ÜÇ GÜZEL HASLET

Buhârî ve Müslim’in ittifakla zikrettikleri ve Ebû Hüreyre RA’ın da rivayet ettiği hadis-i şerif şöyledir:

“Her kim Allah Teàlâ’ya iman eder ve yevm-i âhirete inanırsa misafirine ikram eylesin. Ve yine her kim Allah’a ve yevm-i âhirete inanır iman ederse sıla-i rahim eylesin. Ve yine her kim Allah’a ve yevm-i âhirete inanır iman ederse ya hayır söylesin veya sükût eylesin.”

1. Misafire ikram

Allah Teàlâ’ya ve âhiret gününe inanan kimseye mümin ve müslüman derler. Bu müslümanların ilk vazifesi kendisine gelen misafirlere karşı son derece ikram ve izzette bulunmasını tavsiye etmektir. Çünkü müslümanın en efdali yemek yediren ve herkese bol bol selâm veren ve geceleri de herkes uyurken namaz kılan bahtiyardır. Bu sebepten müslümanlar her, kim olursa olsun misafirlere ikram etmeyi bir vazife saymışlardır. Hatta köylerimizde ağaların evleri açıktır. Misafir gelince hemen misafirhaneye girer; hizmetkârlar misafirin hayvanlarını ahıra götürür yemini verir, misafir de yemeklenir ve yatırılır. Bazı köylerde misafir kahvehaneye girer köy işine bakan kimse, kâhya kimse hemen evlerden sıra ile misafire yemek çıkarılır ve misafirhanede yatar. Ona köylü bakar. Hayvanlarına da yine böyle bakılır idi. Evvelce şehirlerde de misafirlik böylece devam ederdi. Bu hal tedricen, yavaş yavaş her nedense kaybolmaktadır.

Nihâyet oteller yapıldı, çarşılarda aşçı dükkanları, lokantalar açıldı, derken dostluklar da sadece bir selâma kaldı. Her şey Avrupa usûlüne uygun. Allah muinimiz olsun demekten başka çaremiz de kalmadı.

Misafire ikram her milletçe makbul ise de Arapların bu hususta herkese karşı üstünlükleri inkar edilemez. Şu hal hepimize gayet güzel bir ibret numunesi olsa gerektir:

Bir gün Resulü Ekrem’e bir misafir gelmiş. Bu gelen misafirler doğru mescide giderlerdi. Resulü Ekrem Efendimiz de bunları ashab-ı kirama dağıtırdı. O gün her nasılsa ashab-ı kiramdan evlerinde misafir edecek biri bulunmadığı anlaşılmış ve nihayet Talhâ RA misafiri almış evine götürmüş. Fakat evde de ancak kendilerine yetecek bir şey varmış. Talhâ RA hanımına demiş ki: “Sen bu akşam çocukları erkenden uyut. Biz de sofrada ışığı söndürürüz, kaşıklarımız boşa gider gelir ve misafirimizin karnını doyurmuş oluruz” demişler. Böyle yapmışlar, misafir de karnını doyurmuş. Talhâ’nın bu hareketi o günden beri daima takdire şayan olarak anılagelmiştir.

Doğrusu bu büyüklüğün herkeste bulunması mümkün değildir. Misafire elden geldiği kadar ikram, izzet büyük bir devlettir. Misafirin girdiği eve hem bereket hem de sıhhat ve afiyet girer. Misafir on rızıkla gelir birini yer dokuzunu da misafir olduğu eve bırakır. Misafir aynı zamanda evin nurudur. Onu incitmemek ve onu hoşnutlukla uğurlamak ne güzel bir devlettir.

Türklerin de misafirperverlikleri meşhurdur. Evvelce evlerimizde haremlik ve selâmlıklar meşhurdu. Misafir eve gelince yeri ayrı, kapısı ayrı yatağı ayrı, odası ayrı. Ev sahibi olan hanımefendi ve diğer aile efradı misafirden hiç de müteessir olmaz ve bilâkis memnuniyet duyarlardı. Şimdiki evler maalesef ufacık ev halkına bile kâfî gelmemektedir. Misafire nasıl ikram edilebilsin. Fakat insanın içinde eğer insanlık ve İslâmlık nuru varsa evi olmasa bile yine misafire ikram edebilecek çareleri arar ve bulur. Bu ayrı bir meziyettir, Cenâb-ı Hak bizlere de böyle meziyetleri ihsan buyursun... Âmin!

