hak Teàlâ Hazretleri bu gibi bahtiyarlara mükâfâten, bir taraftan ömürlerini ziyâde ediyor. Mallarına bereket vermekle beraber kendilerine tatlı bir hayatla beraber çocuklarını da asilzade, akıllı, zekî, sıhhatli ve tenâsüb-i endam ile eksikli ve kusurlu yaratmaz. Ve aynı zamanda onların da ehl-i cennet olması için hidâyet ve tevfîkini ihsan edip hayırlı, sâlih ameller işleyip insanların da hidâyetlerine sebep olurlar. Ve nihayet ana, baba ve mürşitlerin rızasıyla Allah Teàlâ da onlardan razı olur. Aman Yâ Rab, bu ne nimet ve ne saadet!...

Yalnız şu kadar var ki, ana, baba ve her kim olursa olsun, Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine muhalefetle emrettikleri vakit bunların sözlerine ve gönüllerinin kırılmasına katiyyen iltifat olunmaz. ve sözleri emirleri kale alınmaz, dinlenmez. Çünkü, her şeyin bir hududu var. Bunların hududu da kendi boylarını aşamaz. Zira Sa’d’in annesi yemin etmişti: Yememek ve içmemek üzere, sebebi de Sa’d müslüman olmuştu. Annesi diyor ki: “Sen eski ecdadının dinine dönmedikçe, ben, yiyip içmeyeceğim.” Bir gün, iki gün, üç gün yememiş amma, oğlu da İslâmiyet’te samimî. Anaya itaat lâzım fakat Hàlık’a isyanla değil.

Bütün günahlar da böyle. Her kim bize bu günah işleri işlemekle emretse, biz onların sözlerini dinlemek, mecburiyetinde değiliz. Meselâ, “Namaz kılma” yahut sebepsiz “Oruç tutma” veya “İçki iç” dense veya hırsızlıkla emrolunsa, bunların hiç birisi dinlenmez. Zira hepsi Hâlık-i Zülcelâl’e isyandır, Bu hususda, sûre-i Lokman’da sarâheten ve açıkça

(Felâ tutı’hümâ)

buyurulmuştur. Efendimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem’in:

(Lâ tàate limahlûkin fî ma’sıyetil-hàlık)

buyurduğunu da hem unutma hem de bütün müslümanlara duyurmağa gayret eyle.

Ana baba, hoca ve mürşidlerimiz ve büyüklerimiz başlarımızın tacıdırlar. Lâkin Allah Teàlâ’ya isyan etmemek şartıyla mukayyeddir. Said b. Vakkas ile Musab b. Sa’d annelerini dinlemedikleri gibi, “Ölürlerse ne yapalım; Müslümanlıktan onların hatırı için dönülür mü?” demişlerdi. Sen bunu unutma ve ezberle:

“Halika isyan olan işte mahlûka itaat olmaz.”

Vakkas’ın oğlu Sa’d’ın İslâmiyet’le müşerref olduğunu annesi Hamne duyunca oğlunu çağırıp: “Ey oğlum, eğer sen, İslâmiyet’i terk edip eski dinine, Hıristiyanlığa dönmedikçe ben ne yer ne içerim. Tâ ki, ölürüm.” diye yemin etti.

Bir diğeri de Sa’d’ın oğlu Mus’ab’dır. Bu Sad’ın annesi de ben hiç konuşmayacağım. Tâ ki, sen eski dinine dönünceye kadar diye yemin etmişti. ve sizin dininiz de annelere, ihsan ile emretmektedir. Ben de sana İslâm’ı bırakıp eski dinine dönmeni emrediyorum, demişse de; bu gayr-i meşru emir ve arzulara uymağa, muvafakat etmeğe İslâm’ın müsaadesi olmadığı kendilerine duyurulmuş; ihsanda ve ikramda ancak İslâm’ın emirlerine uygun olmasının lâzım geldiği pek açık bir şekilde belirtilmiştir. Bu da bizlere çok güzel bir örnektir. “Vazife mukaddestir” diye bir çok defalar tekrarlanan sözlerde, evvel emirde dinin ifâsı anlaşılmalıdır. Dinî emirleri terk edip “Vazife mukaddestir” diye kendilerini aldatanlar bu vakıalardan ders almalıdırlar. Vâlideyne ihsan hakkındaki âyet-i kerimeleri: Sûre-i Ankebût, 9; sûre-i Ahkâf, 16; sûre-i Isrâ, 24-25; sûre-i Lokman, 15’de arayınız.

Nüzhetü’l-Mecâlis’in ana ve babaya ihsan kısmında der ki: “Bu ana ve babaya ihsan hakkında Cenâb-ı Hakk’ın emri pek açıktır. Dinlerinden ayrılıp müslüman olan kişilere Hakk Teàlâ, o müslüman düşmanı olan ve çocuklarının İslâm’dan ayrılmasını isteyen bedbaht ana ve babaya kâfir oldukları halde bile, yine ihsan ile emreder. Fakat küfre dönmelerine katiyyen izin vermez, olduğunu beyan etmiştir.

Ana ve babaya itaat farz-ı ayn’dır. 54 farzın içindedir. Dikkat ediniz! Muharebelere cihada iştirak de ana ve babanın izni şarttır. Yalnız düşman ağır basar, toplanan asker müdâfaadan aciz kalırsa o zaman cihâd umûma farz olur. Artık ana ve babanın rızaları, müsaadeleri dinlenmez.

Şuna da dikkatle bakınız. Hazret-i Ebû Bekir RA’in kızı Esmâ’nın annesi İslâm dinine muarız olduğu halde kızının yanına gelmiş ve ondan bir şeyler istemiş. O da Resûlüllah Efendimize gidip sormuş:

—Ya Rasûlallah, anam İslâm dinine girmediği ve kâfir olduğu halde bize geldi ve bizden bazı ihtiyaçlarını istemektedir. Ona istediklerini vereyim mi ve ona sıla edeyim mi? dediler.

Cevaben:

—Evet, veriniz ve sıla yapınız. Çünkü Allah Teàlâ’nın rızâsı vâlideynin rızâsı içinde olduğu gibi; gadabı da vâlideynin gadabındadır, buyrulmuştur.

İyi bakınız ve düşününüz ki, vâlideyn kâfir dahi olsalar evlâda düşen vazife onlara yine ihsan ve ikramdır. Halbuki, küfür ile günahkârlık arasındaki farkı gösterecek bir ölçümüz yoktur. Zira birisinin yolu cehennem; birisinin yolu da cennettir. Arasını nasıl bulursunuz? Birisi Hakk’ın rızâsını, diğeri de Hakk’ın gadabına uğramış olanlardır.

Dedeler, neneler de anne baba gibidirler. Kâfir olan ana ve babalar da cihaddan gayri yerde müslüman ana ve babalar gibidirler. Yani onlann da sözlerini dinlemek farzdır. Şunu da tekrar edeyim ki, İs-lâmdan dönmeği, küfür işlemeyi, şirk koşmayı, puta tapmayı, günah işlemeyi emrederlerse sözleri dinlenmez. Kızarlarsa kızsınlar ağlarlarsa ağlasınlar; zarar, günah vebal hep kendilerine aittir.

 İçindekiler