EVLÂDIN BABASINDAKİ HAKLARI

1. Evlâdın babası üzerinde üç hakkı vardır:

1. Çocuk doğunca ona güzel bir isim takmak.

2. Sonra Kur’an ilmini, din ilmini, Allah’ı bilmeyi öğretmek.

3. Kemâle gelince de evlendirmek.

Hazret-i Ömer’e bir adam oğlundan şikâyet için gelmiş. Hazret-i Ömer de oğluna çıkışmış: “Neden babana âsî oluyorsun. Allah’tan korkmuyor musun?” deyince oğlu Hazret-i Ömer’e “Evlâdın da bir hakkı yok mu?” diye sormuş. O da: “Evet vardır:

Evvelâ baba evlenirken alacağı hanımı iyi seçmesi lâzımdır. Kadının ya zengin olması veya güzel olması veya yüksek bir aileye mensup olması veya dindar olması aranır. Evvelki üç hale kayanlar aldanır. Dindarı seçenler ise mesud ve bahtiyar olurlar.

Sen de ey kardeş, hem dindarını ara ve hem de mensup olduğu aileyi ara. Öyle nefsine uyup da şöyle olsun böyle olsun diye boş şeylerle kendi istikbalini yok etme.

“İkincisi güzel isim koyması.” Peygamberler ve sâlihlerin isimlerini takmak gibi. “Üçüncüsü de ona kitabımız olan Kur’an-ı Azimüş-şan’ı hem okumasını hem de bilmesini öğretmek. Yani dinini iyice bilmesine çalışmak” deyince, çocuk da Hazret-i Ömer’e: “Benim babam bunların hiç birisini yapmamıştır” demiş. Bunun üzerine Hazret-i Ömer adama “Evvelâ sen çocuğuna âsi olmuşsun. Şimdi de çocuğundan bana şikâyet ediyorsun” diye adamı huzurundan kovmuştur.

Babasına karşı saygısızlık yapanlar muhakkak evlatlarından da aynı şekilde ve daha fazlasıyla mukabele göreceklerdir. Bazı merhameti, şefkati galip olan babalar evlâtlarına bir şey emretmeyi münasip görmemişler, “Belki evlâdım yapamaz da asi olur, sonra da günaha girer” korkusu ile. Eğer bir muhtaç olduğu şeyi istemek murat ederse başkalarına söylerler imiş. Ne muhterem insanlar! Bize ne güzel ders veriyorlar ve diyorlar ki: “Ben evlâdımın cehenneme girmesini istemem.”

Yine büyükler diyorlar ki: “Evlâdın babasına ihsan ve iyiliğinin tamamı: Babasının akraba ve dostlarını ziyaret ve ikramda bulunmak, çocuklarıyla ve hane halkıyla güzel geçinmek, dinini muhafaza ile malını ıslah etmek, kazancının fazlasını infâk etmek, dilini tutmak ve evinde oturup kahvehane ve eğlence yerlerinden son derece sakınmaktır. Çünkü dört şey vardır ki, kişinin saâdetindendir: Hanımının salih olması, evlâdlarının iyi kimselerden olması, konuştuğu insanların salih kimselerden olması, rızkının da memleketinde olması.”

Kişi öldükten sonra yedi şeyde ecri devam eder:

1. Mescit yapan

2. Su getiren

3. Mushaf yazan

4. Mushaf hediye eden

5. Su çıkaran

6. İlim öğreten

7. Kendisi için istiğfar eden evlât bırakan.

İnsan ölünce bütün amelleri biter kesilir. Yalnız üç şey de devam eder:

1. Devamlı sadaka, (cami çeşme gibi)

2. Faideli olan ilim bırakmak

3. Salih bir evlât bırakmak ki, ona daima dua eder ve istiğfara devam eder.

2. Ebeveynin bazı vazifeleri 

a. Akika kurbanı kesmek

Cenâb-ı Peygamber Efendimiz torunları Hazret-i Hasan ve Hüseyin RA’ın doğumlarında birer kurban kesmişlerdi. “Erkeğe iki kurban kıza bir kurban kesmelidir” denmişse de, “Sığır, deve gibi büyük hayvanları kesmek de müstehabtır” diyenler de olmuştur. Buna akîka kurbanı denir. “Bu hayvan filânın akikasıdır” diye kesilir. Eti hem yenir hem de yedirilir, kurban etleri gibi. Yenmez diyenler olmuşsa da (Ni’metü’l-İslâm’da) Mehmed Zihni “Hem yer, hem de yedirir.” der.