2. Sıla-ı Rahim

Allah’a ve âhirete inanan kimseye layık olan şey sıla-i rahimi yapmasıdır. Mümkünse gidip ziyaretler yapmak hal ve hatırlarını sormak öğrenmek ihtiyaçları varsa yardımda bulunmak, ziyarete giderken de, mümkün mertebe bol hediyeler götürmek ve sevindirici memnun edici tavırlarda bulunmak. Eğer akrabayı taallukat uzaklarda olup her zaman gitmesi mümkün değilse bu sefer de mektuplarla gönüllerini almak ve posta ile hediyeler göndermek hep müslümanlığın icâbı ve icadıdır. Müslümanlık demek akrabasıyla, hem de bütün müslüman kardeşleriyle bir vücut gibi olmaktır. Kusur aramak müslümana yakışmaz. Çünkü kusursuz insan olmaz.

Daima her fırsattan istifade anne baba, amca, dayı, hala, teyze gibi ve bunların çocuklarını ve kardeşlerini ziyaret etmek, hediyelerle kendilerini sevindirmek lâzımdır. Bunun hakkında Cenâb-ı Peygamber’in pek çok tavsiyesi vardır. İmandan sonra Allah Teàlâ’ya en sevgili amel sıla-i rahimdir. Ve yine Allah Teàlâ’ya en mebğuz, sevmediği amel de, Allah’a şirk koşmakla beraber, katîatü’r-rahim denilen sıla-i rahim yapmamaktır. Yani akrabayı taallûkatını ziyaret etmemektir. Buharı ve Müslim’de yazılır ki: Rahim, Arş’a muallaktır ve der ki, “Beni vasl edeni Allah da vasl eylesin ve beni kat’ edeni Allah da kat’ eylesin.”

Sıla-i rahim bir aile efradının birbirleriyle sımsıkı ünsiyetleridir, bağlılıklarıdır. İşte bu aile bağını devam ettirmeğe sıla-i rahim denir ki, imandan sonra Allah Teàlâ’ya en sevgili ameldir. Demek Cenâb-ı Hakk’ın bile bizlerin birbirlerine bağlılığı hoşuna gitmektedir ki, en sevgili amel olarak sıla-i rahim, zikredilmiştir. Müslümanlık, zâten kardeşliktir. Akrabalar ise bir kardeşlikte daha da ileri giden kimselerdir. Ve bu mukaddes vazifeyi yapmadıkları takdirde evvelâ Allah Teàlâ onların arasını kat’ eder, keser, açar. Tel kesilince cereyan nasıl gelmezse, onlar da o zaman tabiatiyle karanlıkta kalacakları gibi, akrabayı taallukàtıyla alâkayı kesen de böylece karanlıklar içerisinde kalır, işleri rast gitmez. Dünyada da perişan olur, âhirette de vesselam..

Halbuki Müslümanlık bize bir vücut gibi olmamızı emreder. Kardeşlik de bu bağları daha ziyade kuvvetlendirir. Zaten bütün müslümanlar kardeştirler. Fakat bugün bu kardeşlik hemen hemen lafta kalmakta, dünya menfaatleri her şeyi altüst etmektedir.

Bir adam Resûlüllah Efendimize günahtan şikâyet etmiş idi. Ve ona bir tevbe arıyordu. Sallallàhü Aleyhi ve Sellem Hazretleri ona sordu ki:

—Anan var mı?

Adam:

—Yok, dedi.

—Teyzen var mı? Deyince,

—Evet var, dedi.

—Öyle ise ona iyilik eyle; ihsan eyle, ikram eyle.

Mâlum ya teyze de ananın yarısıdır.

a. Sıla-î Rahim ömrün uzamasına ve rızkın artmasına sebeptir.

Bu vak’ayı da iyi dinle ve tekrar tekrar oku:

İki kişi Davud Aleyhisselâm’ın yanına gelmişler. Azrail AS iki kişiden birisinin yedi gün ömrü kaldığını Davud AS’a bildirmiş. Fakat çok zaman sonra Davud AS adamı görünce şaşırmış. Ve nihayet Arzail AS’a sormuş: “Hani bu adam yedi gün sonra ölecekti; halbuki, hâlâ yaşıyor!” deyince melekü’l-mevt demiş ki: “O adam sizin yanınızdan ayrılınca akrabasına sıla-i rahim eyledi. Bu sebepten Allah Teàlâ da o adamın ömrünü yirmi sene uzattı.”

Bu zaman hakkında ulemanın bir çok görüşleri olmuş. Bize kalırsa, Allah Teàlâ ne isterse öyle yapar. Kimisinin ömrünü uzatır; kimisininkini de kısaltır, işine kimse karışamaz ve karıştırmaz. Her işinde istediğini istediği gibi yapar.

