C. ABDÜLHÂLÎK-I GÜCDÜVÂNΒNÎN NASİHATLERİ

Bundan sonra da Gücdüvânî Hazretleri’nin tarikat hakkındaki on bir nasihatini yazmaya çalışacağız. Bu on bir nasihat Sadreddin Konevî Hazretleri’nin on iki nasihatine uymaktadır.

1. Vukûf-ı Zamânî:

Kişinin zamanının nasıl geçtiğini anlaması ve ona göre hareketlerini tanzim etmesidir. Eğer zamanını huzur ile geçirdiyse buna şükretmeli ve eğer gaflet ile geçirdiyse buna da istiğfar ederek telâfisine çalışmalıdır. Hak taliplerine lâyık olan zamanını gafletle geçirmeyip huzur ile geçirmek için çalışmaktır. Zamandan hiçbir zaman geçmemelidir ki, Allah Teàlâ’nın, tam bir teveccüh ile huzurunda bulunmasın. Ve kişinin bilmesi lâzımdır ki Allah Teàlâ her şeyi görür, bilir ve işitir. Kişinin bütün yapıp yapacaklarına şâhid ve her işine muttalîdir. Gözlerin kötü bakışları ve kalblerde gizli olan şeyler de ona ayandır. Yerde ve gökte olan her şeyin bilinmesi Allah için müsavidir.

Binâenaleyh Hak yolcusunun her gün, her gece amellerini hesap etmesi, saat ve dakikalarının nasıl geçtiğine dikkat etmesi lâzımdır. Eğer vakitleri hayırla geçti ise şükretmeli ve eğer yaramaz, şer ve boş işlerle geçti ise, bundan da pişman olup istiğfar etmelidir. Yakubi’l-Çerhî Hazretleri’ne şeyhi emretmiş: “Kabız halinde istiğfar, rahatlık halinde de şükre devam eyle”.

Nakşibend Bahaeddin Hazretleri der ki: “Bu vukûf-ı zamanı talibin nefis ahvâllerine vâkıf olmasıdır. Eğer Hakk’ın rızasına ve şeriat-ı Ahmediye’ye muvafık ise şükreder, böyle olmadı ise onu da istiğfarları ile telâfiye çalışır. Bu hak yolunun kuruluşu zamanların muhafazasına bağlıdır. Nefesi alıp verirken sakın gafletle vermemeli, buna çok dikkat etmek lâzımdır. Sofiyyûn indinde vukuf-ı zamani hallerini muhasebeden kinayedir.

Bahaeddin Hazretleri der ki: “Vukûf-ı zamânî her geçen saatin ve dakikaların huzur veya gafletle geçmesini hesaplamaktır”. Bundan anlaşılıyor ki geçen vakit ve fiillerin boş yere ve gafletle geçti ise, bunun ıslahı için işe yeniden başlamak lâzımdır. Yâni riyazetlerle ve derslere devamla bu vukuf-ı zamânîyi değerlendirmeye çalışmalıdır.

2. Vukûf-ı Adedî:

Zikreden kişinin zikri zamanında hâtırasını muhafaza etmesi ve ne kadar zikrettiğini bilmesi lâzımdır. Bu vukûf-ı adedi, zikr-i hafinin kalbten huzur ile cereyan etmesi demektir. Bazı büyükler “Sayının çokluğu şart değildir” demişlerdir. Gaye ancak zikrin kalbte huzurudur. Bundan zikrin faydası hâs olur. Bu zikirde “La ilahe...” vücut nefh olur. “illallah” deyince tecelli-i İlâhî’nin eserleri zuhur eder. Bu ilm-i ledünnînin ilk mertebesidir. Bahaeddin-i Nakşibendi Hazretleri der ki: “Vukûf-ı adedî, ilm-i ledünnînin derecelerinden ilk derecedir”.

