ANA BABAYA İTAATİN MÜKAFATINA DAİR İBRETLİ KISSALAR

 Ey aziz kardeş, tahsil dediğimiz bilgi bizi dünya cihetinden yükseltir ama dînî bilgilerle layıkı veçhile teçhiz edilmediğimizden tek kanatla uçmak ve yükselmek imkânı hasıl olamaz. Dünya bilgisi ne kadar lazımsa, dinî bilgi ondan daha çok hem pek çok fazlasıyla lâzımdır. Çünkü dünya zaten fâni yani muvakkat bir geçittir. Asıl hayat ise âhirette ebediyyet hayâtıdır. Öyle ise sen bir taraftan dünyanı öğrenirken diğer taraftan da dinini ihmâl etme, dindar olmağa bak. Selmân’ın halini gözünün önüne getir. ve sakın ona yanlış gözle bakma. “Şimdi onun hayatı bize örnek olur mu?” deme. Zira komünistliğin furyası neden oldu? Bak bugün dünyâda onlara özenenlerin sayısı da pek az değil. Görmüyor musun her gün ne kadar insan öldürülüyor. Mekteplere sokmuyorlar. Bankaları bile nasıl soyuyorlar. Bunların karşısında halâ çalım satmak devri mi? Yoksa, bunları susturacak bir idare mi bulmak lâzım; şimdi, sen söyle!

 l. Şeytanın yol bulamadığı bir yer

 Burada da sana çok acaib bir vak’ayı hikâye edeyim de Hakk’ın kudretini güzelce gör. Ordusunu bütün ağırlığı ile birlikte gökte uçuran, bütün hayvanların dillerini, konuşmalarını anlayan, Belkıs denilen hükümdarın sarayını olduğu gibi hiç bozulmadan bir anda Yemen diyarından huzuruna getirten o büyük Süleyman peygambere, Cenâb-ı Hak bizlere, ders ve ibret olmak üzere, kudretini göstermek için, deniz kıyısına gidip benim kudret ve âsârımı gör demiş. Zâten bütün masnûât o sanâyi-i bedîyi ki, emsalini hiçbir ferdin yapmasına imkân yoktur. Kör olan göz neyi görmüş ki, bu Allah Teàlâ’nın sanayi-i bediasını görsün. Zira imansız, hakikî kör diye tesmiye edilmiş ve bazen ölülerden addedilmiştir. Bundan daha büyük ve daha fena cahillik, tasavvur olunabilir mi?

Kim bilir, şimdi bu anlatacağım hadiseye neler diyeceklerdir. Çünkü kendisini bilmeyen insan başka acaib şeyleri hep baid görür. Şu gözünü kulağını hele kafasını ve kalbini ve sair azalarını güzelce bir düşünse hayretten hayrete düşmemek hiç mümkün müdür? Çünkü ufacık bir göz bebeği hem kâinatı görüyor; hem de ondan aldıkları ilhamları beyne ulaştın veriyor ve oradan verilen emirlere göre diğer, azalan harekete geçiriyor. Bu muammayı çözebilecek bir kafa ve bir de düşünme gerektir ki, bir şeyler anlayabilsin ve neticede Hakk’a, Allah’a dönsün. Emrini tutup yasaklarından kaçınsın. Şayet düşünmezse o zaman da insanlıktan nasibi yok demektir.

   Bir göz ki olmaya ibret nazarında!.
       
Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde...

 Bu söz İznik’te medfun Şeyhu’l-meşâyıh demeğe lâyık Eşref-i Rûmî Hazretleri’nindir. Müzekkin-Nüfus diye bir eseri de vardır. Vaktiyle okumuştum; şimdi, Türkçe’ye de çevrilmiş. Ben ondan çok faydalanmıştım. Sana da tavsiye ederim. Al ve oku sen de onun gibi büyük bir zât olursun, inşaallahu Teàlâ...

Süleyman Aleyhisselâm’a Cenâb-ı Hakk’ın kudretini müşahade için “Denize bak” buyrulmuş, o da veziri Âsaf’ı yanına alarak deniz kıyısına gitmişler. Vezir Âsaf denize dalmış, bakmış ki, gözleri kamaştıran bir kubbe. Her kapısı ayrı ayrı ziynetlerle süslü. Kimi inci, mercan, yakut gibi gayet kıymetli eşyalarla tezyin edilmiş. Fakat kapılar tamamen açık, içeri bîr damla su girmez, içinde genç bir insan ibadetle meşgul. Vezir Âsaf bu kubbeyi olduğu gibi sudan çıkanp Süleyman Aleyhisselâm’ın önüne getirip bırakmış. Süleyman Aleyhisselâm kubbe içindeki gence sormuş:

—Sen kimsin insan mısın, yoksa cinnî misin?