Bu kurban evlat nimetine teşekküren Allah Teàlâ’ya hamd ü senadır. Bir kere sıhhati tam bir evlâda sahip olmak ne büyük bir nimettir. Buna şükür olarak, bir iki hatta daha fazla kurbanlar kesip ziyafetler yapmak her babaya bir borçtur. Onu sünnet ettirmek nasıl vazifemiz ise akîka kurbanı kesip ziyafetler yapmak da vazifelerimizden ma’duddur. Zira akika kurbanı kesilmeden ölen çocuklar anne ve babalarına şefaat edemeyecektir, denmiş.

“Çocuğu yedi yaşından sonra sünnet yapmalıdır” denmiş. Hatta “On yaşından evvel yapmak haramdır” diyenler de olmuştur. “Doğan çocuğun adını doğduğu günden değil, yedi gün sonra koymalıdır” denmiş.

Hazret-i Hasan’a (RA) hizmetkârı kadın cariyesi güzel kokular sürmüş, buna mukabil Hazret-i Hasan da bu cariyeyi âzâd eylemiş. Rahmetüllahi aleyhi rahmeten vâsiaten. Büyüklüğe dikkat eyle...

Cenâb-ı Peygamber Efendimiz de bunları pek severlerdi. Hazret-i Ebu Hüreyre RA der ki: “Ben her ne zaman Hazret-i Hasan RA’ı görsem ağlamadan duramazdım.”

Sallallàhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretleri de bir gün Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in ellerinden tutmuş oldukları halde buyurdular ki: “Beni ve şu iki çocuğu ve bunların anne ve babalarını sevenler kıyamet gününde benim derecem üzere (benimle beraber) olacaklardır.” Ve yine: “Yâ Rab, ben Hasan’ı seviyorum, sen de onu sev” buyurmuşlardır. “Beni görmek isteyenler Hazret-i Hasan ve Hüseyin’e baksınlar” buyurulmuştur. (Nüzhetül-Mecâlis, c. 2. s. 1807).

Sonra bu evlâd nimeti çok büyük bir nimettir. Ona keseceğin bir iki kurbanın ne kıymeti var. O, senin ismini yâd ettirecek, hatırlatacak ve seni unutturmayacak ve sana her gün sayısız cevaplar kazandıracak ve senin ocağını tüttürecek. Bununla beraber evlatlarda bir cennet kokusu da vardır. Hele “Üç kız evlâdı olanlara yardım ediniz” buyurulmuştur. Çünkü “Onları güzelce yetiştirip gelin edenlere ne mutlu ki, cennette benimle beraber olacaklardır” diye parmaklarını birleştirmişler. Yani böylece olacaktır ye bu suretle büyük bir tebşirata da mazhardırlar.

Çocuk dünyada sürür ve sevinç, âhirette ise nurdur. Hazret-i Ali KV der ki: “Senin bütün sa’y ü gayretin, ehl ü iyâlin, çoluk çocuğun olmasın. Çünkü onlar Allah’ın sevdiği iyi kimselerdense, o halde Allah Teàlâ onlara yeter. Eğer Allah Teàlâ’nın sevmediği kimse ise sen de o Allah’ın düşmanlarıyla meşgul olmaktan kurtulmuş olursun.” 

b. Çocukları öpmek sünnettir.

Bustânü’l-Ârifîn’de Ebu’l-Leys-i Semerkandî, Rh.A der ki: “Vâlid ve valide çocuğun yanağından öperler ve buna meveddet öpüşü derler. Çocuk da validesinin başını öper ve buna rahmet öpüşü derler. Hanımlarının da ağızlarından öperler. Buna da şehvet öpüşü derler. Kardeş kardeşin ise, alnından öper. Buna da şefkat öpüşü derler. Mü’minler de büyüklerin ve sâlihlerin ve âlimlerin ellerini öperler, buna da tahiyyetü’l-mü’min derler.” Efendimiz SAS de: “Sizler evlâtlarınızı çok öpünüz. Zira her bir öpme için bir derece vardır” buyurmuştur.