3. Vukûf-ı Kalbi:

Zâkirin zikr esnasında kalbine vâkıf, olmasıdır. Ubeydullahi’l-Ahrar Hazretleri der ki: “Vukûf-ı kalbi, zâkirin Hak Teàlâ ile şu vecihle irtibatıdır ki, O’ndan gayrıya iltifatı kalmaya. Bu da her zikredene birinci şarttır. Buna, huzur, vusul ve şuhûd da derler. Vukuf, zikir halinde, haline muttali olup zikrin mânâsını mülâhazadır ve gaflete hiç yol bırakmamaktır. Bunun içindir ki, Hak yolcusu sâlih kişinin her zaman uyanık olması şarttır. Gerek zikretsin, gerekse zikrin haricinde Hak Teàlâ’nın kendisinin her haline muttali olmasını hatırdan çıkarmamalıdır. Ve ona göre günah olan ve gafleti mucip her çirkin ve yakışıksız hallerden uzak olması lâzımdır.

4. Nazar Ber Kadem:

Bunun mânâsı, Hak yolcusunun nazarinin yâni bakışının yürürken ayağına olmasıdır. Zira kalbdeki hicapların çoğu etrafında gördüğü hadiselerden hâsıl olur ve kalbte dağınıklıklar başlar. Zâkirin, esnâ-i zikirde kalbinin muhafazası bu bakışların kesilmesine bağlıdır. Onun için zâkir, zikir esnasında etrafı görmemek için gözlerini kapar.

Gözler Cenâb-ı Hakk’ın kullarına bahşettiği en kıymetli azalardandır. Kuyumcuların bile kıymetli mallarını kasalarında sakladıkları malûmdur. Allah Teàlâ ne büyük Allah’tır ki, bizi topraktan yaratmış ve bu gözler de o topraktan olmuştur. Bunu düşünmeye hiç lüzum yok. Bak; bütün yediklerimiz hep topraktan çıkmıyor mu? Bu nimetler vücutlarımızda kuvvet ve çocukluk tohumlarını hâsıl etmekte ve bebeklerin dünyaya gelmesine vesile olmaktadır. Buna sithâle denir ki, topraktan gıdaî, mahsuller alır, sonra da bize verir; bizde de azalar meydana gelir. Bunları yapmak kuvvet ve kudretinde olan Allah Teàlâ Hazretleri bu gözü de gördüklerinden ibret alsın ve beni bilsin, diye yaratmıştır.

İznik’te yatan Eşref-i Rûmî Hazretleri de bu göz hakkında şöyle demiştir:

            Bir göz ki olmaya ibret, nazarında
   
         Ol düşmanıdır sahibinin, baş üzerinde.

 Her mahlûkta olduğu gibi bizim gözlerimizin de ayrı bir hususiyeti vardır. Gördükleri her şeyi gönüllere indirir olduklarından gönlün hislenmesine, kararıp katılaşmasına ve nihayet kötü huyların peyda olmasına sebep olurlar.

Bu kötü huyların gönüllerde husulü, kötü kimselerin yüzlerine ve kötü işlerine bakmakla olur. Güzel yüzlere bakmakla da çok çeşitli fitneler hâsıl olur. Çünkü bakışlar; şeytan-ı aleyhülâ’nenin oklarından bir oktur; kime isabet ederse onu fitneye düşürür. Onun için Hak yolcusuna lâyık olan bakışlarını ayaklarından ayırmamasıdır ki, bu şeytanın oku kendisine isabet etmesin. Onun için Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’in Nur sûresi 30 ve 31. âyet-i kerîmelerinde, “Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar...”, “Mü’min kadınlara da söyle gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar, ırzlarını korusunlar” gibi erkeklere ve kadınlara, birbirlerini görmemek için gözlerini kapamalarını emir buyurmuştur.

Biz her ne kadar kötü niyet sahibi olmasak dahî Hakk’ın bu emrine muhalefet edişimiz yetmez mi? Hem şuna da dikkatinizi celb ederim ki, bütün mü’minlerin annesi olan Hazret-i Âişe validemize sahabîlerin Peygamberimizin halini öğrenmek için sordukları suallerde onlarla yüz yüze gelmemesi için, sorguları hicab arkasından yapmaları emredilmiştir.

Bizim şairlerimiz de gözlerin âfetleri hakkında çok şiirler yazmışlardır. Hattâ bugün bile radyolarda gözlerin medhiyesi hakkında birçok sözler söylenmektedir.

Binâenaleyh gözün muhafazası, gönlün muhafazası demektir. Gözlerini muhafaza edemeyenler hiçbir zaman gönüllerini de muhafaza edemezler.

