ANA BABAYA İSYAN

Allah Teàlâ Hazretleri’nin kullarına haram kıldığı şeylerin ikincisi, ana ve babaya isyan ve itaatsizliktir. İnsanı ve bütün eşyayı yaratan Allah Teàlâ Hazretleri’dir. Bunun için insana verilen ilk vazife kendisini ve hayatının idâmesi için lâzım gelen her şeyi ve bütün kâinatı ve içerisinde bilmemize imkân olmayan sayısız mahlûkat ve mevcudatı da yaratan Allah Teàlâ hazretlerini tanımaktır. Ona emrolunduğumuz ibâdetleri lâyıkı veçhile yapmağa çalışmak ve bununla beraber ıhlâsla yapılan ibâdetlerin kabulüne mâni olacak küfür, şirk, riya, gibi ve ahlâken de muzır olan kibir, ucüb, gadab, şehvet, şöhret, hırs, hased, kin, cemiyetleri birbirinden ayıran, ferdler arasına geçimsizlik sokan ve insanın dünyasını da başına zindan eden kötü ahlâklardan da uzak kalmağa çalışmak pek yerindedir.

Onun için Cenâb-ı Hak, bir âyet-i kerimesinde (en üşkürü lî) buyurmaktadır. Yani “Seni ben yarattım ve seni üstün ve mümtaz kılan çok değerli ve kıymetli hem de çok kıymetli bir kul olarak yarattım. Beni bil, öğren, dediklerimi tut. Sözümden dışarı çıkma. Çünkü sen mahluksun. Ben de senin Hàlikınım. Sen yer ve içersin. Ben de sana bu rızıkları verenim. Haddini bil. Sen ölüp, ölüler arasına karışacaksın. Ben ise ölümden uzağım ve ben bütün varlıkları yaratanım. Sana akıl, zekâ, kuvvet ve kudreti yeren de benim. Sen hâlâ bunları anlamadın da kendi kendine çeşitli çıkmaz yollara gidiyor, bazen küfür, bazen şirk koşup büyük affolunmaz günahlara giriyorsun. Sonra da âciz bir duruma düşüp, güçsüz kuvvetsiz hatta yiyemez içemez, hale geliyor ve nihayet dünyâya gözlerini yumup bana geliyorsun. Ama hangi yüzle?” (Lokman: 14).

Şimdi sen cahilliği ve çocukluğu bırak da sözlerimi dinle. Bana hiçbir şeyi şirk koşmamakla beraber ana babana da ikram ve ihsanda bulunmağa çalış ve hiçbir veçhile onları incitme ve darıltma. Dâima onların yanında öyle otur. Sözlerini iyi dinle. Sakın karşılık da verme. Hatta onlar şayet sana darılacak olsalar bile “Öf, yeter artık!” gibi en ufak bir huysuzlukta sakın bulunma.

l. Ana babaya iyi davranabilmenin çaresi

Bunları yapmayı pek de kolay bir şey zannetme. Bu güzel huylar ya doğuşta Cenâb-ı Hak tarafından verilmiştir. Bunlar ise pek nâdirâttandır. İkincisi ise ilim ve ilim sahiplerinin cemiyetleri ve gösterecekleri riyazet yollarıyla temin edilmektedir ki, bu da kolay bir şey değildir. Çünkü insanların bugün böyle sıkıntılı işlere tahammül edenleri de pek azdır. Zira insanlar umumiyetle rahatlığa ve kolay zahmetsiz işlerle hayatlarını sürdürmeğe bakmaktadırlar.