Zühd ü takvadan nâşi el öpülmesi sünnettir. Dünya menfaatleri için olursa o da haramdır. Küçük çocuğun yanağını ve başka bir yerini şefkatle öpmek de sünnettir demişler. Başkasının küçük çocuğunu şefkatle öpmek de sünnettir.

Salih bir ölünün yüzünü öpmekte beis yoktur. Seferden gelen hacı, gâzî, talebe gibi kimselere sarılmak da caizdir. Başkalarıyla sarılmak mekruhtur, demişler. Ehl-i ilme ve ehl-i fazilete iyilik ve ikram için ayağa kalkmakta beis yoktur, demişlerdir. Vallahü a’lemü bi’s-savâb.

c. Çocuklarına şefkatle muamele etmeli

“O kişinin burnu yerlerde sürünsün ki, hayatlarında anne ve babalarına lâzım gelen ikram, izzet ve ihsanı yapamasın da cennete girmeği hak etmesin.” Ana ve baba duası bahusus evlâtları üzerinde çok müessir olduğundan her iki tarafın da son derece dikkatli olması lâzımdır. Evlat hayır dua almağa çalışırken, valideler de hem sabırlı olup gördükleri bazı kusurlardan nâşî hemen beddua etmekten son derece sakınmalıdır. Zâten beddua, kötü dualar yaramaz kimselerin âdetidir. İyi insan ise, hem sabırlı, hem tahammüllü, hem de merhametlidir. Öyle biraz kızınca gözlerini yumup ağzına geleni söylemek insana hiç yakışmaz. İnsana lâzım gelen olgunluk bu mudur? işte nefislerinin esiri olan kimselerin hâli böyledir. Biz de bunlardan ders ve ibret almamız ve dâima Peygamberimiz’in ve sâir din büyüklerinin nasihatlerine kulak asmamız lâzımdır.

Bir kimse; ana ve babasını memnun edemeden ölürse cehenneme giderse, ikincisi de mübarek Ramazan ayına erişir de mağfiret-i ilâhiyeye mazhar olamaz da cehenneme girerse bir üçüncüsü de Peygamber SAS’in mübarek ism-i şerifleri anıldığı bir yerde Rasûl-i Ekrem Efendimize salâvat-ı kesîre getirmeden hemen ölüp de cehenneme girenlerin halleri ne kadar acaibdir!

Bundan anlıyoruz ki, ana ve babanın hakikaten kadr ü kıymetini iyi bilmeli ve geçmişteki hizmetlerini iyice düşünmelidir ki, ona lâyık hizmeti yapabilsin ve cennete girmeye nâil olsun.

Kezâ mübarek Ramazan ayı da böyle değil mi? Güzelce orucunu tutar, namazını vaktiyle ve güzelce kılar. Peygamberimiz SAS’in mübarek ism-i şerifleri anıldığı her zaman ve her mekanda ona lâyık salât ü selâmlan getirerek şefâat-ı Rasûlüllah’a mazhar olması ve bu sayede cennete girmesini kim istemez?

Lâkin nefs-i emmâre sahipleri hele evlenip çoluk çocuğa karıştıkları ve biraz da maişet darlığına mübtela ise vay o anne ve babanın hâline. Zavallılara yapmadıkları kalmıyor. Bunlar da hep gözler önünde cereyan eden hadiselerdir.

Cenâb-ı Hak cümlemize iman nuru, gönül nuru, iman aşkı, İslâm sevgisi, insân-ı kâmil olma duygusu aşkı, sevgisi, muhabbeti, ihsan buyursun da, “Bu câhildir, bu gafildir, bu fakirdir, bu da tembeldir” demekten tavus kuşu gibi kendini beğenip böbürlenmekten, kibir, gurur ve azamet ve benlik taslamaktan hepimizi korusun...

 Güzel bir lâtife:

İki anne çocuklarıyla birlikte bir yolculuğa çıkmışlar. Fakat yolda çocuğun birisini kurt kapmış. Bu iki anne kalan çocuğu paylaşamamışlar. Her ikisi de kalan çocuğa sahip çıkmışlar, iş mahkemeye intikal etmiş. Neticede hâkim, “Çocuğu iki parça edelim. Birisi senin, diğeri de onun olsun” demiş. Çocuğunu kurt kapan “Kadın böyle olsun, demiş. “Ne ona yarasın; ne de bana.” Fakat asıl çocuğun annesi: “Aman efendim! Kesmeyin tek çocuk onun olsun varsın ve sağ olsun” deyince. Hâkim çocuğun bu kadının olduğunu anlamış. Ve çocuğu annesine vermiş. Zira anne şefkati evlâdının ölümünü istemez ve hem darlığım da istemez. Onun için bizlerin anne ve babalarımızın bayır dualarını almağa çalışmak başlıca borcumuzdur.