O da:

—İnsanım, demiş.

—Burada ne yapıyorsun, buraya nasıl girdin ve burada ne zamandan beri duruyorsun? Ne yer, ne içersin?

Genç de:

—Benim bir âmâ annem, bir de oturak babam var idi. Ben bunlara tam yetmiş sene hizmet eyledim. Annem vefat ederken: “Yâ Rab, benim oğlumu taatın üzere olmak şartıyla ömrünü uzun eyle” diye dua buyurdu. Babam da vefat zamanında: “Yâ Rab, oğlumu şeytanın yol bulamayacağı bir yere koy” diye dua buyurdu. Ben de bir gün deniz kenarında gezerken bu kubbeyi gördüm ve içine girdim. ve buraya bırakıldım. Yemek için her gün bir baş gelir, insan başı kadar. Onda her türlü yemeklerin tatları vardır. Onu yerim ve dışarıya çıkmak ihtiyacım da yok. Su içmek, sıcak ve soğuktan müteessir olmak, uyku ve gaflet de yok olduğu gibi, korku falan da aklıma bile gelmez ve ben burada İbrahim Aleyhisselâm’ın zamanında girmiş idim. Başka bir bildiğim de yok, demiş.

Süleyman AS:

—İstersen sen bu âlemde kal, istersen yerine göndereyim, demiş.

Lâkin delikanlı denizin içindeki yerini istemiş. Vezir Âsaf a da onu alıp getirdiği gibi yine yerine götürmekliği emr olunmuş. Aradaki zamanın 2400 sene olduğu da anlaşılmış.

Kudret-i İlâhiyyeye göre her şey kolaydır. Bazen bir saati ve bazen bir dakikayı senelerce uzatır ve bazen senelerce uzak olan şeyleri de bir âna sığdırır. Kuvvetinin, saltanatının hududu yoktur. Hiç olması mümkün olmayan şeyler bir anda oluverirken olmuş şeyler de bir anda yok olup gidiverir. Bunların, bugün hemen hepsi gözlerimizin önünde pek âlâ cereyan etmekte olduğu halde yine görmezlikten, gafletten kendimizi kurtarmamız mümkün değil.

Şimdi şu sözlere çok dikkatle bak Nüzhetü’l-Mecâlis, cilt l, sayfa 163 de: “Her kim karısını annesi üzerine tercih ederse ona Allah’ın, meleklerin laneti olsun. Farz ve nafile namazlar ve ibadetleri kabul olunmaz” buyrulmuştur.

Bunun karşısında yapacağımız şey, ancak ve ancak vâlideyne itaat edip onu darıltmamak ve hanımla güzelce geçinmelerini temin etmek ve daha iyisi karısıyla kendisi ayrı bir evde olup anne ve babalarına kendi evlerinde bakıp hizmetinde kusur etmemeğe çalışmak lâzım geleceği pek açıkça anlaşılmaktadır.

2. Anaya itaat vacibdir

 Burada şöyle bir mesele anlatılmaktadır. Çocuğun babası başka bir memlekette imiş, oğlunu yanına davet etmiş. Çocuk annesine sormuş. O da hayır gidemezsin demiş. Zavallı çocuk, büyüklere sormuş, ne yapayım diye. Onlar da “Babana itaat eyle, amma annene asî olma” demişler. İmam Mâlik Hazretlerinin cevâbı şöyle olmuş: “Anana tâat lâzımdır, yani vacibdir ve evlâdır. Babaya itaat de maslahatındır. Anaya itaatle emir, fesadı terk içindir. Maslahatı celb için fesadın terki evladır. Yalnız bir mes’elede celb-i menfaat için fesad terk edilir. Meselâ anne ölmüş, fakat karnında çocuk var. Bu çocuğu kurtarmak için bu fesadı işlemek ve çocuğu çıkarmak vaciptir. Onun için o annenin karnı yarılır ve çocuk alınır. Bu da vaciptir, demişler. 