Diğer cihetten bakışların önde olması, tevazu alâmetidir. Çünkü büyükler yâni kibirliler, önlerine bakmaktan sakınırlar.

Önüne bakarak yürümek sünnet-i seniyyeye uymaktır. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz yürürlerken daima önlerine bakarak yürürler, sağa sola bakmazlardı. Üstelik, öne bakarak yürümekte sür’at vardır. Ve bunda da himmet vardır. Çünkü himmet sahipleri Hak Teàlâ’dan başkasına bakmazlar. Düşmemek için gözlerini daima öne çevirenler gibi himmet sahibi de bakışlarını Hakk’a çevirmiştir. Öne bakarak yürümekte sâlik’in seyrindeki sür’atte işaret vardır. Gözünün baktığı yere kadar ayağını atmaya gayret göstermesi demektir.

Bu demektir ki, hak yolcusu Hakk’a vuslatta çok gayret göstermelidir. Zira Hak Teàlâ cihetlerden ve mekânlardan münezzehtir. ona gitmek demek O’nun rızası da iki şeydir: Birincisi emirlerini tutmak, ikincisi ise yasaklarından kaçmaktır. Bunun ismine şeriat demekteyiz. Kişi bütün emirleri tutmak ve bütün yasaklardan kaçmakla şeriata sahip olmuş olur.

“Şeriat istemeyiz!” diyenlerin, ne büyük hatâya düştüklerini bilmeleri lâzımdır. 

Göz deyip geçme! Gözü âfetlerden korumamız nasıl boynumuzun borcu ise bizim Hakk’a vuslatımıza mâni olan manevî felâketlerden de korunmamız; öylece vâcibtir. Çirkin ve günahı mûcib her şeyden gözlerimizi korumak boynumuzun borcudur. Nefeslerin gafletle alınıp verilmemesi, bu gözlerin bakışlarına da bağlıdır.

Göz böyle olduğu gibi kulak da böyledir. Hattâ yüz ve dil de bunlardan aşağı kalmaz. Meselâ, başın örtülmesi demek, saçların örtülmesi demek değildir. Başta en mühim şeyler göz, yüz ve sözdür. Bunların ecnebi (yabancı, nâmahrem) erkeklere karşı açık olmasının pek mühim ve korkunç hâdiselerin zuhur etmesine sebebiyet verdiği artık inkâr edilemez. Öyle ise, “başını ört” demek, “yüzünü ört” demektir. Bu çok ince olan mânâları sizlerin derin ve ince görüşlerinize bırakırım.

5. Hûş Der Dem:

Yâni her akıllı ve sâlih olana lâyık odur ki, nefeslerini alıp verirken nefeslerini gafletten muhafaza etmeli, kalbi her nefes alıp verdikçe Allah Teàlâ’nın huzurunda olduğunu bilmelidir. Çünkü nefeslerin gafletten muhafazası, kalbin Allah Teàlâ ile huzur bulmasına sebeptir. Bu da nefeslerin ihyâsı demektir. Nefeslerin ihyâsı ise, her nefesin huzur ile girip çıkması demektir ki, bu kimsenin diri olduğuna ve Allah’a vâkıf olduğuna işarettir. Her kimse ki nefesini gafletle alır verirse, o da Allah Teàlâ’nın rahmetinden kesilmiş bir ölü gibidir.

Ubeydullahi’l-Ahrar Hazretleri, bu tarîkte yâni Nakşı tarikatinde nefeslerin muhafazasının en mühim işlerden biri olup nefesini huzur ile muhafaza edemeyene, “Nefeslerini zayi et” demekten başka bir şey söylenemeyeceğini belirtir. Bahaeddin Nakşibendî Hazretleri der ki: “Bu tarikatın kuruluşu nefesler üzerinedir”. Binâenaleyh her sâlike lâyık olan nefesinin giriş ve çıkışım muhafaza etmesidir.

