MİLLET HAKKI

Bu hususda Selmân-ı Fârisi Hazretleri’nin hikâyesi güzel bir örnektir.

Evvelâ, kısa da olsa, Selman-i Fârisî Hazretleri hakkında biraz mâlumat vermek herhalde hayırlı olacaktır:

Selmân-ı Fârisî Hazretleri, İran dediğimiz memleketin İsfahan diyarında Cî kasabasının beyinin oğludur. Ve babası tarafından pek sevilen, muhterem âbid bir zât idi. Babası ateşe tapanlardan olduğu için oğlu da ateşe tapanlardan.

Bir gün babası, bunu başka bir yerde olan emlâkini tamir için nezaretçi olarak yollamış. Bu fırsattan istifade eden Selman yolu üzerinde bulunan bir kiliseye uğramış. Papazıyla konuşmuş, ibadetlerini beğenmiş. Bu din bizim ateşe tapmamızdan daha iyidir, diyerek hıristiyanlığı kabul etmiş ve babasına da bildirmiş. Uzun konuşmalardan sonra, babası bunu hapsetmiş ve ayaklarını kaçmaması için demirden zincirlerle bağlamış. Fakat Selman papaza gizlice haberler yollayıp Şam’a kaçmanın yollarını araştırmış. Ve nihayet Şam’a giden bir kafileye katılmak üzere zinciri koparmağa muvaffak olmuş. Ve kafileye katılarak Şam’a gelmiş. Orada bulunan meşhur papaz el-Uskuf isminde birisine hizmet etmiş ve nihayet Musul’a oradan da Karahisar’daki papazlara hizmet etmiş ve ölümleri ânında Selman’a: “Artık sen Medine-i Münevvere’ye git; buralarda durma. Oraya âhir zaman Peygamberi gelecek. O, sadaka almaz ve yemez; ancak hediye kabul eder. Peygamberlik alâmeti olarak da arkasında güvercin yumurtası büyüklüğünde bir de Mühr-i Nübüvvet vardır” demiş.

(Tencehu yâ mühammedü ente heysùrun tevecceh haysü şi’te feinneke mensùrun) ibaresi kıllar ile yazılı olduğu Hazret-i Ali Efendimizden rivayet edilmektedir. Ve bu levhalar hâlâ mevcuttur. Siz de bir tane evinizde bulundurunuz.

Bunun üzerine Selman Medine’ye hareket etmiş. Bulunduğu kafiledekiler bunu köle olarak bir yahudiye satmışlar. Zavallı, bir çok müşkilâtlardan sonra Rasûl-i Ekrem’e mülâki olmuş. Sadakayı kabul etmeyip, hediyeyi kabulünü gördükten sonra nihayet arkasındaki nübüvvet mührünü de görmeğe muvaffak olmuş. Ve böylece iman ve İslamiyet’le müşerref olduktan sonra Hendek Muharebesi’nde büyük hizmetleri olmuş.

Ehl-i Mekke “Selman bizdendir.” Ehl-i Medine de “Selman bizimdir” demiş; Ve Resûlüllah SAS’de (Selmânü minnâ) buyurmuştur.

Çok zeki ve bilgili idi. Dünyâya katiyyen iltifat etmemiş; eline geçen paraları derhal tasadduk edip bir para kendisine kâfi gelirmiş.

Emirliği katiyyen istemediği halde nihayet Irak’a vali olarak tayin edilmiş. Orada Hazret-i Osman RA devrinde vefat etmiştir. Yaşı hakkında ihtilaflar vardır. “250 sene muammer oldu” diyenler de olmuş. Irak’ta Selmân-i Fârisi denilen mahalde mescidi yanında medfundur.

Valiliği esnasında kendisine verilen maaşı almamış ve valiler için tahsis edilen evde oturmamış, yaptırdığı ve ancak bir insanın girip yatabileceği gayet basit bir evde yatar ve gece gündüz memleket işlerini kendisi kontrol eder ve uykusu geldiği vakitte hemen bir kenara çekilir; arkasındaki geniş cübbesinin yarısını altına, yarısını üstüne çeker, orada uyuyuverirmiş.