Dahhak denilen zat derki: Bazı insanın üç günlük ömrü varken Allah Teàlâ bunu sıla-i rahim sebebiyle otuz sene yapar. Ve yine akrabalarına sıla-i rahim yapmadığı için otuz senelik ömrünü üç güne indirir. Ve bu artıp eksilmeyi yedi veçhile tefsir etmişler. Bunlardan birisi ki, Abdullah’ın oğlu Cabir, Sallallàhü Aleyhi ve Sellem’den şöyle nakletmiştir:

Diğer rivayetlerde aşağı yukan bunun gibi yani: “Allah-u Teàlâ ömrü ve rızkı artırır ve dilerse ömrü ve rızkı azaltır. Bazen şekàveti siler yok eder, saadeti de yerine sabit kılar.”

Yine Buharı ile Müslim müttefikan beyan ederler Hazret-i Enes’ten, Rasûlüllah buyurdular ki: “Her kim rızkının çokluğunu istiyorsa, ecelinin geri kalmasını istiyorsa, sıla-i rahim yapsın.”

Bu o kadar sevinç, verici ve memnun edici bir haldir ki, başka şeylerde bulmak mümkün değildir. En mühimi ve en çok bizi üzen rızıktır. Bazı kimseler anadan babadan varlıklı olduklarından bunun ehemmiyetini pek anlamazlar ise de fakir halk bahusus memleketimizde çoktur. Hele köylülerimizin bir kısmı bunu çok iyi bilirler, insanı en çok üzen ve yoran, evleri de birbirine katan ve bir çok geçimsizliklere yol açan hep fakirliktir. Bazen insanı bilmecburiye köleler gibi acı ve çirkin işlere sürükleyen hep fakirlik değil mi? Küfre en yakın olan da yine fakirliktir. Haline razı olmamak ve zamanın ihtiyaçlarını karşılayamamak, çoluk ve çocuğunu da günün seviyesine göre yetiştirememek ve onları başkalarının ellerine bakar durumda bırakmak, doğrusu acıların acısıdır. Hele bu devirde çocukların ahlâkı üzerinde pek büyük bir tesirin olduğu inkâr edilemez.

Bir korkunç hadise daha göze çarpmaktadır ki, bu hepsinden daha fena ve daha çirkindir. Herkes pek iyi bilir ki, iffet ve namus can gibi mukaddesdir. Bu iffetsizlik bazı hem bilgin hem de zengin takımında bulunursa da, o cibilliyetsizlik iktizası ve icabıdır. Yoksa soyu sopu temiz aile efradları zengin de olsalar, fakir de olsalar, bu gibi iffet ve namusa mugayir bir iş işlemelerine imkân olamaz.

İşte insanın bu gibi ve daha çeşitli akla fikre gelmeyen fenalıkların kötülüklerin ve fakr ü zaruret içerisinden kurtulmasına başlıca sebeplerden biri de ana, baba, amca, dayı, hala, teyze ve bunların çocukları ve bahusus kardeşler arasındaki devam ve kuvvetlenmesi bu sıla-i rahime bağlıdır. Onun için hepimize düşen vazifelerin en mühimlerinden olan bu sıla-i rahimi devam ettirmek ve aynı zamanda da çocuklarımıza güzelce öğretip hem nasihat ve hem de vasiyet etmek borçtur. Bu sıla-i rahim, bazı hadis-i şeriflerde geçtiğine göre aşağı yukarı rızkın artmasına, ömrün uzamasına, kötü ölümlerden ve korkunç hallerden kurtulmasına başlıca sebeptir.

Sakın akrabayı taallukàt arasında kusur kabahat aramağa kalkma, Bizim kendi kusurlarımız kendimize hem yeter hem de artar ve bizler kendi kusurlarımızı düzeltmek imkânını bulamadığımız halde başkalarının da şöyle kusuru var, böyle hatâsı var demek çok büyük bir hatâ ve kusurdur. Onun için akrabaları mümkün oldukça, bahusus kandillerde, ramazan-ı şeriflerde, bayramlarda ve cuma gece ve günlerinde ziyaret etmeli mümkün olursa hem de makbule geçecek hediyelerle ve çocuklarını sevindirecek kitap, kalem, yazı takımları vesaire gibi şeyleri de ihmal etmemeli. Çünkü bu hediyeler aradaki muhabbet ve sevgi bağlarını hem artırır hem de rızıklarınızın bolluğuna ve ömrünüzün uzun olmasına vesile olur.

