ANA BABA HAKKINI ÖDEMEK

Her kim cuma gecesinde akşam ile yatsı namazı arasında iki rekât namaz kılar ve her rekâtta Fâtiha-i şerif, bir Âyete’l-kürsî okur, ve beş İhlâs-i şerif ile beşer de Muavvezeteyn yani Felâk ve Nâs sûrelerini okur; namazdan sonra da on beş kere istiğfar eder ve on beş kere de Peygamber SAS’e salâvat-ı şerife getirir de sevabını vâlideynlerine bağışlarsa onların haklarını ödemiş olur ve bunun sevabını Allah Teàlâ’dan başka kimse bilmez.

Bunlar bizim için ne bulunmaz devlettir. Hepimizin genç halinde kendimizi bilemeyecek kadar cahilane hareketlerimiz olagelmektedir. Bugün o günkü hallerimiz gözlerimizin Önüne gelince utançtan ne yapacağımızı bilemiyoruz. Bütün haklarla birlikte bu ana baba hakkı pek mühim olduğundan diğer haklara benzememektedir. Fakat Allah Teàlâ’nın sonsuz lütuflarına bakınız ki, bizim o hâlimiz onca Mâlum olduğundan son bir fırsat daha vererek o gençliğimizde yaptığımız hataları bu suretle telâfi etme imkânını da bahşetmiş bulunmaktadır. Eğer bunu da ihmal edip yapmazsa artık kabahat kendinindir. Feryâd ü figâne hacet yoktur.

Alâi RA derki: Bir adam Rasûlüllah’a geldi ve “Kime iyilik edeyim?” diye sordu. Rasûlüllah Efendimiz de: “İyilikleri vâlideynine yap buyurdular, öyle ise bütün mallarım vâlidemindir.” Öyle deyince valideye buyurdular ki, “Sen de evlâdına ihsan eyle iyilik eyle. Nasıl validelerin evlatların da hakkı varsa, evlatların da valideler üzerinde hakkı vardır. Bu sebepten evlâdın kokusu cennet kokusu olduğu gibi, vâlideynin kokusu da cennet kokularındandır.”

Bazı hususların tekrarında fâide görülmüş olduğundan bu tekrarları çok görmeyiniz. Kur’an-ı Azîmüş-şan’da da bu tekrarlar çoktur. Meselâ, Sûre-i Rahman’da (Febi eyyi âlâi...) âyetlerinde olduğu gibi ve bu tekrarların insanların zihinlerinde yer etmelerine vesile olur. Üzerlerinde durulan şeyler hem iyi bellenmiş olur hem de başkalarına anlatması da öylece kolay olur ve tesirli olur.

Onun için gördüğün bu gibi tekrarlardan dolayı üzülme. Daima hayırlı te’villere bak. Tenkid etmek hiç iyi bir şey değildir. Ve buna da alışmamanı sana tavsiye ederim. Bir kere tenkide alıştın mı artık, en doğru bir söze bile karşılık vermeğe çalışır, onu çürütmekle iftihar edersin. Bu da ayrı bir derttir. Allah cümlemizi korusun vesselam. 

İşte bir tane daha:

“Allah Teàlâ’nın rızası vâlideynin rızâsındadır. Allah Teàlâ’nın gadabı da vâlideynin gadabındadır.” Yani onları sevindirirsen Allah da seni sever ve eğer onları darıltırsan Allah da sana darılır, iki kere iki nasıl dörttür bu da böyledir. Başka çare yok. Sadece itaat vesselam.

Mevridü’l-Azb’da Sallallahü Aleyhi ve Sellem’den naklen buyrulmuş ki:

“Ana ve babasına iyilik edenlerle peygamberler arasında cennette ancak bir derece fark vardır. Bununla beraber ana ve babasına âsi olanlarla iblis arasında cehennemde bir derece fark vardır.” Bak ne güzel bir temsil. Sen şimdi istersen ana ve babaya iyilik ikram ve ihsanlarda bulun ve onları sevindir de cennette peygamberlerle beraber ol. İstersen âsi ol onlara eza ve cefâlar et de cehennem’de iblis ile beraber ol.

İnsana akıl burada lâzım. Sen çok biliyorsun belki gökte de uçuyorsun; belki bir anda şark ile garbı da dolaşıyorsun, amma, yarın yerin cehennem olduktan sonra, arkadaşın da şeytan olunca bu muvakkat yaşama neye yarar. Çünkü muvakkat olmadığını bilmeyen yoktur. Hani o ana, baba, dede nineler? Hepsi gitti. Tabiî herkes de böylece gidecek. Bu hayatın bir kısmı çocuklukla, bir kısmı da gençlik deliliği ile mektep okul derken bakarsın ki bir gün Azrail AS kapıya gelmiş, seni bekliyor. Kaçıp kurtulma denen bir şey de yok.

Öyle ise ey aziz kardeşim ve evlâdım! Sen cahilliği bırak da bu ebediyet âlemi olan âhiretini kazanmaya bak. Bunun baş ilâcı da anaya, babaya güzel hizmetler edip hayır dualarını almağa çalışmakla olacağına iyice inan.