3. Bir mirasın taksimi:

Bak üçüncü bir hâdise daha. Hepsi de birbirinden güzel!

Bir adamın üç çocuğu varmış. Adamcağız hasta olmuş. Büyük çocuk küçük kardeşlerine demiş ki: “Babama ben bakayım. Bunu bana bırakın, mirasları da sizlerin olsun.” Onlar da razı olmuşlar. Bir müddet sonra peder ölmüş. Miraslar taksim olunmuş. Bir gece rüyasında büyük ağabey babasını görmüş. O da falan yerde sana bir dinar var; git onu al demiş. Ağabey parayı almış ve onunla bir balık satın almış. Balığın karnından iki adet cevher çıkmış. O günün sultanı bu cevherleri altmış bin dinara satın almış ve gece rüyasında: “Bu senin babana yaptığın hizmetlerin mükafatıdır” demişler. Bir dinar, bugün bizim paramızla 95 liradır. Orta bir hesapla beş milyon yedi yüz bin lira eder.

Böyle denizden bulunan cevahirler eğer işlenmiş cevahir ise, bu balığı satana aid ve eğer işlenmemiş cevahir ise bu da balığı alana aiddir demişler. Nitekim bir arazi alınır ve orada bir para veya kıymetli bir şey bulunursa bunlar o araziyi alana aiddir demişlerdir.

4. Mantığına uymayan her şeye itiraz etme

Bir latife olarak şunu da yazmışlar:

Zünnûn-ı Mısrî nâmında bir zât (rahimehullah) diyor ki, bir gün gemi ile gidiyorduk. Birisinin kıymetli bir cevahiri kaybolmuş. Acaba kim aldı diye aranırlarken bir siyahî garipten şüphelenmişler. O zât her ne kadar ben almadım diye kendini müdafaa etmiş ise de ötekilerin ısrarı üzerine çaresiz kalan zavallı, denize karşı ey denizdeki balıklar sizlere kasem ederim ki, her biriniz ağızlarınızda birer cevher getiriniz diye seslendi ve hemen sözü biter bitmez bütün balıklar ağızlarında birer cevheri alıp denizden başlarını çıkarttılar ve o anda siyahi garip de denize atlayıp (İ’mel mâ şi’te) diye yürüyüp gözden kayboldu..

Bunu yazarken hem Allah Teàlâ’nın kudreti hem de sevdiği kullara verdiği saltanatı gösterilmek istenmiştir. Şüphesiz ki, bu gibi hadiselere keramet derler ki, Hakk’ın, emrini tutan sevgili kullarına verdiği bir ihsân-ı ilâhîdir. Emsali de pek çoktur. Kâinattaki bütün eşya Hakk’ın tasarrufundadır. istediğini istediği gibi yapar; hiç birisinin muhalefete gücü yetmez.

Bak ikinci bir vak’aya ki, bu da bizlere şayan-ı ibret derslerle doludur:

Musa AS Antakya’dan Şam’a giderken yorulmuş. Cenâb-ı Hak ona vahiy buyurmuş ki: “Şu dağın dibinde bir kulum var; ona git ve söyle sana bir binek versin.” Musa AS da emre uyarak adamı bulmuş ve Cenâb-ı Hakk’ın emrini adama bildirmiş. Halbuki, o anda adam da namazda bulunuyormuş. Namazım bitirip hemen havada seyretmekte olan bir buluta: “Ey bulut aşağı in ve şu adamı al; istediği yere kadar götür” demesiyle hemen bulut yere inmiş ve Musa Aleyhisselâm’ı alıp istediği yere kadar götürmüş. Cenâb-ı Hakk, Musa AS’a demiş ki:

—Bu adama bu lutf u ihsanı ne için verdim biliyor musun?

—Hayır ya Rabbi; bilmiyorum. Lütuf buyurun bileyim, demiş.