Sakın buna da itiraz edip “Bu nasıl olur” demeye kalkma, Allah ve Resulü ne diyorsa sen ona bak. Mülk onun, tasarruf onun her şey de onun. O isterse uzatır isterse kısaltır. Bunları izah için uzun uzadıya izahlar yapmışlarsa da en kısası Allah ve Resulü ne diyorsa o, öyledir. Onu insanın kendi kendine izaha kalkması abestir, imanı zayıf aklı kısa olan kimselere faideli olur mu diye uğraşmak da ne kadar faideli olur bilemem, her ne kadar olsa da faideden hâli değildir, inşallah.

Şunu anlıyoruz ki, insan ne olursa olsun akrabasını bırakmamalı. Onları ziyaret etmeli. Hem de mümkünse sevindirmeli. Gerek hediyelerle ve gerekse tatlı muhabbetlerle. Bu hususta tam 41 hadis-i şerif zikrolunmuş; lafızları ve ravileri her ne kadar ayrı ise de netice hepsinde şu ifade mevcuttur. Sıla-i rahim yapanın, yani akrabayı taallukâtını ziyaret edenin hem rızkı çoğalır hem de ömrü uzar ve hem de dünya felaketlerinden, fena ölümlerden, dert ve belâlardan muhafaza olunur, cennet’teki derecesi o nisbette yükselir.

Dünyâ ve âhirette rahat etmek istiyorsan akrabalarınla münasebeti katiyen kesme ve onlarla daima güzelce geçinmeye çalış. Sakın soğukluk çıkarma ve soğukluk hangi taraftan olursa olsun derhal barıştırmaya çalış ve dostluğu arttırmaya gayret eyle.. Bu kusur bulmalar ekseriya nefsi emmâre denilen kötü bir huyun tesiridir ki, insanı her zaman tehlikeye sürükler. Bu nefsin elinden kurtulmak da öyle pek kolay bir şey değildir. Çok azim ve çok riyazetlerle birlikte çok da zikrullaha devamla beraber, âhireti tefekkür, kabri tefekkür, kıyameti tefekkür, hesap ve mizanı tefekkür, gerekir. Hele o cennet ile cehennem yok mu ya! İnsanı cennete sokan şey imanla iyi ibadetler; cehenneme sokan şey de günahlarla beraber bir de imansızlıktır. Bu dünyada insan muhayyerdir. İstersen cennet yoluna, istersen cehennem yoluna gidersin. Kimseye kabahat bulma.

Şimdi sana-bana düşen dedikodu değil; sen söylenene bak da ana, baba ve hısımakrabalarını ziyaret ile hatırlarını sor; gönüllerini hoş eyle. İhtiyaçları varsa mümkünse, onları gideriver. Hele kusur aramağa hiç kalkma. Kendini de beğenme. Bakalım yarın halimiz nice olacak? Onlara da dualar eyle. Kötü huylarımızın hepsini Cenâb-ı Hak, iyi huylara tebdil eylesin... Âmin! 

b. Uzakta olan hısım akrabaları ziyaret

Musa AS Cenâb-ı Hakk’a sormuş ki: “Yâ Rab, ben nasıl sıla-i rahim edeyim ki, akrabalarımın her birisi bir tarafta.” (O gün dünyada bugünkü gibi kolaylıklar olmadığı için uzaktakileri ziyaret pek kolay olmazdı.) O zaman Cenâb-ı Hak: “Ya Musa, sen kendi nefsin için istediğin, sevdiğin şeyleri onlar için de sev ve iste.”

Bizim şeriatımızda ise, uzakta olan hısım-akrabaları ziyaret; hediye göndermekle, mektup göndermekle, selâmlar göndermekle de caiz ve mümkündür denmiş ise de, doğrusu vakti olanların biraz gayret gösterip gidip ziyaret etmeleri hem daha efdal ve daha âlâdır. Hem ömrün uzar, hem de rızkın artar. Tecrübeye kalkma. Tecrübe olunmuş şeyleri tecrübeye kalkmak cahillik alâmetidir derler.

Bak Cenâb-ı Peygamber’in buyruğuna:

Âdemoğullarının amelleri her perşembe ve cuma geceleri bana arz olunur da Allah Teàlâ Hazretleri kât-ı rahim olanların yani akraba-yı taallukàtına sıla-i rahim yapmayan, ziyaret etmeyenlerin amellerini kabul etmez buyurmuştur. İmam Ahmed’den böylece rivayet olunmuştur.