Hele şu sözlere can kulağını ver: Ana ve babaya iyilik, ihsan, ikramın, nafile fazla namaz, oruç, hac, umre ve fîsebîlillah cihaddan efdal olduğunu iyi bil ve bunları şaka sayma. Onlar olmasaydı Cennetin yolu olan bu dünyaya sen de gelemezdin. Cennet de öyle kolayca kazanılır bir şey değildir. Çok fedâkârlık ister. Bu fedâkârlıkların başı ise, ana ve babaya itaattir.

İkinci ana baba da sana ilim öğreten, cennet yollarını gösteren, Allah Teàlâ’yı ve Peygamber SAS’i ve Kitab-ı ilâhîyi öğreten ve seni iman ve İslâm nimetlerine kavuşturan ve seni iyi bir müslüman ve iyi bir insan olarak yetiştiren dîn âlimleridir. Onların kıymetlerinin ana baba kıymetinden daha üstün olduğunu söylemeğe lüzum yoktur zannederim. Bundan nâşi ana ve babasına daima iyilik üzerinde bulunan evlâda denir ki: “Sen istediğin gibi amel eyle. Muhakkak ben seni mağfiret edeceğim” denildiği gibi ana ve babaya âsi olan evlâda da aynı şekilde “Sen de istediğin gibi amel eyle. Fakat iyi bil ki mağfiret-i ilâhiyyeye nail olamayacaksın.” Bu ne acı ve ne de tatlı iki hadise. Vâlideynine ihsan eden neticede mağfiret-i ilâhiyeye mazhar olup Cennete girecek; diğer âsî de ne yaparsa yapsın sonu cehennem vesselam.

Yine bir adam geldi:

—Ya Rasûlüllah, fisebilillah cihad etmek üzere sizinle istişareye geldim, dedi.

Rasûlüllah efendimiz de o zâta:

—Anan var mı? dedi.

O da:

—Evet var, dedi.

—Öyle ise onlara hizmete devam eyle. Çünkü Cennet onların ayağı altındadır.

Diğer bir rivayette, “Anan ve baban var mıdır?” demişler. “Evet var” deyince “Onlara hizmette devam eyle. Çünkü cennet onların ayaklan altındadır. Yani rızâları benim rızâm-dır. Ona göre hareket eyle” vesselam.

Daha öncede anlatmıştım. Bir adam geldi Rasûlüllah SAS’e babasının, malını aldığından şikâyet eyledi. Baba dedi ki: “Ya Rasûlallah! Bu evlâdım ufacık, zayıf idi. Bakılmağa muhtaç idi. Ben ise kavi idim. O fakir idi. Yani bakılmağa muhtaç idi. Ben ise zengin idim. Ve malımdan hiçbir şey esirgemeden ona verdim. Yedirdim, baktım, büyüttüm. Bugün ise ben zayıf oldum, oğlum kavi oldu. Ben fakir oldum. Oğlum ise zengin oldu. Öyle iken malından sıkılık yapıp bana bir şey vermek istemiyor.” Bunu işiten Sallallàhü Aleyhi ve Sellem Hazretleri ağladılar ve buyurdular ki: “Bunu işiten taş ve kumlar bile mutlaka ağlarlar.” Bununla beraber evlâdına hitaben şöyle ilâve ettiler: “Sen ve senin malın babanındır.” (Çünkü tarlaya ekilen tohumun netice itibariyle; bütün mahsulü tohumu ekene ait değil midir?) öyle ise çocuk da babanın çocuğun malı da babanındır. Lâkin babaya çocuğunun malından gayr-i meşru bir şey yemesi caiz olmaz, haramdır denmiş. Eğer evlat babasından dava ederse baba hapis olunamaz. Babalık hakkı vardır. Ahmed b. Hanbel bu davaya bakılmaz demiştir.

Onlar için yapılan dua rızkı artırır. (Yukarda hem ömrü hem de rızkı artırır denmişti.) Kurtubî RA Sûre-i İbrahim’de: Bir kimsenin kâfir olan ebeveynine o duası o vâlideyne değil, ilk babamız olan Âdem AS’a ve anamız Havva (R. Anha)’ya gideceğini söylemiştir.

İmam Nevevî RA der ki: “Kâfir olan vâlideyne mağfiretle dua haramdır.” Allanî RA der ki: “Validelerin nefislerini tatmin için cinsiyet-i beşeriyyeden evlât hasıl olur ve bu belâ, mihnet, fitne ve fesat âlemine gelinir ve buradan bir de cennete giden yol vardır. Bu da evlat için pek büyük bir nimettir.”