Bunun annesinin ölüm anında canı bir şey istemiş. O da oğluna söylemiş. Oğlu da derhal ne yapıp yapmış annesinin o istediğini bulup getirmiş. O zaman annesi de şöyle bir dua edivermiş: “Yâ Rabbi, oğlum benim hacetimi görüverdi, sen de onun hacetlerini kaza eyle” demiş. Şu Hakk’ın cilvelerinin hududu yoktur. Yarattığı kullarına yine kendi lütuf ve ihsânıyla; söz dinleyen, emrine uyan günahlardan korkup kaçanlara nimetleri bol bol vermesi; bu gibi kerametler, lütuflar, ihsanlar Halik-ı Zülcelâl’e zor mudur? Bunları teşvik için sözünü dinleyen her kuluna her an kaç çeşidini ikram ve ihsan etmektedir de bizim haberimiz bile yok. Çünkü dikkatimiz de yok. Bu akıl nimeti nelere bedel. Göz nimeti, kulak nimeti, gönül nimeti. Bunlar hepimizde mevcut değil mi? Bir anda dünyayı temaşa eden gönül, bir anda kâinatı içine alıp sana gösteren göz, gördüğünü anlayan, bilen ve ona göre hareketini tanzim eden akıl... Bu lütufları görüp dururken, “Suda yürünür mü? Hiç bulut adam taşır mı?” diye düşünmeye kalkma. Sen şaşılacak bir şey değil misin? Sen bugün gözünün önünde duran ve gök yüzünde tonlarca ağırlığı ile birlikte yüzlerce kişiyi taşıyan tayyarelere ne için şaşmıyorsun? Allah Teàlâ’nın kudreti yoksa kulunun kudretinden daha mı eksik? Hâşâ!

Senden çok rica ederim; mantığına uymayan her şeye itiraza kalkma. Zira gerek mucizeler ve gerekse kerametler hep beşer kuvvetinin dışında olan fevkalâde şeylerdir. Senin ve benim bu gibi kerametlere, mucizelere akıl erdirmeğe kalkmamız delilik ve budalalıktır ve bunlar Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz kuvvetinden ufacık ve bir zerre denecek kadar bazı numuneler ve alâmetlerdir. Suyun üzerinde ve suyun içinde yürüyen ve yüzen mahlukların sayısı belli mi? O gök yüzünde gördüğümüz Güneş’in, Ay’ın ve daha nicelerinin okkasını, tonunu kim takdir edebilecek. Bak, onlar başımızın üzerinde ne güzel ve ne muntazam bir şekilde düşmeden ve ahengi bozulmadan duruyor ve hem de yürüyüp giriyor. Bir de döne döne cilveler yaparak bizleri uyandırmağa çalışıyorlar.

Durmadan düşün de bizleri ve sizleri yaratan Allah’ı ara bul ve ona kul ol. Nasıl olursa olsun sen bu dünyada bir misafirsin. Senin yerin asıl vatanın âhirettir. Oradaki cennet evi seni bekliyor. Sakın âsî olup cehennem yolunu tutma. Sonra çok pişman olursun. Zinhar “Ben Allah’ı nerede bulayım?” deme. İçine dön. Gönlünü uyandır. Allah’ı çok an. Tevhide devam eyle. Kulluk ve dînî vazifelerini güzelce yap. O zaman Allah Teàlâ senin gözlerindeki perdeyi kaldırır. Hakkı görenler gibi görürsün vesselam.

5. Levh-i mahfuzdaki ilk yazı

Cenâb-ı Hakk’ın Levh-ı Mahfuzda ilk yazdığı yazı: Besmele-i şerifeyi yazdıktan sonra kendisinden başka bir ilâh olmadığını beyan ile: “Her kim ki ana ve babası ondan razıdır, ben de ondan razıyım” fermanını yazmıştır ki, bizlere pek büyük bir ders-i ibrettir. Anne ve babalarına karşı saygılı olan evlatların bahtiyarlıkları ne biter ve ne de tükenir. Saygısız olan evlatlar dünyada da rahat görmez ahirette de. ve dünyada bütün günleri elemle ızdıraplarla doludur. Tonlarca altını olsa, yakuttan sarayları olsa yine elem ve ızdıraptan kendisini kurtaramaz. Sen yalnız söz dinle! Şair şöyle diyor. Nefsini bilmeyen Allah’ını hiç bilemez.

Nefsini bilmek hakîki tasavvuf ehlinden husûsî dersler almak ve onun göstereceği yolda bıkmadan yorulmadan yürümektir. Kıymetli eşyanın öyle kolayca ele geçmeyeceği mâlumdur. Bak insanın işlediği her günahın cezası âhirete bırakılır da ana ve babaya karşı âsî olan günahkârların cezası dünyâda hem de pek çabuk verilir; dikkat eyle.