Bir gün Şam’dan gelen bir adam eşyasını taşıtmak için bir hammal aramış ve Selmân-ı Fârisi Hazretleri’ni fakir bir garip zannederek: “Benim bu yükümü filan yere kadar götürür müsün?” demiş. Selmân-i Fârisî de hemen yükü sırtına alıp götürürken yolda tanıyanlar: “Esselâmü aleyke yâ emire’l-mü’mînîn!” diye hitapta bulununca adam işi anlamış ve özür dileyerek yükü bırakmasını rica etmiş ise de Selman buna razı olmamış ve yükü yerine kadar götürmüş. Adam hammallık parasını vermek istemişse de Selman RA onu kabul etmemiş ve oradan geçen bir fakire vermesini işaret buyurmuşlar.

Vefatı anında pek ağlamış. Ziyaretçileri sen dostun Rasûlüllah’a kavuşacaksın neye ağlıyorsun dedikleri vakit, ben şu etrafınızda gördüğünüz eşyalardan dolayı ağlıyorum demiş. Biz ne var diye baktık: Bir desti ibrik; bir de topraktan bir bardak. Ve bir de yattığı gayet basit bir yatak. Mübarek, gerek ganimetlerden ve gerekse kazancından artırdığı paralan derhal tasadduk eder; ancak o günkü bir dirhem nafakasını alakormuş. Hişam ibn-i Hasan, Hasan’dan rivayet ederek şöyle der: “Selman’ın ihsan ü ikramı beş bin idi. Bir gün otuz bin kişiye karşı bir hutbe irad ederken üzerindeki elbise bir abadan ibaretti. Ve onun yarısını yere serer ve yansını giyer. Ve maaşını almaz. Ancak kendi elinin emeğini yerdi.”

Ölürken Sa’d b. Vakkas’a söylediği cevap şu imiş:

Yemin ederim ki, ölümden korkarak ağlamıyorum. Ve dünyâya hırsım da yoktur. Lâkin Rasûlüllah’tan bir ahid aldık ki, o ahid şudur: “Sizin dünyâdan nasibiniz, bir atlı yolcunun alacağı kadar bir şey olsun.”

Sa’d’e olan nasihati şöyledir: “Bir şey işlemeği kasdettiğin vakit Allah Teàlâ’yı zikreyle. Hüküm verirken, Allah’ı hatırlayarak hükmünü ver. Elinde olanı dağıtırken de Hakk’ın zikrini et.”

Her haliyle Hazret-i Ömer’e benzer bir zât-ı a’lâ imiş. Cenâb-ı Hak, makamını âli eylesin... Âmîn!..

Bizim büyüklerimiz, idarecilerimiz bunlardan ders alabilseler; ne mutlu onlara. O zaman memleket bal kaymak gibi olur. Hazinelerde paralar dolar. Kuvvet, şevket, azamet, zafer üstüne zafer. Mübarek zat yemek pişirdiği bir tencere ve sahanı, abdest almak için kullandığı bir destiyi, bir de yemek sofrasını çok görmüş de, “Rasûlüllah’a verdiğim sözü yerine getiremediğim için ağlıyorum” demiş. Vay bizim hâlimize!

İman ve İslâm aşkına babasının bütün emlâk ve arazîsini, sonra o tatlı eviyle beraber ana ve babasını ve bütün akraba ve hemşehrilerini bırakmış. Evinden, anasından babasından gizlice kaçıp Şam’a gitmiş. Oradan Musul’a, oradan Karahisar’a, oradan da Medine-i Münevvere’ye giderken kendisini köle diye satmışlar. Dîni uğrunda senelerce boğaz tokluğuna yahûdiye hizmet etmiş. Ve nihayet Peygamberimiz, Medine-i Münevvere’ye gelince gidip imanla, İslâmla müşerref olmuş ve nihayet kölelikten kurtulup, İslâm sınıfında yer almış. Hendek Gazâsı’nda, hendek kazma tavsiyesinde bulunmuş. Re’yi kabul buyrulmuş; hendek kazılmış. O sırada rast geldikleri gayet sarp bir kayayı kırarken mu’cize-i peygamberi olan zabt olunacak İslâm diyarları gösterilmiş. Ve nihayet Selman da Irak’a vâli-i umûmî olarak gönderilmiş. Ve yine hiç hâlini bozmadan zühd ü takvâsıyla memleketi idare etmiş. Ne mutlu bunlardan ders alabilen bahtiyarlara!..