Bunların hepsi bize demek istiyor ki, birbirlerinizle tam mânâsıyla kardeşçe geçinin ve dâima birbirlerinizin iyi hallerini görünüz. Ve onunla övününüz. Bir insan babasına âsî olduğu halde babası ölmüş olsa, o çocuk eğer babasına dua ederse babasına ihsan etmiş sayılır. Ve yine her kim babasının ve anasının veya birisinin kabrini her cuma ziyaret ederse hem mağfiret-i ilâhiyyeye mazhar olur; hem ebeveynine iyilik edicilerden sayılır, buyrulmuş.

Şöyle bir hâdise anlatılmaktadır: Sâliha bir kadın vefatı yaklaşınca çocuğunu çağırır ve der ki: “Yavrum benim hayatımda ve memâtımda senden başka itimad edeceğim kimse yoktur. Beni ölümüm hâlinde mahzun etme. Kabrimde beni korkutma.” (Duasız bırakma, gerek telkin ve gerekse Hakk’a tazarru ve niyaz gibi.)

Vaktâ ki, anne vefat etti. Oğlu onu her cuma günü ziyaret eder; ona ve komşularına okur idi. Rüyasında annesini gördü ve ona halinden sordu; “Nasılsın anneciğim?” gibi. O da: “Oğlum., ölüm çok şiddetli ve zor bir şeydir. Ben ise Allah Teàlâ’ya hamd ü sena olsun ki, çok güzel bir yerde; ipekli kumaş yataklarda ve gayet güzel kokular içindeyim, kıyamete kadar. Oğlum, sakın cuma günleri ziyaretimi bırakma. Çünkü ben ve hem komşularım, senin duan bereketiyle çok serin ve ferahlık içindeyiz” der.

Bu bizim bir an’anemiz idi. Cuma günleri mezarlıklar gençlerle dolar, boşalır. Herkes geçmişlerine Yasin-i şerif, hatim ve sâir Kur’an sûrelerini okumak suretiyle dualar eder. Hem kendisi âhiret dersini almış olur; ibretlerle döner ve hem de orada yatan gerek kendisinin ve gerekse sâir geçmiş mü’minlerin ruhlarını sevindirirdi. Tabii, bu âdet evladına da intikal eder; o da dünyasını değiştirince onun yerine bu sefer de onun oğlu başlar babasını ve sair mü’-minleri ziyarete. Derken bu âdet böylece temadi eder giderdi.

Fakat dünyâ bugün bambaşka bir âlem oldu. Bir kere öldün mü o gün her şey biter, ondan sonra da miras kavgaları başlar. Daha sonra evvela evlâtları birbirlerine düşerler, sonra dost ve komşularla ayrılıklar başlar. Daha sonra mahallesini beğenmez. Daha lüks yerlere gitmeğe kalkar. Daha sonra da artık kimseyi beğenmez bir hal alır. Neticede cemiyetler de perişan olur, fertler de. Arkası ya esaret veya felâket üstüne felâket. Cenâb-ı Hak cümlemizi bu gibi acı akıbetlere düşmekten korusun...

c. Cennet ve cehennemin yolu buradır

İnsan okur, dünya ilimlerini iyi beller. Asistan, doçent, profesör olur. Fakat dinî bilgilere sahip değilse ve bildikleriyle amel etmiyorsa, iman ve inancında eğer ihlâsı yoksa, tabii, bu bilgi insanları birbirinden ayırmaktan ve iflasa doğru götürmekten başka bir işe yaramaz. Belki dünyan güzel olabilir, ama burası muvakkat bir yerdir. Burada kimse de kalmamıştır ve kalamaz. Asıl hayat âhiret hayatıdır. Burası âhiretin geçit yoludur. Âhiret burada kazanılır. Cennet ve cehennemin yolu buradadır. Onun için iman ve İslâm yollarını aramak ve bulmak mecburiyetindeyiz. Eğer bunu bulmadan buradan ayrılırsak vay bizim hâlimize, o zaman bizim insanlığımız nerede?

Heyhat bugün yetişen gençlerin kaçta kaçı müslümanlığı biliyor ve yapıyor? Dinsiz olarak yetişen neslin yapacağı da, mesuliyet korkusu olmadığından elinden gelen her şeyi yapmakta, kendisini haklı görmektedir, istediğini öldürür ve bunu kendisine bir de şeref sayar. İstediğini soyup soğana çevirir. Sonra bu paralarla da envai çeşit fitne ve fesatlar çevirir. Sonra biz de bunların hakkından geleceğiz diye uğraşır dururuz. Ve bu uğurda bir çok canlar da feda olup gider. Yanan analar, babalar yanıp dursunlar, kime ne, vesselâm!