Ve yine denmiştir ki İskender için: “Üstâzın mı büyüktür, yoksa validen mi?” Buyurmuşlar ki, “Üstâzımın kıymeti daha büyüktür. Çünkü o beni ilim nuru ile nurlandırdı ve bu sayede Allah Teàlâ’yı tanıdım. Peygamberleri tanıdım. Meleklerini tanıdım. Kitablarını da tanıdım. Ahiret varlığına inandım. Hayır ve şerrin Allah Teàlâ’dan olduğuna inandım, öldükten sonra mezarda olan meleklerin suallerine inandım. Rabbim Allah, dinim İslâm, kitabım Kur’an. Peygamberim Muhammed Mustafa SAS, kıblem de Kabe-i Şerif’dir, dedim. Öldükten sonra kıyamet günü tekrar dirilip herkese kazancına göre hesap ve teraziden cennet ve cehennemdeki yerlerine gideceklerine, müminlerin günahkârlarından bazıları cehenneme girseler dahi muvakkaten bir uyku haliyle geçirip tekrar Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve keremiyle, Peygamberimiz’in de şefaatiyle cennete gireceklerine kâfirlerin de ebediyyen cehennem de kalacaklarına inandım ve iman getirdim, İşte bu imâna erişmemize sebeb olan ulemamız vâlideynimizden efdal ve âlâdır” demişlerse de bu da kişilerin hallerine göre değişir.

Akıllı olan kişi Allah Teàlâ’yı tevhid edecek bir evlat ister. Bu lezzet de buna sebep olur. Hakk’ı tevhid bütün ilimlerin de başıdır. Aklı olan Allah Teàlâ’nın verdiği evlâdı son derece dikkat ve ihtimamla yetiştirir ve onun tahsil ve terbiyesine de sa’y ü gayret gösterip bir çok emekler ve paralar harcar. Fakat yalnız dünya ilimlerini öğretirken ona asıl dini bilgileri ve amelleri öğretmek için daha ziyade sa’y û gayret göstermek lâzımdır.

Afrika’nın cenubunda altınların çıktığı yer İngiliz müstemlekesidir. Orada çalışan amelelerden büyük bir kısmı ne Allah bilir, ne peygamber ve ibâdetleri de yoktur. Ancak hayvan gibi çalışır; yer, içerler, va’z u nasihat katiyyen kulaklarına girmez. Adetâ odun gibidirler. Bunu bize anlatan orada yerleşmiş ve çok da zengin olan Pakistan ulemasından, muhaddisînden bir zât-ı şerif, babasının eseri olan on cildlik bir fıkıh kitabını bizlere hediye olarak getirmişti. 200.000 kadar olan Pakistanlıların bulunduğu bu diyarda yaşayan müslümanların gayrisi hıristiyan bir tabaka da var. Lakin bu amele tabakası ne müslüman ne de hıristiyandır. Allah ve peygamber bilmeyen ve ancak çalışmak için yaratılmış bir kavim sanki, birer hayvan. Değirmenler çeviren ve kuyulardan suları çıkaran hayvanlar gibi. Allah Teàlâ cümlemizi böyle acı akıbetlere düşmekten muhafaza buyursun.

Me’mûn cariyesine sormuş ki:

—Bir anlık lezzet, üç günlük lezzet, senelik lezzet, ebedî lezzet nelerdir?

—Muâmele-i cinsiyye bir anlık bir lezzettir. İçki bir günlük, çiçeklerin lezzeti üç günlüktür. Düğünlerin lezzeti bir ay sürer. Çocuğun lezzeti bir yıldır. Kardeşlerin sevişmeleri yüz sene, afv-ı ilâhiye mazhariyet ise ebedî bir lezzettir, diye cevap vermiş.

Burada İmam Gazâlî’den naklen bazı dualar yazılmış ve “Bu dualar, okunup vâlideynin ruhuna bağışlandığı takdirde bütün haklarını ödemiş olur” diye medh u sena buyurmuş. Ben de derim ki, bunları okumak iyidir. Fakat herkes nereden bulsun ve nasıl okusun. Daha kolayı Fatiha-i şerifeyi, ihlâslari herkes bilir ve okur. Bunları çok çok okuyup ruhlarına hediye etmeği vazife edinmeli ve onları bu suretle memnun etmek ve haklarını ödemek daha kolay ve daha efdaldir zannederim.

Maz’ûn oğlu Osman der ki: “Ben İslâmiyetten evvel Rasûlüllah ile dost idim. İslâm gelince ‘Ben müslüman oldum’ dedim. Amma müslümanlık içime yerleşmemiş idi. Yalnız Rasûlüllah’dan utandığım için, müslümanım diyordum. Vaktaki bir gün yanlarında oturuyordum. Cebrail AS bir âyet getirdi ve onu bana ve oradakilere okudular. Ayet-i kerime şu idi:

(İnnallàhe ye’mürü bil-adli vel-ihsân) (Nahl: 90)

O zaman İslâmiyet benim içimde kararlaştı.” Hazret-i Ali Efendimiz’e söylemişler, o da: Muhammed SAS’e tâbi olunuz, felah bulursunuz. Çünkü o mekârim-i ahlâk ile emreder ve hayırlara da’vet eder. Bu zâta müslümanlık hicretten iki sene altı ay geçtikten sonra nasib oldu. Aynı zamanda Medîne-i Münevvere mezarlığına ilk defa konulan muhacirinden olmuştur, İslâmiyet’i kabulü de Ebû Ubeydetü’bnü’l-Cerrah ve Abdur-rahman ibn-ü Avf ile beraber olmuştur. Radiyallahü anhüm ecmaîn.

İçindekiler