3. Ana babanın dikkat etmesi gereken üç şey

Muğîre b. Şu’be RA’den rivayet olunmaktadır ki: “Allah Teàlâ Hazretleri analara karşı âsî olmayı, çocuklarını öldürmeyi, verilmesi emrolunan şeyleri vermemeyi, lâyık ve müstehak olmadığı şeyi istemeyi sizlere haram kıldı. Kıyl u kàl ve çok sorguyu da kerih görmüştür.” Bunu Buhâri rivayet etmiştir.

a. Ana babaya asi olmamak

Ana ve babaya âsi olmak âk kelimesindendir ki, onlara eza ve isyanın bedelinde kullanılmaktadır. Halbuki insana ve bahusus mü’min ve müslümana lâyık olan, onlara hürmet ve saygı ile beraber üstelik ikram ve ihsandır. Her ne kadar onlardan bazı eza ve cefâlar görseler dahi, insana yakışan; itaat, hürmet, ikram ihsandır. O kendini bilmez veya kendilerini beğenip de aslını unutanlardan olmamaktır. Ana ve babaların hayır duâlarını alan evlatlar dünya ve âhirette mesud ve bahtiyardırlar. Bilâkis onların hatırlarını almayanların âhirette felâketler içerisinde kıvranacakları hemen herkesin mâlumudur.

Cenâb-ı Hak cümlemize intibahlar nasib etsin de hayatlarında ve mematlarında ana ve babalarımızın kadr u kıymetlerini bilmek nasib müyesser eylesin... Âmin!

Tabiî biz nasıl hareket edersek çocuklarımız da bize karşı öyle olacaklardır. Çalma kapıyı çalarlar kapını, sözünü unutma vesselam. 

b. Çocuğa dinini öğretmek

İkinci günâh da evlâtları diri olarak gömmek âdetidir. Çok gülünç, pek de çirkin olan bu âdete ilk önce sebep olan Kays ibn-i Âsım’dır. Temim kabilesindendir. Araplarda devam edegelen bu çirkin hareket ki, birbirlerine baskın yapar, mallarını ve çocuklarını alıp götürürlerdi. Bu Temim Kabilesinin düşmanları da bunlara baskın yapmışlar ve Kays’ın kızını da alıp kaçırmışlardır. Bir müddet sonra iki kabile birbirleriyle barışmışlar ve çaldığı kızı da babası Kays’a iade etmişlerdi. Lâkin kızı muhayyer bıraktılar; istersen baban ile kal; istersen kocana dönebilirsin dediler. Kız kocasını tercih edince babası Kays dehşetli kızdı ve bundan sonra doğacak kız evlâtlarını mutlaka diri diri gömeceğine hükmetmişti. Ve böylece de yapıverdi.

Buna uyarak diğer Arap kabileleri çocuklarını diri diri gömmeye başladılar. Bazı Arap kabileleri de mutlaka evlatlarını katlediyorlardı. Bunların bazısı Arabiyet ve nefsaniyetlerine mağlup olup kayınpeder olmaktan korkar, çekinir, utanır vesaire gibi bahanelerle ve bir kısmı da yiyecek ve giyecek yokluğundan evlât istemez, olanları da böylece öldürürlerdi. Bir kısmı da gelin olurken götüreceği çeyizi ve yapacağı masrafı düşünerek öldürürlerdi.

Bu hadiseler Kur’an-ı Azîmüş-şan’da açıkça beyan edilmektedir. Ve bu hal tâ Peygamberimiz gelinceye ve İslâm dîni Arabistan’a yerleşinceye kadar devam edegelmiştir. Lehü’1-hamd, İslâm dîni, onlara rızkı verenin Allah olduğunu duyurdu ve bunun en büyük bir günâh ve cinayet olduğunu anlatarak önüne geçmiştir.