İnsanın da nefsine esir ve köle olduğu devirlerde ondan böyle güzel huyların ahlâkların elde edilmesi mümkün olamaz. Halbuki tekemmül cismâni vücutların veya sanayi ve sâir ilimlerin gelişmesiyle değil, ancak ahlâken insanların güzelleşmesiyle olur. Bunun da dindar âlimlerin sohbetlerine devam ve Peygamberimiz’in sünnetlerine de güzelce ittiba ile olacağında hiç şüphe yoktur. Peygamber SAS Hazretleri’nin “Ben mekârim-i ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” buyurması ne kadar güzeldir. Bu güzel mekârim-i ahlâk, ahlâk kitaplarında yazılmıştır. Onları okuyup geçmemeli, kendi nefsinde tatbike çalışmalıdır.

Halbuki nefs-i emmâre ve levvâme ve hatta mülhime devirlerinde nefse söz geçirmek adetâ deveye hendek atlatmak kadar zordur. Tarikatların meydana gelmesi sırf bu nefisleri islâh için kurulmuş çok hayırlı müesseselerdir. Meselâ mevlevî tarikatında riyazetler pek uzundur. Her tarîkatın kendisine has nefsi islâh yolları vardır. Kadirîlerde ayrı, nakşîlerde ayrı, rufâilerde ayrıdır. Yalnız teşbihlerle ve zikirlerle nefsi islâh etmek pek mümkün değildir. Zikir esnasında gönülde bir uyanıklık hâsıl olur. Lezzetler elde edilir. Fakat insanın alışageldiği bir takım yaramaz huylan vardır ki bunların terki mutlaka lâzımdır. Zira bunlar terk edilmedikçe güzel ahlâklar elde edilemez.

Mâlumdur ki, bir pis kaba iyi bir şey koymak mümkün değildir. Belki o kap yıkanır temizlenir, sonra da onun içine yağ ve bal gibi kıymetli şeyler konur. Bundan nâşi kötü i’tiyatlara, huylara, ahlâksızlıklara alışmış bir kimsenin iyi huylu güzel bir kişi olması mümkün değildir. Tâki, o kötü huylarını bırakmadıkça.

Kötü huylar da öyle kolayca bırakılamaz. Mutlaka bir üstâzın taht-ı terbiyesinde bulunmadıkça. Bu taht-ı terbiyede nefsin mutlaka mutmainne devresine ulaşabilmesi lâzımdır. Bu devreye ulaşmadan kemâle ulaşılamaz. İslâh olunmuş gibi görünür. Fakat serbest kalınca derhal eski hâline dönüverir. Bugün gördüğümüz bütün felâketler, hep bu nefsin tekemmülden uzak kalışındandır. Tahsiller, servetler, kuvvetler bu nefsin başlıca sermayesidir. Onun için Cenâb-ı Peygamber Efendimiz ilmin faydalısını istemiştir. Servetler, kuvvetler de böyledir. Hepimizin anası ve babası vardır. Bugün hangimiz ana ve babalarımıza lâyık bir hizmet edebilmekteyiz. Hele hele evlendikten sonra huyumuz, ahlâkımız, tutumumuz büsbütün değişir. Bunlar hep nefsin esiri olduğumuzun yegâne alâmetidir.

Onun için nefis azgın attan, kudurmuş vahşî hayvanlardan daha beterdir. Islâhına çalışmak hepimizin borcudur. İhmâl edilirse kart ağacın eğilmesi nasıl olmazsa, yaşlanmış ve kötü itiyatlara alışmış insanların bunları terki ve iyi huylan alması da o kadar zor ve müşkildir. Belki mümkün de değildir. Bazı düzenlemeler varsa da pek nâdirâttandır.

Binâenaleyh, insanın yapacağı ilk tahsil kendisinin İslâhına vesile olacak yerleri bulup onlara lâyıki veçhile hizmet edip, sohbetlerinden istifade ederek, kemâl-i insaniyete ulaşmağa çalışmasıdır. Gerek paralar ve gerekse sâir amellerden mahrum kalma. Fakat hedefin Hakk’ın rızasını kazanmak olsun; sakın bu gayeden dışan çıkma ey aziz kardeşim!.