Necmeddin-i Kübrâ Hazretleri bir risalesinde, zikrullahın bütün hayvanların nefeslerinde de câri olduğunu söyler. Böyle olunca, insana ve bahusus sâlike nefes alıp verirken huzur ile almasına işaret vardır. Hattâ bu huzur sana bir meleke olsun da senden ayrılmasın. Ondan sonra huzurun ayrılması mümkün bile olmaz. Bu, zâkirin gafletten uyanışının alâmetidir. Zira zikirden maksat zâkirin onun mânâsını devamlı muhafazası demektir. Ve bu mânâyı mülâhaza etmeye devam da tecelli-i İlâhîlerin vücuduna sebep olur. îşte bütün bunlar ancak nefesin gafletten muhafazasına bağlıdır. Nefeslerin huzuru Hak Teàlâ’nın tecellilerine sebep olur. Tecelliler ise mahlûkatın nefeslerinin adedince çoktur.

Her kim tecellilerinden birisine mazhar olur. Nefeslerin muhafazası elbette çok zordur. Buna binâen istiğfarı dilden bırakmamak da gerekir. Çünkü istiğfar insanı temizleyip paklar. Bu nefeslerin muhafazasının, gözlerin muhafazasına da bağlı olduğunu belirtmiştik. Bu incelikleri idrâk eden müslüman kardeşlerin ne kadar uyanık olması lâzım geldiği açıkça anlaşılmaktadır.

Dünya sevgisi, mal vesâir sevgileri bizi ne kadar aldatıyor! Çünkü bu dünyadaki vazifelerimizin en başta geleni Hak Sübhânehu ve Teàlâ’yı bilmek ve onun yasaklarına, emirlerine tam mânâsıyla uyabilmeye çalışmaktır. Dünya mallarını biriktirmek için yapılan çalışmaların ne kadar yersiz olduğu da açıkça anlaşılıyor. Çünkü dünya ve dünya varlıklarına bel bağlamak suretiyle kalbler kararır. Gözler karanlıkta nasıl ak ile karayı seçemez ise kalbleri kararanlar da artık Hak ile bâtılı seçemez olurlar. Bu ceza da öylelerine yeter de artar. Bizim hem cennette,, hem de cehennemde hazır, yapılmış iki evimiz vardır. Bu dünya imtihan yeridir. Burada hangi yeri kazanırsak yarın ölünce gideceğimiz yer orasıdır. Yâni Hak yolunun âşıkları cenneti seçerler ve oraya giderler. Dünyayı seçip gaflete düşenlerin de gidecekleri yer artık malûmdur. Cenâb-ı Hak cümlemizi bu kötü akıbete düşmekten korusun. Âmin...

6. Sefer Der Vatan:

Yâni bulunduğu yerde seferdir. Bundan murad Hak yolcusunun seferinin, bu âlemden Cenâb-ı Hak Sübhânehu ve Teàlâ’ya olmasıdır, İbrahim aleyhisselâmın dediği gibi: “Ben Rabbime (bana emrettiği yere) gidiyorum, O bana yolumu gösterir” (Saffât: 99). Yâni sâlikin bir halden, bir makamdan daha üstün bir makama geçmesidir. Ebû Osman el-Mağribî kaddesallahü sırrıhü der ki: “Sâlike lâyık olan hevâ, şehvet ve muradından vazgeçip Hakk’ın arzularına ve muradına uymasıdır. Yoksa bir memleketten diğer bir memlekete geçmesi değildir. Zahirî seferler mürşid ve mürebbileri buluncaya kadar olur. Mürşidini bulunca artık burada oturup onun emirlerine teslim olması vâcibtir”.

Ey-Şeyh Muhammed ibn-i Aliyyi’l-Hâkimü’t-Tirmizî Hazretleri dervişlerini zahirî seferden men eder ve derdi ki:

“Her hayrın ve her bereketin anahtarı olan irâdet, sıhhat buluncaya kadar irâde mevziinde oturarak sabırdır. Bu suretle senin Allah Teàlâ’ya sefer ettiğinin bereketi zahir olur”.

Meşâyıh-ı Kiram Hazretleri, taliplerini zahiri seferlerden men ederlerdi. Çünkü bu seferlerde bazen tahammül edilmez meşakkatler bulunabilir ve herkes buna tahammül edemez. Bazen farz ve sünnetleri de terk etmek suretiyle kalblerinde perişanlık hâsıl olur. Kâmiller için ise, bu meşakkatlere tahammül hâsıl olduğundan, seferleri daima terakkilerine vesile olur. Bunlar bazen bulundukları yerlerdeki dostlukları, nâsı, rahatlarını ve ülfetlerini terk ederek tam bir yalnızlık içinde, daha âli makamlara erişmek için seferleri ihtiyar ederlerdi. Ubeydullahi’l-Ahrar Hazretleri, seferin mübtedîlerde gönül dağınıklığına sebep olduğunu söyler.