Yine bu hususta Cenâb-ı Peygamber’in buyruklarından olarak deniyor ki, her kim anne ve babasının ölümünden sonra onlar için hac ederse Allah Teàlâ onu cehennemden âzâdlıklardan yazar.

Enzâî Hazretleri şöyle der: Ana ve babasına âsi olan kişi onların vefatından sonra onların borçlarını öderse, bu zât “anasına, babasına iyilik edenlerdendir” diye yazılır. Ve yine her ne kadar vâlideynlerinin hayatında onlara iyilik etmiş, iyi bakmış, ikram u ihsanı çok, ama öldükten sonra onların borçlarını ödemezse buna da âk yâni “âsî evlâd” diye yazılır. Câbir RA der ki, ben vaktâki babamın borçlarını ödedim. Cenâb-ı Peygamber SAS buyurdular ki: “Yâ Câbir babanın borçlarını ödedin değil mi? Allah seni mağfiret eylesin” diye tam yirmi beş kere dua buyurdular. 

Bir adam Rasûlüllah Efendimize:

—Allah’a en sevgili ameller nelerdir? diye sormuştu da cevaben:

—Evvela Allah’a imandır, buyurdular.

—Sonra nedir? diye sordu,

—Sıla-i rahimdir, buyurdular.

—Sonra nedir, diye sordu.

—Emr-i maruf, nehyi anil-münkerdir buyurdular.

Yine sordu:

—Allah’a amellerin en buğzlusu nedir?

Buyurdular ki:

—Allah’a şirk koşmaktır.

—Sonra nedir Yâ Rasûlallah?

Buyurdular ki:

—Sıla-i rahim yapmamaktır, yani kat-ı rahim olmaktır.

—Bundan sonra nedir Ya Rasûlallah? dedi.

Buyurdular ki:

—Münkerâtı, günahları işlemekle emir, ma’ruf olan hayırlardan men etmektir.

Hazret-i Aişe validemizden şöyle nakledilmektedir:

Muhakkak ki, her kime rifkdan bir nasib verilmiş ise ona dünyâ ve âhiret hayırlarından nasibleri verilmiş demektir. Sıla-i rahim ve komşu ile güzel geçinmek ve güzel huy, ahlâk sahibi olmak. İşte bunlar bulundukları yerlerin ma’mûr olmasına ve ömürlerinde uzun olmasına sebebdirler.

Ebû Leheb’in kızı Dürre şunu nakleder:

Ben, Rasûlüllah’a:

—Yâ Rasûlüllah nâsın hayırlısı kimdir? diye sordum.

Cevaben:

—Allah’tan çok korkan, sıla-i rahim yapan, ma’ruf ile emredip münkerâttan insanları nehyedenlerdir, buyurdular.

Ebû Zer RA der ki:

Dostum Rasûlüllah SAS Hazretleri hayırlardan bazı hasletleri bana vasiyet buyurdular: Birisi, kendinden üstün kimselere bakmamak ve benden aşağı olanlara bakmak üzere vasiyet ettiler. Ve yine miskinleri sevmek ve onlara yakın olmakla vasiyet ettiler. Ve yine sıla-i rahim ile vasiyet ettiler, onlar her kadar gelmeseler de. Yine Allah için hiç levm edicinin levminden korkmamak üzere vasiyet ettiler ve yine her ne kadar acı da olsa daima hakkı söylemekle emrettiler. Bir de “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi” kelimesini çok söylemekle emrettiler. Çünkü bu kelime cennet hazinelerinden bir hazinedir buyurdular.

Bunlardan anlaşılıyor ki sıla-i rahim gelen akrabaya karşılık olarak gitmek değil, belki darılıp da sana gelmeyene, küsene karşı alçak gönüllülük yaparak dâima gitmektir. Bu sıla-i rahim çok mühim bir derstir. Cenâb-ı Hak ve Cenâb-ı Peygamber Efendimiz bütün insanların ve bahusus müslüman olan zümrenin birbirleriyle kaynaşmasını sanki hepsi bir ceset, bir vücut, sanki hepsi bir binanın heyet-i umumiyesini teşkil eden taşların kaynaşması gibi. kaynaşmasını istemiştir.

Sıla-i rahimin terki, bir vücudu parçalamak veya bir kaleyi yıkmak veya bir binayı söküp atmak gibidir. Pek büyük bir cinayettir.