Sormuşlar ki: “Emirliği ne için istemiyor ve ona buğzediyorsun?” Cevaben: “Emirliğin evveli, süt emen çocuk gibi tatlıdır. Sonu da, sütten kesilen çocuk gibi, pek acıdır. Çocuk alıştığı memeyi kolayca bırakmadığı cümlece mâlumdur.”

Bir gün mübarek zât-ı muhterem Selman Hazretleri, ekmek için hamur yoğururken dostundan biri gelmiş. Onu öyle hamur yoğururken görünce: “Yâ Seyyidî, hizmetçin nerede? Ne için ona yaptırmıyorsun?” diye sorunca, “Onu başka bir işe gönderdim. Binaenaleyh, gelince, iki işi birden görmesini kerih gördüm, hoş görmedim de, bunu da ben yapıvereyim, dedim.”

Heyhat bizlere! Yüz binlerce heyhat!.. Gurur ve azametimizden yanımıza bile sokulmak mümkün değil. Yanımıza gelenlere de tatlı bir dil, güler bir yüz gösterdiğimiz de olsa bari!.. Yâ Rab, bizleri affeyle ve bu sevgili, iyi kullarının hürmetine bizleri bağışla ve iyiler zümresine ilhak eyle... Ve bizi kendi hâlimize bırakma, hıfz-ı himayenden bir göz açıp kapayacak kadar az bir zaman dahi olsa... Cennet ü cemâlinle cümlemize de ikram eylecc. Yâ ilâhelâlemin! Ve sallallahü âlâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sah-bihi ecmâin ve’1-hamdüdillahi Rabbi’l-âlemin...

Hazret-i Selmân’ın kerametinden bahsedilirken, mübareğin misafiri gelir ve onun da müsafiri ağırlayacak bir şeyi bulunmazsa ava çıkar ve geyiklere, geliniz diye çağırır, onlar da gelir. Önünden geçerlerken beğendiğini alıp keser ve misafirlerine ikram edermiş. Rahimehumullahü rahmeten vâsiaten. Bu da Allah Teàlâ’nın sevgili kullarına bir lütfudur ki, Allah’ı sevenleri Allah da sever. Ve Allah’a itaat edenlere her şey de itaat eder vesselam...

İşte sizlere canlı bir numune. Ana ve babaya itaat çocuğun dînine imânına zarar vermediği müddetçe caizdir. Onu dinden alıkoymak veya şirk koşturmak veya günah işletmek istedikleri zaman itaat de ortadan kalkar. Bak nihayet çareyi kaçmakta bulan Selman’ın çektiklerine. Şam neresi, İsfahan neresi?! Şimdiki gibi bir vasıta da yok, yayan yapıldak. Kim bilir kaç günde gidebilirdi. Yanında da bir şeyi yok, ne para ne de başka bir şey. Şam’dan Musul’a, Musul’dan da Karahisar’a, oradan da Medine-i Münevvere’ye. Derken, zalimler bunu köle diye satıyorlar. Senelerce bir yahûdiye uşaklık ediyor. Hep gayesi Allah. Onun için bu zahmet ve meşakketler Ona hiç dokunmuyor. Nihayet Resûl-i Ekrem Efendimiz Medine-i Münevvere’ye teşrif buyuruyorlar. Bu da, hemen Resûl-i Ekrem’e gidip İman-ı İslâm’la müşerref oluyor. Ve nihayet Bağdat’a vali oluyor. Fakat Onun hayatı hiç de değişmiş değil. Yine eski zühd ü takvâsiyle Allah’ına her bakımdan tam bağlı. Fâni olan dünyânın hiç bir zevk ve sefasına kıymet vermemiş. Bütün ümidi Allah Teàlâ’nın rızasını kazanabilmek için onun yolunda her şeyini feda etmekten çekinmeyen bu bahtiyarın hâli doğrusu hepimiz için bir örnek ve numunedir. Bu da, bu örneği ve nümûneyi Rasûl-i Ekrem’den almış. Ve onu aynen nefsinde tatbik etmiş. İşte bu bahtiyarların sayesinde İslâm az zamanda şark ile garb arasına yayılmış ve bugüne kadar da, lehülhamd, yaşamaktadır. Ve tabii kıyamete kadar da yaşayacaktır, inşaallah...