Hakk tâlibi, şeyhini buluncaya kadar sefer eder ve şeyhini bulduktan sonra sıdk ile hizmetine koyulur. Bu da, Cüneyd-i Bağdadî’nin oğluna yaptığı nasihatta, “Oğlum, meşâyıha can ve başla, mal ve beden ile hizmet et ve buna devam eyle” demesi gibidir.

Ârifü’1-Câmî der ki: “İnsanın kalbi kâinatın taallûkatından ve beşerî tabiatların işaretinden ayrılınca kalbin asıl safâsı, güzelliği, parlaklığı meydana çıkar. Yâni kalb tasfiye olunca temiz bir ayna gibi olur ve aynanın karşısında insan kendisini nasıl görüyorsa, kalbinin karşısına çıkan her şeyi de öylece görür. O zaman gezmeye, sefere hattâ harekete bile lüzum kalmaz; bu parlayan gönlün karşısına çıkan her şey olduğu gibi görülür”.

Öyle ise ey aziz kardeş, sen de kendini bu dünya için harcayıp yok etme. Bak, sende ne büyük, ne güzel, ne kıymetli cevherler var, bunları atıp da dünyanın hiç kıymeti olmayan şusuna, busuna aldanmak ve âhiretini zayi etmek gibi büyük gaflet olur mu? Zayi ettiğin mal ve paraların çok kıymetli bile olsa telâfisi her zaman mümkündür. Fakat zayi olan nefeslerin ve zamanların telâfisi asla mümkün olmamaktadır. Öyle ise ey aziz kardeş, sen de buraya o ebedî hayatı kazanmak için geldiğini unutma.

7. Halvet Der Encümen:

Halvetler iki kısımdır. Birisi, insanlardan uzak bir yerde oturup melekût âlemine muttalî olmaya çalışmaktır. Zira havaslarımız hükümlerini icra edemedikleri vakit, bâtınî havaslar melekût âlemine muttali olmaya hazır olurlar. Rüyalarımızda hâsıl olan görmeler, bizim uykuya yatışımızla zahirî havaslarımızın kaybolmasıyla başlar. Bu havasları biz ne zaman kapayabilirsek bâtınî havaslarımız o zaman ortaya çıkar. Bunun için halvetler ihdas edilmiş ve bu riyazetlere kırkar gün devam edilerek bâtınî havasların meydana gelmesine çalışılmıştır.

İkinci halvet ise, cemiyet içinde yapılan halvetlerdir ki, sâlikin kalbinin halkı görmeden uzak olup Hak ile hazır olmasıdır. Halbuki kendisi de halkın arasındadır. Bu takdirde zâkir, zikr-i kalbiden öyle müştağrak olmuştur ki, sokağa çıktığı zaman bile ne insanları duyar ve ne de onlarla meşgul olur. Çünkü görmesine artık imkân kalmamıştır. Dolayısıyla bu zikr-i hakikî kalb-i hakikîyi istilâ etmiş, başka şey kimsenin halk ile münasebeti ve muamelesi ona zarar vermez. İşte hakiki halvet budur. Hak Teàlâ Hazretleri de Kitab-ı Kerîm’inde bu olgun ve kâmilleri övmüştür.

Bu halvet, Tarîk-i Nakşibendi erbabına mahsustur. Nakşibendî Hazretleri, “Halvette şöhret vardır. Şöhret ise âfettir”, buyurmuştur. Toplulukda, cemiyetlerde ve sohbetlerde hakikî zâkirler için faydalar vardır. Hâttâ bu zâkir kendi nefsini bile işitemez hâle gelir.

Bir hadîs-i şerifte, “Nâsın arasına karışan ve onların ezasına sabreden mü’min, insanların arasına karışmayan mü’minlerden hayırlıdır”, buyurulmuştur.