6. Ana babaya karşı gelmemek

İbn-i Abbas’ın Rasûlüllah SAS’den yaptığı bir rivayette; “Her kim sabah ve akşam vâlideyni kendisinden razı olarak gününü geçirirse sabah ve akşam ona Cennetten iki kapı açılır. ve eğer sabah veya akşamda vâlideynini kızdırırsa ona da cehennemden iki kapı açılır. O sırada orada olan birisi:

—Yâ Resûlallah, eğer analar çocuklarına zulmediyorlarsa? dedi.

Cenâb-ı Peygamber: w

—Evet; zulmetseler dahi yine onlara karşı gelmemek ve âsi olmamak gerektir, buyurdular.

Mâlumdur ki, onlar dinsiz dahi olsalar onlara yine ikram ve ihsan insanlık ve İslâmlık borcumuzdur, vesselam.

Eğer valideler çocuklarına dargın olarak ölmüşlerse bunun çıkar yolu yoktur. Yalnız bize düşen vazife, onların güzelce defnini yapar onlar için sadakalar verir, komşularımıza hayırlar yapar borçlan varsa öderiz. Onlar için mümkün olursa hac da eder ve ettiririz. Fazla namazlar da kılar sevaplarını onlara bağışlarız. Ola ki Cenâb-ı Hak, bizleri de affeyleye. Onların akrabalarını ve dostlarını da ziyaretten geri kalma ve onların affı için de Cenâb-ı Hakk’a her zaman yalvarmayı bırakma.

7. Hazreti Musa AS’ın Cennetteki Komşusu.

 Güzel bir ibret levhası daha:

Musa AS Hazretleri, Cennetteki komşusunun veya arkadaşının, dostunun, kim olacağını Cenâb-ı Hakk’dan sorup öğrenmek istemiş. Cenâb-ı Hak da: “Filan memlekete git. Orada bir kasap var, işte o senin cennetteki refîkandır” buyurmuş.

Musa AS gidip adamı bulmuş. Adam da kendisine misafir olmasını istemiş. Musa AS’da kabul eylemiş. Bu sırada gözüne bir zenbil çarpmış. Yemeğe oturmuşlar, adam bir lokma kendi alıyor, iki lokma da zenbile bırakıyor. Bu sırada kapı çalınmış. Adam kapıyı açmaya gidince Musa AS da hemen eğilip zenbile bakmış. Ne görsün; bakmış ki, iki ihtiyar, Musa AS’ı görünce gülerek gözlerini yummuşlar. Yani vefat etmişler. Adam kapıdan dönüp gelmiş. Bir de ne baksın, anne ve babası ikisi de birden ölmüşler. O zaman ev sahibi kasap:

—Sen Musa Aleyhisselâm mısın? Demiş.

Musa AS da:

—Evet, demiş. Ama nerden bildin? deyince.

—Çünkü, annem, babam: “Yâ Rab bizi Musa AS’ı görünceye kadar canımızı alma” diye dua ederlerdi.

Musa AS:

—Annenin dudakları kımıldanıyor ve bir şeyler söylüyordu, ne idi o? diye sormuş.

Kasap da:

—“Efendim Allah seni Musa Aleyhisselâm’a Cennette refik eylesin” diyordu, deyince Musa AS da kasabı tebşir eylemişler.

Cenâb-ı Hak cümlemizi ehl-i cennet ile, peygamberlerle yoldaş eylesin... Âmin!

Yavrum, bunlara iyi kulak ver ve iyi belle de arkadaşlarına da anlat. İnsanın yalnız kendisinin iyi bir kimse olması kâfi değildir. Belki bütün insanların iyi olabilmesine çalışmak gerektir. Mekteplerdeki tahsilin kâfi gelmediği işte gözlerimizin önünde.

Bugün insanları öldüren, bankaları soyan, evleri soyanlar zanneder misin ki, hep cahil insanlardır. İlmin iki kanadı vardır: Birisi dünyâsını ve dünyâdaki ihtiyaçlarım temin için olan bilgidir. Birisi de Allah’ını tanıtan ve onun emirlerine uyma bilgisidir. Yalnız dünya bilgisine sahip olup da Allah’ı tanımaktan mahrum; âhiret mesuliyetini cennet ve cehennemi bilmeden hele Kitab-ı ilahî ile peygambere uymadan insan, insan olsun, hiç olur mu?