Lâkin bizlere düşen vazife bu İslâm nimetinin ve bu İslâm nimetini bizlere ulaştıran ulemâlarımızın hatta şühedâlarımızın kadr ü kıymetini bilerek bizler de hiç olmazsa onlar kadar İslâm’ın yaşamasına çalışmak ve bu hususta dînî müesseseler kurup onları olgunlaştırmağa çalışmak ve yine bu hususta mal ve can fedakârlığından geri kalmamak, icâbederse, şehâdet şerbetini de içmeği göze almaktan zerre miktarı olsa bile kaçınmamak gerektir. Baksana gözlerimizin önünde 1324 (1330 Rûmi) senesinde cereyan eden bir harbi kısaca hatırlatayım:

İngiltere, Amerikan, Rusya, Fransa, İtalya, Yunan devletleri bir olmuşlar da İstanbul’u almak istemişlerdi ki, o zaman Osmanlı saltanatının payitahtı idi. Halife Padişah İstanbul’da idi. Bu altı devlet donanmaları ile Çanakkale Boğazı’nı geçip İstanbul’u alacaklar ve Türkleri mağlûb edeceklerdi. Plânları en kısa yoldan bu idi. Onun için “32’lik” denilen büyük toplarla denizden Çanakkale’yi bombarduman edip orasını bir küllük haline getirmişler ve askerlerini çıkarmağa da muvaffak olmuşlardı. Lâkin Mehmedçiğin süngüsü onların bütün emellerini boşa çıkarmış; orta bir hesapla 250.000 şehid de vererek düşmanı ric’ate mecbur etmişlerdi.

Sen harbi kolay sanıyorsun; fakat su uyur, düşman uyumaz derler. İşte ordularımızı yenemeyen düşman bizi dînen çökertmek için çeşitli hile yollarını aramaktan hiç bir zaman hâlî kalmaz. Buna sen çok dikkat eyle de dînini fesada vermemek için gözünü dört aç!. Bu dünyâya ne büyük kumandanlar, hükümdarlar gelmiş. Hepsi de bugün yerin altında hesaplarını vermekle meşguldürler. Kimseye kalmayan dünyâ, acaba bize mi kalacak?

Binâenaleyh, sen her şeye ibretle bak da dînini îmanını şeytana kaptırma. Zîra sonraki nedamet hiç de para etmemektedir. Bugünkü Allahsızlar, dinsizler bize nereden geldi, diye hiç düşündün mü? Bunlar ne Rustur, ne Bulgar, ne de Yunan. Bak bugün hâlimize hemen herkes ağlamalıdır. Çünkü bizim memlekete dinsizleri sokmamak için tam 3 milyon zayiat verdiğimizi hesapçılar, tarihçiler nakletmektedirler. Çanakkale başta, Galiçya’da, Romanya’da, Kafkaslar’da ordularımız başarılı harpler yapar ve bir çok da şehid verirken bugün yine aynı harp devam etmektedir. Binâenaleyh müslümanın da buna göre hazırlanması şarttır.

İçindekiler