Ama bugün bunun aksine evlâdları ma’nen öldürmek tehlikesiyle karşı karşıya kalınmaktadır. Zira bütün gayretimiz dünyâ tahsili için maddi bilgileri elde etmek, teknik bakımından üstün vasıflara sahip olmak, belki biz de bir gün aya gider gökleri araştırır, haftalarca, aylarca göklerde kalabilmeyi bir hüner sayarak çalışmaktayız.

Dünya döner durur, deriz de, içindekiler durur mu? İşte târih! Dün dünyâya hâkim olanların bugün yerlerinde hiçbir şey yok, yalnız harabeleri, iyi dikkat et. Hiç bir kanatla uçan kuş gördün mü? Dünya bilgisini iyi bilir; fakat bu dünyayı (gerek içindekileri ve gerekse dışındakileri) yaratan ve bahusus bizler gibi mümtaz bir mahlûku da yaratan, varlıkların sahibini tanımadan, bilmeden ve Onu tevhid ile tasdik etmeden ve yine bizim saadetimiz için gönderdiği peygamber ve kitaplara inanıp tasdik etmeden ve onların mucibiyle de amel etmeden yaşayan kimse kuru bir maddeden başka bir şey değildir. Halbuki insan hem madde hem de ma’nâ âleminin mahsûlüdür. O ma’nâ kısmını yani ma’neviyatı bıraktığı gün mahlûkun en esfeli ve en âdîsi olmaktan başka bir şeye yaramaz. Odunsa yanmağa yarar. Diğer hayvanlar ise yenmeğe, binmeğe ve kullanmağa yarar. İnsan denilen mahlûkun vazifesi hüneri bunlar değil, Allah Teàlâ’yı tanıyıp bilip ona ibâdet ve itaattir. Ve Onu ibadet ve itaati bilmeyene de, “Allah’ı bilmiyor” demekten başka sözümüz yoktur.

Binâenaleyh, bizim çocuklarımıza Allah’ı tanıtmak ve öğretmek ve Ona ibadet ve itaatin lezzetlerini tattırmak için hiç bir fedakârlığımız da yok demektir, işte bugünün numunesi olan gençlik! hakîkî bir din sahibi olmayan kişilerden her türlü fenalıkları ve ahlâk dışı hareketleri her an beklemek mümkündür. O zaman o cemiyetlerde ne ahenk bulunur ne de rahatlık. Gerek Rus ve gerek Çin gibi dinlerini terk edenlerin akıbetleri çok geçmeden mutlaka görülecektir. Hani o firavunlar, hani o şeddatlar, hani o nemrudlar? Bugün hepsinin yerlerinde yeller esmektedir...

Aziz ve muhterem kardeş! Sen hem dünyânı iyi öğren, hem de dînini. Çünkü dinsizlerden insan olmaz. Din de ancak ve ancak İslâm dînidir vesselam. Mutlaka, onu iyi öğren ve dîninle de amel eyle... Çünkü, amelsiz dîn, meyvesiz kuru ağaca benzer. O da olsa olsa, odun olup yakılır vesselam.

Öyle ise, çocuğuna mutlaka dînini de öğret: Allah’ı da bildir. Bak oturduğumuz evden tut. da giydiğimiz bütün eşya ve kullandıklarımız hep birer yapıcının san’atkârların eserleridir. Birisi bize dese ki: “Bunlar da tabiatın eseridir.” Hiç inanır mıyız? Bu koca kâinat da içindekilerle beraber hepsi Allah Teàlâ’nın sanâyi-i bedîasıdır. Eserden müessire intikal tabiidir. Bir iz ve bir eser gördüğümüz zaman hemen ve derhal “Bu kimin eseridir?” diye soruyoruz da içinde yaşadığımız ve gözlerimizle gördüğümüz namütenahi eserler kimin eseridir diye sormak vazifemiz değil mi?

Hemen dinsizlerin propagandasına aldanıp inkâra kalkmak delilikten başka bir şey olamaz. Çünkü zerre kadar aklı olan ve düşünen kimseye Allah’ı inkâr katiyyen mümkün olamaz. Onun için inkarcılara akıllı demek caiz değildir. Her ne kadar onlar gökte uçsalar dahi. Zira, gökte uçan, denizde yüzen, karalarda koşan nice sayısız mahlûklar vardır ki, hiç birisinin insanlıkla alâkası yoktur.