Ana babaya itaati emreden Allah Teàlâ’dır. Evvelâ kendisini bilip vermiş olduğu nimetlerine karşı şükran vazifesini, kulluk borcumuzu yaptıktan sonra ikinci olarak vâlideynine şükür vazifesini emredip (Enişkürû lî ve livâlideyke) buyurmuştur (Lokman: 14).

Allah Teàlâ’nın sayısız nimetlerine karşı şükran, borcumuz ise, valideynimize karşı da aynı şükran, borcumuzdur. Zira onlar da bizim bu âleme gelmemize sebep oldukları gibi bizler büyüyüp adam oluncaya kadar çekdikleri zahmetleri hatırlarsan bu da sana yeter. Hazret-i Allah Celle ve Âlâ buyurur ki:

(Ve vassaynal-insâne bivâlideyhi ihsânâ)

Hak Teàlâ bizleri ikaz sadedinde vâlideynine ihsan ile emretmektedir (Ahkaf: 15).

İnsanoğlu çok acâib bir mahluktur. Yapılan iyilikleri pek çabuk unutmakta olduğu görüle gelmektedir. Halbuki Hazret-i Ali KV’den rivayet olunduğu zannedilen “Ufak bir iyiliğin bile kırk yıl hakkı var”, “Bana bir ilim öğretene köle olurum”, gibi kıymetli sözleri işitince ana ve babaya artık nasıl hizmet lâzım geleceği herkesin takdirine vabestedir.

2. Ana babaya isyan büyük günahlardandır.

Buhâri ile Müslim’in ve bir de Tirmizî’nin rivayet ettiği şu hadîs-i şerife dikkatle bakınız:

Ebu Bekr RA den rivayet edilmektedir:

Rasûlüllah SAS Hazretleri buyurdular ki: “Sizlere büyük günâhları haber vereyim mi?” Uyanık olun ve dikkat edin diye de üç kere sözlerini tekrar ettiler. Bizler de: “Buyurun Yâ Rasûlallah” dedik. Buyurdular ki: “Büyük günâhların başı,Allah Teàlâ’ya şirk koşmaktır.” (Bu hususta şirk bahsinde iyice mâlûmat verilmiştir. Oraya müracaat edebilirsiniz.)

“İkincisi vâlideyne yani ana ve babaya âsî olmaktır.” Bunları söylerken dayanıyordu. Derken düzelip oturdular ve: “Âgâh olunuz, mütenebbih olunuz, yalan söylemek ve yalan yere şehâdet etmektir” diye o kadar tekrarladılar ki. bizler acıdığımızdan ah ne olur, artık sükut edip rahat etseler diye temennide bulunuyorduk.

Çünkü bu yalan yere olan şehadetin yâni şahitliğin vebali çok ağır ve acıdır. Ve bu şuursuz insanlar ki, beş on kuruş mukabilinde bu cinayeti bu gün bile yapagelmekte oldukları maalesef görülegelmektedir.

Burada ana ve babaya âsî olmanın da şirk gibi ve yalancı şahidlik gibi büyük ve zararlı günâhların büyüklerinden olduğu anlatılmak istenilmektedir. Mâlumdur ki, ana ve babalar bizim velinimetlerimizdendir. Onların bizleri yetiştirebilmeleri için çektikleri zahmet ve meşakkatleri ancak bizler de ana ve baba olduğumuz zaman anlayabilmekteyiz. Çocuklarımız bizlere karşı gelince ne kadar kırıldığımızı, incindiğimizi görünce bizim de vaktiyle yaptığımız hatâlar, kusurlar, kabahatler gözlerimizin önüne serilmektedir. Heyhat ki artık vakit geçmiş, her şey olup bitmiştir.