Gerek kardeşler arasında ve gerekse sâir akrabayı taallukàt arasındaki tesanüdün bozulmasında ekseriyetle miraslar büyük rol oynamaktadır. Gerek paraların ve gerekse mirasların taksiminde herkes nalıncı keseri gibi kendi tarafına yontmakta ve bu hususta lâzım gelen fedakârlığı tam manâsıyla yapamadığımızdan, eş, dost, akraba arasındaki, birlik bağları çözülmekte ve yerini birbirlerine karşı buğz ve adavet istilâ etmektedir. Bu hal tabii ki hem cemiyet için, hem millet için hem da aileler arasındaki dargınlıklara ve ayrılıklara sebep olduğundan hiç de istenmeyen bir haldir, bir çok hadiselerin zuhuru da muhtemeldir. Dostlukların, akrabalığın, kardeşliğin daha sonra milletçe bu samimiyetin devamı öyle sözlerle mümkün değildir. Ancak, nefsânî ve vicdânî fedakârlıklar, olgun, ahlâken mazbut, dini de tam bütün kimselerle mümkündür. Gerek dünyâ bilgilerinin ve gerekse din bilgilerinin bu hususta kâfi gelmediği görülegelmektedir.

Medine-i Münevvere halkının Mekke-i Mükerreme’den gelen muhacirlere yaptıkları fedakârlığı, tarih hiç bir devirde kaydetmemiştir. Bu olgunluk ancak hakiki müslümanlarda bulunabilir. Dünyâda meyyal, hevayı heves sahiplerinden böyle fedâkârlıklar ummak zehirden şifa ummağa benzer.

Onun için Cünedy-i Bağdadi’nin ashab-ı tarikat hakkında zikrettiği 8 edebden birisi de, “Düşürdüğü parayı veya malı dönüp almamaktır.” Zayi olur diye korkarsa orada durur ve geçen bir fukaraya “Bunu al, helâl olsun sana” der. Çünkü dünyânın fâni olduğunu ve âhiretin ise bakî olduğunu ve daimî olduğunu ve dünyâ varlıklarının ise insanları bu canım âhiretten alıkoyduğunu ve bir çok da günahlara soktuğunu bilir. Bu sebeple gerek kabir ve gerekse âhiret hesabına, sırat köprüsüne, cennet ve cehennemin bulunduğuna inanır. Yaptıklarını ve yapacaklarını da Allah Teàlâ hem görür ve hem de bilir olduğuna inanıp iman ettiğinden her istenilen fedakârlığı her yer ve her zamanda yapmağa âmâdedir, hazırdır.

Onun için ey aziz kardeş, sen de bu güzel kardeşliği yaşatmak istiyorsan bu dünyaya iltifat etme. O miraslar ve o servetlerin gözünü yumunca sana zararlarından başka bir faidesi olmayacaktır. Binaenaleyh o ashab-ı kiram gibi cömert ol. Hatta canını bile esirgeme, işte o zaman tam bir hürriyete nail olursun. Yoksa paraların, servetlerin, malların esiri ve kölesi olarak bu dünyâdan gidersin. Vay halimize, vay hâlimize!

Biz Cenâb-ı Peygamber’in yanında oturuyorduk. Buyurdular ki: “Bugün bizim yanımızda kât-ı rahim oturmasın.” Bunun üzerine halkadan bir genç kalkıp gitti ve teyzesine gelip af diledi. Aralarında olan bazı şeylerden nâşî teyzesi de affetti. Genç dönüp meclise geldi. Bunun üzerine Efendimiz SAS buyurdular ki: “Muhakkak, rahmet kât-ı rahim olan bir kavme nazil olmaz”. Taberanî’nin ifâdesinde ise, “Muhakkak melâike-i kiram kât-ı rahim olan kavim üzerine gelmezler, inmezler.” Artık buna ne dersiniz bilmem?

Huzeyfe RA’den nakledilmektedir: 

Efendimiz SAS duyuruyor ki: “Siz imma (tembel, dalkavuk, mukallit, mütereddid, (herkesin sözüne aldanan) olmayınız.” İyi düşünün paralara kul olmayın. Allah’ı bırakmayın, herkesin sözüne aldanmayın. Şöyle ki, insanlar bize iyilik ihsan ederlerse biz de onlara iyilik ihsan ederiz. Ve bize zulüm ederlerse biz de onlara zulüm ederiz. Lâkin siz kendi nefislerinize hakim olunuz da, nâsdan iyilik edenlere iyilik ediniz, kötülük edenlere ise mukabele ile zulüm etmeyiniz, fitne ve fesatta başkalarına uymayınız, kötülük edenlere bilâkis iyilikle mukabelede bulununuz. Bunu yapamaz isen hiç olmazsa zulme kalkışma. Şaban ayının on beşinci gecesine Berat gecesi denir. O gece tâatlerin kabul olduğu, umumi bir af yapıldığı mübarek bir gecedir. Bu afv-ı umumiden yalnız şu kimseler müstesnadır: Müşrikler, küsler, kat-ı rahimler, kibrinden eteklerini sürükleyenler, validelerine âsi olanlar, bir de içki içmeye devam edenler.