Şeyh Ebû Seyyîdi’l-Hirâs Hazretleri der ki: “Kendisinden çeşitli kerametler zahir olan kâmil değildir. Kâmil, ancak o kimselerdir ki, halk arasında oturur, alışverişini yapar ve Allah Teàlâ’dan bir lâhza bile gafil olmaz”.

İmam Rabbani Hazretleri de, “Vatanında sefer etmeye muvaffak olanlar halk arasında da halvet yapmaya muvaffak olurlar”, demektedir. Topluluktaki halvet sahiplerinin bilmeleri lâzımdır ki, bu halvetin kalb kapılarının dışarıya karşı kapalı olması şarttır ki, hiç kimseye iltifat etmeye meydan vermesin. Yine kimseyle görüşmemesi, konuşmaması lâzımdır. İnsan haklarının ve aile halkının hukuklarına riayetten dış ve iç işlerini görebilmek için bazı zamanları ayırmak güzeldir. Fakat iç’in hiçbir vakit Allah’tan ayrılmasına cevaz verilmemiştir. Gerek halkın ve gerekse aile halkının menfaati icabı yapılan hizmetler de Allah için yapılacağından bütün hizmetler Hak için olmuş olur.

Cenâb-ı Hak cümlemizi, yaptığı bütün hareketleri Allah için yapan kullarından eylesin. Âmin...

8. Yâd Gerd:

Bundan murad, sâlik olan Hak yolcusunun nefy ü isbat zikrini lisanen yapmasıdır. Yâni “La ilahe illallah” kelimesini murakabe mertebesine vâsıl olan her kişinin, her gün beş bin veya on bin adet zikrini lisânen yapmasıdır. Bu şartta, zikrin lisan ile yapılmasını söylemişler. Zira, kalbler etrafta gördükleri şeylerle paslanırlar, demirlerin paslandığı gibi. Bu tevhidi lisânen yapınca kirler gider, demirlerin dövülüp paslarının giderildiği gibi.

Sâlik, murakabesinde terakki ederek müşahede mertebesine vâsıl olur. Bu “yâd gerd” için, “Zikrin, devam ile tekrarlanmasından ibarettir. İster kalb ile olsun, ister lisan ile olsun mutlaka zikrullahtan kinayedir” diyenler de olmuştur. Sâdât-ı Nakşibendî’ye göre zâkirin zikir vaktinde gözlerini yumup ağzını kapayarak dilini üst damağına dayaması ve nefsini göbeğinde hapsederek kalb ile zikre devam etmesidir. “L┠hecesini göbeğinin altından çıkarıp dimağına doğru uzatır, “ilahe” kelimesini sağ omuzuna ve oradan da “illallah” kelimesini kalbine sertçe indirir. Bu suretle hâsıl olan hareket bütün azaya sirayet eder. “La ilahe” ile vücuttaki bütün hâdiseleri nefy edip yok nazarı ile bakar ve “illallah” kelimesi ile Hakk’ı ispat ile, basar gözü Hak Teàlâ’ya bakar. Bu hattı mülâhaza ederek “Muhammedü’r-Rasûlüllah” der. Bu kelimeyi bu şekilde ve bir nefeste tek olmak şartıyla yirmi bir veya yirmi üç yapmaya çalışır. Bu halde iken, mânâsını da düşünerek, “İlâhi ente maksûdî ve ridâke matlûbî ve âtınî muhabbeteke ve ma’rifetek” der. Ve bu suretle zikre, faydasını ve semeresini görünceye kadar devam eder. Her gün dersin, bin yüzden aşağı kalmamasına çalışır.

9. Bâz Geşt:

Bundan murad, zâkirin yirmi bir kere tevhidi yapıp nefesini salınca, “İlâhî ente maksûdî ve ridâke matlûbî’nin mânâsını tahayyül etmektir. Bu, zâkirin kalbinde tevhidin sırlarının meydana gelmesine sebep olur ve hattâ gözünden bütün mahlûk silinir. Vâhid-i Mutlak’ın vücudu, yâni varlığı zahir olur. Bu zikre devamla hakikatler zâkire keşfolunur.

“Bu zikre sadakatim yok” diye terk etmek caiz olmaz. Belki, takliden devam etmek suretiyle hakikatlerine ve sıdk’a erişilir. Zâkirin bu zikre ve kelime-i tayyibeye; aczini ve kusurlarını düşünerek devam etmesi ve onları itiraf etmesi münasebetiyle Allah Teàlâ’nın yardımına mazhar olur. Zâkir, zikri esnasında Allah Teàlâ’ya rücû eder, ki Allah Teàlâ’ya vuslat hâsıl olsun diye.