Buhârî-Müslim’in ve bir de Tirmizî Hazretleri’nin Enes RA’den rivayetleri de şöyledir:

Rasûlüllah SAS’in huzur-ı saadetlerinde günâh-ı kebâirden konuşuyorlardı. Cenâb-ı Peygamberimiz de: “Allah’a şirk koşmak ve vâlideyne âsî olmaktır” buyurdular. Resul Ekrem Efendimizin Amr b. Hazm vâsıtasiyle Yemen ehline gönderdikleri kitapta yani mektupta: “Kıyamet gününde Allah Teàlâ’nın indinde büyük günâhların en büyükleri; Allah’a şirk koşmak, haksız yere bir mümin kişiyi öldürmek, fi sebîlillah harb gününde karşılaştığı bir anda meydan-ı harbden kaçmak, vâlideyne âsî olmak, namuslu bir kadına iftirada bulunmak, sihir öğrenmek, faiz yemek, yetim malını yemektir buyurdular.

Görülüyor ki, her bir vakit ve zamanda münâsebeti olunca günâhların adetleri de artmaktadır. Burada Enes RA’ın rivayetinde ancak iki günahtan bahsedilmiş, alttaki rivayette ise bu rakam sekize çıkarılmıştır. Vâlideyne âsî olmak da her iki hadiste zikredilmektedir.

Şu anlatılmak isteniyor ki, vâlideyne âsî olmak, faiz yemek, yetim malı yemek, harbte düşmanın önünden kaçmak, haksız yere adam öldürmek gibi korkunç felâketlerin birisidir. Bu günâhlardan kaçmak herkese nasıl lazımsa ana ve babaya isyan edip onlara karşı gelmek de o kadar fenadır. Yani çok uyanık olun da ana ve babanıza sakın karşı gelmeyin; onların acı sözlerine de sabır ile tahammül edip onları incitmekten son derece korkun. Çünkü Hak sübhanehû ve Teàlâ’nın seni sevmesi ana ve babaların sizleri sevmesine bağlıdır. Ana ve baba evlâdından memnun olmadıkça ne kadar sofuluk taslasa fayda vermez. Ancak ana ve babanın rızâsı şarttır. Zira Cennet onların ayaklan altında denmiş, yani rızâlarını almak mutlaka lâzımdır. Onların kusurları kendilerine ait. Seni alâkadar etmez. Bizim vazifemiz onlara itaat ve ihsandır vesselam.

İbni Ömer RA dan rivayet edilen hadisi şerif de şöyledir:

Rasûlüllah SAS Hazretleri şöyle buyurdu:

“Kıyamet gününde Allah Teàlâ Hazretleri üç taifeye rahmet bakışıyla bakmaz. Ana ve babaya âsi olana, şarap içmeğe devam edene, bir de verdiği ihsanını başa kakana. Ve yine üç kişi de yani taife de cennete giremezler. Birisi vâlideynine âsî olan, ikincisi deyyus tâbir olunan kişi, üçüncüsü de kendisini erkeklere benzeten kadınlar.” Bu hadisi Neseî, el-Bezzaz, Hâkim, İbn Hibbân Sahihlerinde zikretmişlerdir.

Kendisini erkeklere benzeten kadınların yanında, kendisini kadınlara benzeten erkeklerin de yer alacağı şüphesizdir.

Burada bize duyurulmak istenilen ana ve babaya âsî olmaktır. Burada âsi olan evlât, şarap içen ve verdiklerini başa kakmak suretiyle insanlık dışı bir hareket yapanla, ana ve babaya âsî olan ve onların sözlerini dinlemeyenler bir arada zikredilmektedir ki, asiliğin ne kadar çirkin olduğunu belirtmek bakımından çok değerlidir. Bundan ders alamayan evlât, acaba başka neden ders alabilir. Hadîsin alt kısmı daha ziyâde şâyân-ı dikkattir.

Bir önceki hadiste Cenâb-ı Hak bunlara rahmet nazarıyla bakmaz denilmekteydi. Bunda ise, bu üç, cennete giremez, buyrulmaktadır. Öyle ise, bütün emekler boşa gitmiş demektir.