İşte Çin ve Rusya; bakalım yarın ne olacaklar. Sakın, sen bu mülkü sahipsiz sanma. Bak elindeki mendil, başındaki şapka, ayağındaki ayakkabı bile bir yapana muhtaç. Birisi sana bunlar tabiatın eseridir derse hiç inanır mısın? Öyle ise bu koskoca kâinat nasıl tabiatın eseri olabilir? Senin cazibe dediğin kuvvet kendi basma bir kuvvet midir, yoksa onu da bir yaratan var mıdır? Şüphesiz ki, herkesin diyeceği elbette onu da yaratan vardır ki, ona da Allah denir. Çünkü her mevcut kendisini yaratana muhtaçtır. Zira yaratmak sırf Allah Teàlâ’ya mahsustur, imanının güzel olması için din kitaplarını çok çok ve tekrar tekrar oku ve okuduğunu başka kardeşlerine de öğretmeğe gayret eyle. Zira müslümanları, imanlarından bir müddet sonra peygamberimiz, memleketlerine ve kabilelerine gönderir ve onlar da imâna da’vet ederlerdi. Sen de öyle olmağa çalış ki, onlarla beraber cennete girersin, inşaallahü Teàlâ.

8. Dikkate değer birkaç hadise:

Yavrum diye anlatmak istediğim vak’a şöyle:

Süleyman Aleyhisselâm’ın zamanında sâlih, güzel huylu bir kişi var idi. Her nasılsa oğlu şarap içmiş, babası da darılmış. Fakat sarhoş oğlu babasına bir tokat atmış. Adamcağızın gözü çıkıvermiş. Vaktâ ki ayılmış, yaptığı işe pişman olarak babasına vurduğu eli kesivermiş. Bunu gören babası çok ağlamış. “Keşke benim bin gözüm olsaydı da; birer birer çıkaydı. Ama senin elin kesilmeye idi.” Bunun üzerine çare aramak için Süleyman AS’a gidiyor; hallerini arz ediyorlar. Süleyman AS da babanın gözünü ve oğlunun da kestiği kolu yerlerine koyup: “Ya Rab, bu babanın hürmetine ve validesinin şefkatine bunlara şifa ihsan eyle” demiş. Cenâb-ı Hak da dualarını kabul etmiş, babanın gözü ve oğlunun da kolu derhal iyi olmuş. Baba şefkatiyle birlikte oğlunun nedameti, ind-i ilâhide kabul olmuş. Eğer oğlu bu fedakarlığı yapmasa idi, kim bilir, hali nice olurdu. Binâenaleyh insan yaptığı hatayı derhal ta’mir edebilirse büyük muvaffakiyettir.

Dikkate değer bir hâdise daha:

Benî İsrâil devrinde çok sâlih bir adam varmış. Bunun da yine pek güzel bir salih evlâdı varmış. Babası ölüm halinde oğluna: “Sakın ne pahasına olursa olsun, doğru veya yalan yere katiyyen yemin etme” der. Ölümünden sonra açık göz tabiri ile anılan bazı kurnazlar, babanda bu kadar alacağımız vardı diye müracaatlara başlamışlar; çocuk da bunların hiç birisini red etmeden herkesin istediğini vermiş. Nihayet elde avuçta bir şey kalmayınca başka bir memlekete göçmeğe karar vermişler. Arada deniz olduğundan bir gemiye binmişler. Yolda dalga fazla olduğundan gemi batmış. Çoluk çocuk her biri bir tarafa çıkmışlar. Oğlu da bir adaya çıkmış.

Orada kendisine gaybdan bir ses gelmiş: “Ey ana ve babasına iyilik eden kişi, filan yerde bir hazine var; onu al.” Zavallı adam tarif olunan yere gitmiş bakmış ki, tükenmez bir hazine. Bilahare oraya uğrayan bazı kimselere yaptığı; ikram ve ihsan ile az zamanda ada halk ile dolmuş ve bu zat, ada büyüğü ilan edilmiş.

Derken, büyük oğlu duymuş, sonra da küçük oğlu ve karısı hemen hepsi orada toplanmışlar. Fakat aradan geçen zaman itibariyle birbirlerini de unutmuşlar. Belki boğuldular, öldüler bir daha buluşmak mümkün olmaz diye, akıllarına bir şey de, bir çare de gelmemiş.