Bunlar hakkında yerleri geldikçe lâzım gelen ma’lûmâtlar verilmiş olmakla tekrarına lüzum görülmemiştir. Yalnız bunları dikkatle okuyup üzerinde durmak her müslümana borçtur. Daha fazla Mâlumat isteyenler Tenbihü’l-Gàfilin denilen kitabı okusunlar. 

3. Hayır söylemek

Allah’a iman edip inanan ve âhirete inanan kimsenin yapacağı en doğru ve güzel yol, daima hayır söylemesi ve insanların irşatlarına, iyiliklerine yarar faideli söz söylemesi veya onlara dünya ve âhiret bilgileri hakkında mâlumat vermesidir. Veya sükut edip gönlünü hakka bağlayıp bir taraftan hatalarını düşünmek ve kusurlarını telâfi edecek çareler aramak veya dîni ve uhrevi hayırlı faideli kitaplar mütalaasıyla vakitlerini hayırlarda geçirmeye çalışmak, insana yarayan en güzel bir harekettir.

Bunun için en güzel ve kolay çare; olgun ve kâmil kişilerle dost olmak ve onların sohbetlerinden istifade etmektir. Allah esirgesin bir kere kötü huylu ve yaramaz insanlarla ve bahusus içki, kumar, zina, kahve ve gazino gibi mahallere ve oyunlara alıştı mı onların hakkından gelmek çok zor olur. Hem para israfı ve hem de en mühimi ömür israfı içinden çıkılmaz bir felâkettir.

Bir de zengin ve faiz ile iş yapan kimselerin yanlarına bile uğrama. Zira onlar da seni manen mahvederler. Çünkü nefis hele ilk devirlerinde süsü ve saltanatı pek sever de zenginlerin haline imrenir ve o da onlar gibi olmağa çalışır ki, bu felaket ona yetip artar. Zenginlerin iyileri de vardır. Ama pek azdır, insana lâzım olan alçak gönüllü tevazu sahibi olmak yaraşırken, bu zenginlerin halleri, ekseriya kendilerini kibir ve gurur istila eder. Fakir fukarayı hor ve hakir görür ve onlara yardıma da yanaşmaz. Bu da şımarıklık hasıl olur ki, bu da tabii hiçbir zaman beğenilmez. Bak zenginlerin mahalleleri bile ayrıdır. Fukaralar arasında oturmağa da tenezzül edemezler. Hele o yemek yiyişlerindeki saltanatlar ve israflar doğrusu affolunamayacak kadar büyüktür.

Dilin afatı sayılamayacak kadar çoktur. Gıybet denilen afet ne kadar büyüktür. Buna müptela olanların bütün kazanmış olduğu sevapları elden gideceği gibi, bu kötü huyu her yerde ve her zaman tekrar eder durur. Bunların terki de çok zordur. Pek çok mücâhedelere bağlıdır. Günahının çokluğu ile beraber bir de iyiliklerin ve sevapların elden gitmesi kadar fena bir zarar olabilir mi? Cenâb-ı Hak cümlemizi çirkin ve fena huylardan muhafaza buyursun... Âmin!

Gıybetin yanı sıra bir de söz taşımak laf getirip götürmek gibi çirkin bir huy daha vardır ki, o da gıybetten de fazla ve yaramaz bir huydur. Bir de her duyduğunu söylemek âdeti. O da çirkin huyların hemen başında gelmektedir.

Bunların hepsi söylemekle veya dinlemekle veya okuyup bilmekle olacak şeyler değildir. Bunları terk edip mukabilindeki iyi ve güzel huylan elde etmek için nefsi ile mücâhede ve tenha yerlerde yalnız kalmak, yemek ve içmeyi de mümkün mertebe azaltıp Kur’an-ı Kerim’in ve hadis-i şeriflerin mütalâasına devamla beraber bir de zikrullaha devam ve ara sıra ehl-i hal olan kimselerin sohbetlerine devamla mümkün olabilir zannederim.

Şair:
           “Susmak ziynet, sükut da selâmettir,
            Eğer konuşursan çok konuşma.
            Ben sükûtuma hiç nadim olmadım,
            Fakat konuştuğuma çok nadim oldum.”
demiştir.

 İçindekiler