Buradaki âsi olan evlât ise, deyyus dediğimiz alçak, ahlâksız şerefsiz ve namussuz, iffetini korumayan ve karısının iffetsizliğine bilerek göz yuman bedbaht kimse ile beraber sayılmıştır. Bu iffetsizleri cezalarının bu kadar büyük olmasıyla iş bitse ne âlâ. Asıl fenalık bunların çocuklarına da sirayet edeceğinden evde artık ne huzur ne de rahatlık bulunur. Aynı zamanda ayrıca bir geçim darlığı başlar. Zira ellerine geçen paraları hemen süs ve saltanatlarına harcamak gibi bir belâya da mübtelâ olurlar ki, tahammülü çok güçtür. Bu iffetsizlik bilâhare komşulara da sirayet eder. Ondan sonra da bir moda derdi çıkar ki, bu da cemiyetleri perişan eden ayrı bir derttir. Cenâb-ı Hak cümlemizin muîni olsun da bu gibi felâketlere düşmekten cümlemizi muhafaza buyursun. Âmin.

İşte bugün gözlerimizin önüne serilen ibtilâların başı hep, o gözden ve sözden neş’et etmekte olduğu aşikardır. Nakşî tarîkatinin pirleri, dervişleri bu âfetlerden korumak için daima ve her yerde yürürken ve otururken gözü önünde olsun; teftiş için sağa sola bakmasın; lüzumsuz yere ikide bir misafir bulunduğu yerden dışarıya çıkmak için mutlaka ev sahibinden izin almadan dışarıya çıkmasın ve yürürken de gözleri daima önünde olsun. Ayağının ucunu gözlesin. Hem Allah Teàlâ’nın emrine uyup icabında gözlerini de yumsun. Kimsenin ailesine bakmasın ve takılmasın velevki akrabası dahi olsa. başkalarının kızlarına ve hatunlarına hediye vermek ve göndermek de caiz değildir. Başkalarının hâtunlarıyla konuşmak da caiz değildir.

Sonra bir mühim işte kadınların erkek kıyafetine girmeleridir ki, tabiatın haricindedir. Çünkü kadın kadın olarak yaratılmıştır. Ve bu güne kadar kadın kıyafeti kendilerine mahsus bir elbisedir. Bunu değiştirip erkekler gibi pantolon giymeleri tabiata muhaliftir. Bu kıyafet onları daha cazip bir hâle getirmektedir. Bu ise felâketleri üstüne çekmekten başka bir işe yaramadığı gibi kendini hem cinsinden ayırmaktadır.

Erkeklerin de, kadın kıyafetine girmeleri yasaktır. Evvelce bu gibi çirkinlikleri yapanlara köçek derlerdi. Ekseriya düğünlerde kadın gibi süslenip oyunlar yaparlardı. Bunların ekserisi hamamlarda tellâklık yapar yani insanları yıkamakla geçinirlerdi. “Cenâb-ı Hak sevmediği kullan hamamlara tellâk, sevdiği kulları da mescidlere hizmetkâr kılar” denirdi.

Binâenaleyh, gerek kadın ve gerekse erkeğin kendilerine mahsus kisveleri giyip ve hanımlarını muhafaza etmeleri insanlık ve İslâmlık bakımından çok yerinde olur. Bu gibi adilikleri ekseriyetle genç yaşlarında henüz iyiyi ve kötüyü seçemedikleri devirlerle yaparlar. Fakat sonra bu âdet onlara tabiî bir halmiş gibi köklenip kalır.

Onun için asıl dikkat edilecek şey genç yaşlarda daima iyi şeylere alışmak ve iyi arkadaş seçmek ve dindar sofu bir kimse gibi yaşamağa alışmak ve bahusus ana ve babaya son derece hürmetkar, muti, emirlerine itaatkâr olmağa ve hiçbir veçhile onları incitmemeğe çalışmak ve başkalarına da öyle numune olmak, aynı zamanda da Hakk’ın sevdiği ve razı olduğu bir kul olabilmeğe sa’y u gayret etmek en sağlam ve doğru bir yoldur vesselam.

