DUALAR HAKKINDA

 Dua kitaplarında yazılan duaların hepsi güzeldir. Bizim bu duaları okuyabildiğimiz yoktur, Okusak da mânalarını anlamadığımızdan te’sirini lâyıkıyla göremiyoruz. Sonra itimadımız da çok zayıf. Onun için faidesi de az görülüyor.

Harem-i Şerifte bir adam yan sakat yürürken ona sordular: “Sana ne oldu da böyle sakat oldun?” Dedi ki: “Benim bir annem var idi. Ben günâhlar işler idim. O da beni o günâhlardan men etmeğe çalışırdı. Bir gün ben de kendisine bir tokat vurdum. Annem devesine binip Kâ’be’ye geldi ve Allah Teàlâ’ya: ‘Uzaklardan gelip hac etmek ve senin lutfuna rica ederek yalvaranlar hakkında, benim oğlumdan hakkımı al!’ diye tazarru ve niyaza başladı. Ben de işte hemen bu hale geldim. Sonra geldi beni böyle görünce üzüldü. Tekrar Ka’be’ye gidip dua etmek için devesine binerken düştü ve öldü.” Sonra Hazret-i Ali Efendimiz bu zâta bir dua öğretti ve “Bu dua Arş’ın hazinelerindendir” diye buyurdu. Adam bu duayı okudu ve derhal iyi oldu. “Bunu okursan inşaallah iyi olursun” dedi. “Peygamberimiz de bu dua ismi a’zamdır” diye buyurdu.

Bu vak’ayı da iyi oku:

Malik ibn-i Dinar RA isminde meşhur bir zat vardır. Bir sene hacc-ı şerifi ifâ ettikten sonra: “Yâ Rab, haclarını kabul ettiğin kimseleri bildir de onları tebrik edeyim. Hacları kabul olunmayanları da bileyim de onları da teselli edeyim.”

Rü’yamda gördüm ki, bir zat! Bütün hacıların hacları kabul olunmuş; hepsi de mağfiret-i ilâhiyeye mazhar olmuşlar. Yalnız “Belh şehrinden Muhammed ibn-i Harun el Belhî’nin haccı reddolunmuştur” deniyor. Sabahleyin Horasanlıların olduğu yere gittim. Belh’li zâtı sordum. Dediler ki, o zat Mekke’nin harabelerinde bulunur. Gittim, buldum. Ellerini boynuna bağlamış, ayaklarını da zincirle bağlamış, namaz kılıyor. Beni görünce:

—Sen kimsin? dedi.Ben de:

—Malik ibn-i Dinar’ım, dedim.

—O zaman umarım ki sen beni rü’yâda gördün.

—Evet, dedim.

O da:

—Her sene bir büyük kimse senin gibi görür ve bana gelip söyler.

Dedim ki:

—Ne sebeple senin haccın red olunuyor.

Dedi ki:

—Ben şarap içtim. O gün de Ramazan ayının ilki idi. Anam bana darıldı. Ben de sarhoşlukla ne yaptığımı bilmeyerek onu tutup fırına attım. Sabahleyin bizim hanım yaptıklarımı bana söyledi. Ben de pişmanlığımdan elimi kestim. Ayaklarımı bağladım. Her sene de hac ederim ve: “Ey üzüntüleri gideren, kederleri dağıtan Allah üzüntümü gider, kederimi dağıt ve annemden razı ol!” diye dua ederim. Bununla beraber 26 köle 23 cariye âzâd eyledim.

Bunu işiten Mâlik:

—Bizden uzak ol ve ateşinle bizi ve yer yüzündekileri yakma! diye ayrıldı.

Fakat gece rü’yasında Sallallàhü Aleyhi ve Sellemi gördü: “Ya Mâlik! Allah’ın rahmetinden ümidini kesme” buyurdu. “Allah Teàlâ Muhammed ibn-i Harun’un hâline muttalidir. Dualarını kabul ve hatalarını da affeyledi. Yalnız cehennemde dünya günlerinden üç gün kalır. Sonra Allah Teàlâ Hazretleri annesinin kalbine merhamet verir; hakkını helâl eder. Ve annesiyle birlikte Cennete girerler.”

Malik ibn-i Dînar bunları o elleri bağlı zâta bildirdi. O da hemen sevincinden ruhunu teslim edip ölüverdi. Ben de kendisinin cenaze namazını kıldım. Rahmetullàhi aleyhi rahmeten vâsiaten...

Ana ve babaya karşı gelmenin hem vebali büyük, hem de cezası pek ağırdır ve çabuktur. Gençlikte bunları düşünmek de herkese pek nasib olmaz. O gençliğin verdiği delilik desek daha doğru olacak, insanın aklı başında olmuyor. Sonraki pişmanlık da fayda etmiyor. Şimdi öyle elini kesecek ayaklarına zincir vurup ağlayacak ve o kadar da köleler cariyeler âzâd edip her sene de hacca gidip Hakk’a yalvaracak babayiğitleri bulmak da pek mümkün olmasa gerektir. Onun için yegâne çâre ana ve babaya hürmet ve itaatle beraber ikram ve ihsanda bulunup onları darıltmamağa çalışmaktır. Sonra her sabah ve akşam mutlaka ellerini öpüp hayır dualarım almağa bak ki, dünyada da, âhirette de mesud ve bahtiyar olasın vesselam. 

Hele şu hâdise ne kadar ibrete lâyık:

Mâlik’in oğlu Enes RA der ki: Benî İsrail zamanında güzel sesli bir delikanlı vardı. Tevrat’ı okuduğu zaman bütün genç, ihtiyar, kadın, erkek etrafına toplanırlardı. Bununla beraber bu genç aynı zamanda içki de içerdi. Annesi buna der ki: “Eğer Benî İsrail’in âbidleri senin böyle içki içtiğini bilseler seni bu diyardan kovup çıkarırlar. Bir daha yapma oğlum!”