Nihayet karı koca bir gemi ile adaya gelmişler. Kocası bazı hediyelerle adanın büyüğünü ziyaret etmiş. Evvelce yerleşen ve adanın büyüğü olan zat bu misafiri akşam yemeğine alıkoymak istemişse de adam: “Vapurda karım yalnızdır; korkar” diye gitmek istemiş. Fakat ev sahibi: “Ben onlara muhafız yollar, korurum. Sen burada benim misafirim olarak kal; sabahleyin erkenden gidersin” demiş ve iki muhafızı gemiye yollamış. Bu muhafızlar uyumamak için başlarından geçen hadiseleri anlatmağa başlamışlar. Ne bak sınlar; ikisi de aynı babanın kardeşleri. Derken, kadın da bu sohbeti dinliyormuş. O da, çocukların anası olduğunu anlamış. Bunlar bir sevinç içerisinde iken adanın büyüğünün misafiri gelmiş. Onları öyle sarmaş dolaş görünce dehşetli kızmış ve adanın büyüğü olan zata gidip şikâyet etmiş. O da kadınla beraber, gönderdiği muhafızları huzuruna getirtmiş. Kadın söze başlamış. Vallahi bunlar benim evlatlarım deyince melik de yerinden fırlayıp sen bizim validemizsin diye bir sevinç ve sürura kavuşmuşlar.

Bakınız Allah Teàlâ’nın lutfuna. Validelerine iyilik eden kimseleri netice itibariyle ne büyük lütuflara mazhar kılmaktadır. Bunlar bize birer hikâye gibi gelmekte ise de aynı zamanda büyük bir ders ve ibrettir.

Elhasıl anaya ve babaya hizmet edenlere Allah Teàlâ her bakımdan yardım eder. öyle ise sen de ehl-i hizmet olmağa çalış.

Şimdi sana vâlideyne itaat etmenin lüzumunu bilmem anlatabildim mi? Muhtaç oldukları vakit senin kazancından ihtiyaçları kadar alırlar. Eğer sen vermez isen bu sefer kanunen de bizim onlara bakmamız mecburîdir. Onun için evlâda, onlara iyilik ve ihsanla birlikte sözlerini de dinleyip, tam manâsıyla itaat edip en ufak bir söz olan “Of” kelimesini bile kullanmamamızı tavsiye etmektedir. İmam Kurtubî’nin Kurratül-Ayn adlı kitabının 207 inci kenar sahifesinde şöyle demektedir:

Ana ve babasına karşı âsi olan bir evlat o kadar oruç tutuyor ve namaz kılıyor ki, zayıflıya zayıflıya iğne gibi incecik kalmış, İşte bu hal üzere olsa da ana ve baba ona dargın iseler o evlâda Allah Teàlâ gadablı olarak mülâki olur. Yani Allah Teàlâ Hazretleri’nin gadabına uğramış olarak Allah’a mülaki olur demektir. Anlaşılıyor ki, evlâda kurtuluş için hemen ana ve babaya hem iyilik hem de itaat lâzım vesselam.

Allah’ım sen bizlere ve okuyan kardeş ve evlatlara hidayet ve tevfîkini ihsan eyle ve bizi doğru yoldan ve Hak yolundan zerre miktarı ayırma ve yine bizleri nefsin eline bırakma ve kendinden başkasına da terke etme...

Cabir RA’in şu rivayetini de yazmakta herhalde faide olacaktır, şöyle ki:

Biz toplantı halinde idik, Rasûlüllah SAS çıkageldi. Ve buyurdular ki:

“Ey Müslüman cemaati, Allah’tan korkunuz. Akrabalarınıza sıla-i rahim yapınız. Çünkü sıla-i rahimden daha süratli bir sevap yoktur. Zulümden uzak olunuz sakınınız. Zira zulmün cezasından daha süratli bir ukubet ceza yoktur.”

Vâlideyne âsî olmaktan sakınınız. Çünkü Cennetin kokusu tam bin yıllık yoldan duyulur da ana ve babasına âsî olan evlad vallahi bu kokuyu duyamaz. Sıla-i rahim yapmayana kâtı-ı rahim denir. Cennetin kokusunu duyamaz. İhtiyar zânî, bu da duyamaz. Ve uzun eteklerini sürüyüp gezen mütekebbir, bu da duyamaz. (Tekebbür ancak Rabbü’l-âlemin olan Allah’a mahsustur.)

İçindekiler