3. Fesatçılığın sonu

İbni Cevzî rivayet ediyor:

Benî İsrail zamanında bir adam varmış, karısını pek severmiş. Hem adamın annesi var, hem de karısının annesi varmış. Fakat iki kocakarının gözleri de körmüş. Adamın karısı gayet sâliha âbide bir kadınmış. Karısının annesi de gayetle fitneci, hileci, yaramaz kötü huylu bir kadın imiş. İkide bir durmadan kızını fitillermiş. Adamın karısı kaynanasını istememiş.

Her halde adam da karısının dilinden bıkmış olacak ki, en nihayet, anasını evden alıp kimsenin bulunmadığı bir boş yere götürüp bırakmış. Gece olunca bir takım hayvanlar bağırmaya başlamışlar. O zaman bir melek gelip kadına:

—Bu sesler nedir? diye sormuş.

Kadın da:

—Herhalde hayırdır, koyunların, develerin, ineklerin sesleri olsa gerek, demiş.

Melek de:

—İnşaallah hayırdır, demiş ve ayrılmış.

Adam da sabahleyin annem acaba ne oldu diye anasının yanına gider. Bir de baksa ki, annesinin etrafı koyun, inek, develerle dolu. Adam annesiyle beraber hayvanlarla birlikte evine döndü. Adamın karısı bunları görünce adetâ kudurmuşçasına mutlaka benim annemi de oraya götürüp bırakmalısın diye adamcağıza çıkışıyordu. Nihayet, adam karısının annesini de oraya götürüp bıraktı. Yine oradaki hayvanlar gece vakti olunca bağrışmaya başladılar. Melek yine gelip o kadına da sordu:

—Nedir bu hayvan sesleri? deyince, kadın da:

—Şerdir; bu hayvanlar beni yemek istiyorlar zannederim, deyince, melek de:

—Evet şerdir, deyip gitmiş.

Ve hayvanlar gelip kadını güzelce yemişler. Ancak kemikleri kalmış. Sabahleyin adam, kaynanasını görmek için bıraktığı yere gitmiş. Gitmiş ama, ne görse beğenirsiniz. Hayvanlar kadını yemişler, ancak kemikleri kalmış. Adam da onları toplayıp karısının önüne koymuş. Kadın da bu felâketi görünce dayanamamış, kahrından çatlayıp ölmüş. Bu vak’ayı yazmaktan maksadımız fitne fesadın sonu, işte böyledir. İbret alabilenlere ne mutlu!

Fakat huylu huyundan vazgeçmez, derler. Sen ne kadar söylersen, söyle, yine herkes bildiğini okumaktadır.

Yalnız şu kadar var ki, her şey tekemmüle doğru gitmekte ve bugün göklerde gezecek ve aylarca da durabilecek imkânı bulan insana bu gibi çirkin huylar hiç yakışır mı? Bunların ıslâhı herhalde mümkündür. Bugün her çeşit hayvanı terbiye edebilen insan, eşref-i mahlûk olan insanı niçin kemâle ulaştırmasın?

Evet, hayvanlar yakalanıp ıslâh edilebiliyor ve sirk dedikleri yerlerde hayvanları oynatanları da pek âlâ seyredip görüyoruz. Fakat insan hiç de öyle değil. Kolaycacık terbiyeyi kabul etmez. Zira hepsinde bir benlik davası vardır. Hemen herkes kendini beğenir. Başkasına teslim olmayı adeta zül sayar. Onun için insanoğlunun hakkından gelmek pek kolay bir şey değildir. Ve bu sebepten tekemmül eden insanoğlunun sayısı pek mahduttur. Her devirde kâmil insanlar bulunur. Fakat, insan kalabalığına nisbetle adetleri pek azdır; maalesef.

İçindekiler