Şimdi sen söz dinle de hem kendin Allah’ı tanımağa çalış, hem de çocuklarına Allah’ı iyi öğret. Hem çok oku, hem çok nasihat dinle. Ve çocuklarına da mutlaka dînî ilimleri öğretmeni rica ederim. Cenâb-ı Hak cümlemizin yardımcısı olsun ve Hak yolundan ayırmasın... Âmin!

c. İstenen bir şeyi mümkün iken vermemek:

Başta zekât olduğu halde diğer hayırları da vermemek; kıskanmak, cimrilik yapmak. Biri de hakkı olmayan şeyleri haksız yere istemek ve almağa çalışmak. Men ve hâti kelimelerinin delâlet ettiği manâlara çok dikkat etmek ister. Zira hak sahiplerinin haklarını istemeden vermek vazifemiz iken istendiği takdirde de çeşitli bahanelerle atlatmak, şüphesiz insanî ve İslâmî bir hareket olmadığı hepimizce malûmdur. Bunun Türkçe’mizde adı cimrilik diye geçmektedir. Sıkılığın ve bahilliğin fenalığını ahlâk kitablarında okuyabilirsiniz. Hât kelimesi de a’tınî kelimesinin kardeşidir. İstemek almak, manâlarına gelir ki, haksız menfaat temin etmeğe çalışmak, almağa müstehak olmadığı şeyi almağa çalışmak, aç gözlülük dendiği gibi. (Ve yemneùnel-mâùn) âyetinde zikredildiği gibi. Komşuların ihtiyaçlarını var iken vermemektir de demişler. Mutlaka ikram ve ihsanı kesmektir (Maun: 7).

Hât kelimesi de men’ kelimesinin mukabilidir dense pek hatâ olmaz zannederim. Birisi vermemekle, hayırlara iştirak etmemekle nâm almış (....) kelimesi de toplamakla eline geçeni hemen kapmaktır. “Getir ver” demek. Fakat hakkını istese ona kimse bir şey demez. Öyle değil, haksızlık.

Binâenaleyh sizin üzerinize vermeniz emrolunan şeyleri vermemek nasıl günâh ise, almağa müstehak olmadığı şeyi de almağa çalışmak o da öylece günahtır. Men etmek kelimesinde istenilen mal da olabilir söz de olabilir. Yani bilgi istemek veya yardım istemek ve bedenî yardımlardan muavenetlerden de kaçınmak hep men kelimesinin içinde olduğu gibi haksız olarak üzerine borç olmayan haklan istemek de hât kelimesinin içindedir. 

d. Boş sözlerden sakınmak

Bunlarla beraber kîl u kal (Türkçe’mizde dedikodu denilen) boş vakitlerimizi zayi eden bir âfettir. Boş sözler, geçmişteki faidesiz hikâyeler, masallar, hep bu kîl u kâl’in içindedir. Faidesiz çok söz söylemek, nâsın hallerinden sormak ve bahsetmek ihtilâflardan bahsetmek hep abes şeylerdir.

Bu sorgular mallarda olduğu gibi, müşkül meseleleri sormak da böyledir, öğrenip yapacağından değil, söz olsun diye sorar. Ve bazen da karşısındakini mahcup etmek için sorar. Bu sorgu bazen istemek manâsına da gelir. Zaruret olmadıkça istemek de haramdır. Sonra isteyeceğini muhakkak ve mutlaka mülkün sahibi Allah’tan iste.

Bir rivayette de “İstersen sâlih kişilerden iste” denmiştir ki, ne kadar doğrudur. Sâlih olmayan kimselerden istediğimiz takdirde hem vermezler verseler bile adamın burnundan getirirler, insan ödünç dahî istese yine sâlih kimseleri arayıp onlardan istemeli. Çünkü günü geldiği zaman, şayet, ödeyemezsen sâlih kimseler mühlet verirler. Salih olmayanlar ise mahkemeye müracaat ederler. Salihler bazen bağışlarlar. Salih olmayanlar ise faiz üstüne faiz eklerler. Ve az zamanda faiz ana parayı geçer Ödemesi de müşkül olur. Onun için Efendimiz SAS: “Boş laflardan, çok istemeden ve sormadan”, diğer bir rivayette ise “mallarınızı zayi etmekten sizleri men ederim” buyurmuşlar. Kerahettir, her halde korunmak hepimize borçtur. Selâmet Peygamberimiz’in gösterdiği yoldadır, vesselam.

 İçindekiler