Fakat bir gün yine içmiş ve Tevrâtı da okumağa başlamış. İnsanlar da bunun başına toplanmışlar. O zaman annesi oğluna demiş ki: “Oğlum, kalk abdest al da öyle oku.” Fakat sarhoş olan çocuğu hiddetlenmiş. Derken, annesine bir tokat atmış. Zavallı kadının bir taraftan gözü çıkmış, üstelik bir de dişi kırılmış. Buna kızan annesi “Allah da senden razı olmasın” demiş. Sabah olup oğlu, yaptığı cinayeti görünce utancından ne yapacağını şaşırıp annesinin yanına gidip herhalde özürler dilemiş. Çare olmayınca da “Selâmün aleyküm” deyip “Artık kıyamete kaldı görüşmemiz, beni bir daha bulamazsın” diye evden ayrılmış. Bir dağa çekilip tam kırk sene orada ibâdetle meşgul olmuş.

Fakat anne yüreği yanık bağrı yanık, oğluna yine “Allah senden razı olmasın” demiş. Çocuk o dağdaki ibadet hanesinde riyazetle meşgul ve Allah Teàlâ’dan af dilemekle meşgul olduğundan gayette zayıflamış ve nihayet ellerini semâya kaldırıp: Ya Rab beni mağfiret eyledi isen bana bildir diye ricada bulunmuş ise de aldığı cevap şu olmuş. “Benim senden razı olmam, senin annenin senden razı olmasına bağlı”.

Bu cevabı alan evlat, bunun üzerine annesine gidip: “Ey cennetin anahtarı eğer hayatta isen ne mutlu bana; eğer vefat etti isen vay benim başıma geleceklere!” Bu sesi duyan annesi: “Kim o bağıran!” diye sormuş. “Oğlundur” demişler. Yüreği yanık kadın: “Haydi git buradan. Allah senden razı olmasın!” diye feryâd edince, çocuk şaşkına dönmüş ve arkadaşlarına bana biraz odun toplayınız ve ateşleyip yakınız. Sonra da beni bu ateşe atınız. Zira cehenemde ebediyyen yanmaktansa dünyâda biraz yanıp kurtulmak daha evlâdır, diye ateşi hazırlatmış. O zaman bu hâdiseyi annesine anlatmışlar. Yine annelik evlât mahabbeti merhamete gelip “Oğlum neredesin?!” diye feryâd edip “Ben hakkımı helâl ettim; Allah senden razı olsun. Sakın ha kendini ateşe atayım deme!” der.

Cenâb-ı Hak o anda bir melek gönderip annesinin gözünü ve dişini eskisi gibi yeniden ihya buyurmuşlar. Evlâdı da annesine o tokadı vurduğu eli kesmiş idi. Cenâb-ı Hak o melek vâsıtasıyla onun da elini iade ve ihya buyurmuşlar.

Allah Teàlâ’nın gücü kuvveti, akla fikri sığmaz. Bizi hiç yoktan halk ettiği gibi yine her şeyi de yoktan icad eder. İsterse var olanları da yine bir anda yok eder. Sen bu sözlere çok dikkat eyle. Hakk’ın kudretini iyi düşün. Kendini bildiğin an Hakk’ı da bileceğini bil. Binâenaleyh, kendini bilmeyen kişi Hakk’ı nereden bilsin. Onun için bizim ilk vazifelerimizden birisi de kendimizi iyice incelemektir.

Bu gün bu işi yapan en güzel surette inceleyenler doktorlarımızdır. Fakat onlar hâlâ işin sathında, suyun yüzünde aranıyorlar. Hiç işin derinliklerine indikleri yok. Hemen cesetlerin sıhhatleri üzerinde duruyorlar. Damarlar nereden çıkar, nereye gider, nasıl temizlenir? Kemikler nasıl bağlanmıştır? Sinirler nasıl çalışır? Hastalıklar nereden başlar? Bu mikroplar nedir, nasıl yaşar ve nasıl öldürülür? Heyhat, 200.000 defa büyütüldüğü halde ancak görülebilen bir mikrobun neler yaptığını talebesine öğretirken acaba insan hiç düşünmez mi ki, bu kadar küçük bir mahlûk benim gibi 80 ve 100 kiloluk insanı nasıl yener? Bu kuvveti ona veren kimdir? Ve bu mikrop nereden gelmiştir?

Tabii, tabiatçılar bunların hepsine bir kulp takmaktadırlar. Lâkin hakikat meydanda. Tabiatçıların yegâne marifeti Hakk’ı inkâr için çeşitli bahaneler; sebepler göstermek olsa da, güneş gibi meydanda olan hakikatler öyle balçıklı sıvanmaz. Erbâb-ı hakikat onları iyi müşahede ederler. Halk edip yaratanı unutan zavallı elbette ki, bir şeyler yumurtlayacak. Fakat düşünen kimseler için bunların yanlış olduğunu anlamamak mümkün değildir.

Bundan nâşî gerek Kur’an-ı Kerim’de ve gerekse Peygamberimizin buyruklarında tefekküre, düşünmeğe dair çok sözler vardır. Hatta “Bir müddetçik bir tefekkür bir senelik bazı rivayetlerde 60 senelik nafile ibâdetlerden hayırlıdır” buyurulmasının sebebini her halde anlarsınız. Her aza çalışmazsa vücut muattal kalır. İşe yaramaz olur. Kafalar da, tabii böyledir. Onların çalışması derin tefekkürlere bağlıdır.

 İçindekiler