Hakkıyla zikir, Allah Teàlâ’dan yardım olmadıkça, bir kula mümkün olmaz. Onun için, “Mâ zekernâke Hakka zikrike yâ mezkûr” buyurulmuştur.

10. Nigâh Dâşt:

Sâlikin, nefy-i isbatın mânâsını kalbinde zikir halinde de mülâhaza etmeyi muhafaza etmesidir. Çünkü bununla kalbe hâtıraların girmesi önlenir. Hâtıralar girince -ki biz ona vesvese de diyoruz- huzur-ı kalb hâsıl olmaz. Veya bundan murad; kalbe havâtırın gelmesini bir iki saat önleyebilmeye çalışmaktır. Zira, kalbi hâtıralardan muhafaza etmek büyük bir iştir. Her kim buna kadir olursa, kendisi “sûfi” denmeye lâyık olur. Çünkü tasavvuf, kalbi hâtıralardan muhafaza etmeye kadir olmaktır. Her kim buna kadir olursa, kalbinin hakikatini bilmiş olur. Kalbinin hakikatini bilen de Rabbini bilmiş demektir. “Men arefe nefsehû fekad arefe Rabbehû”.

Bâzı arifler kalblerini muhafaza için birçok gecelerini uyanık olarak geçirmişlerdir. Şeyh Ebû Bekir el-Kettâni der ki: “Ben kırk sene kalbimin kapısında bekçi oldum, oraya Allah Teàlâ’dan gayriyi komadım. Bu suretle kalbim Allah Celle ve Alâ’dan gayrisini bilmez oldu”.

Şeyh Ebû’l-Hasan el-Harkanî, “Benim kalbim kırk yıldan beri Allah Teàlâ’ya bakar ve orada O’ndan başkası bulunmaz. Göğsümde Allah’tan gayrisi için yer yoktur” demektedir. Bunlardan murad kalbin hâtıralardan muhafazasıdır. Hâtıraların kalbte durmaması matlûbtur.

Ubeydullah-i Ahrar Hazretleri der ki: “Havâtırdan muhafaza olmak demek, kalbe hiç hâtıranın gelmemesi demek değildir. Gelen hâtırayı tutmamak gerekir. Akan suya dökülen otlar, yapraklar suyun seyrine nasıl mâni olmazlarsa, kalbe gelen hâtıralar da böylece zikre mâni olmaz”.

Şeyh Alâeddin Gücdüvânî’ye sormuşlar ki, kalbe hâtıra gelmemesi mümkün müdür? “Hayır, bazen gelir, bazen gider; sen buna üzülme ve üzerinde durma” buyurmuş. Şeyh Alâeddin Attar da bunu te’kîden, “Hâtırayı yok etmek zordur. Ben kalbimi hâtıralardan yirmi sene gözetledim; sonra yine hâtıralar geldi ve durmadı” demektedir.

Bazıları da, “Hâtıraların gelmesinden korkma. Yalnız, o gelip giderse bir şey değildir fakat yolu kaparsa o zaman tehlikeli olur” demişler.

Bunlardan anlaşılıyor ki, zâkir zikrine devam eder ve kalbe gelen hâtıralara kulak asmaz, kıymet de vermez. Yolcu yolunda gerekir, dedikleri gibi...

11. Yâd Dâşt:

Bundan murad, zâkirin, nefy-i isbat zikrinde nefesini hapsetmesi ve kalbini muhafaza ile huzurda bulunmasıdır. Ve demişlerdir ki, bu Allah Teàlâ’yı devamlı zikir de kalbin huzurunu muhafaza içindir. Bu kelime, murakabe ve sohbet ile rabıta kelimeleri müşterektir. Bu kelime Zât-ı Ahâdiyet’in sırlarının müşâhedesidir. Bunu ancak “havas” olan kâmiller anlar.

Bu hâtıralardan kalbi muhafaza, takva sahiplerine, zâhidlere, şüpheli şeylerden kaçan verâ sahiplerine, daima helâl yiyenler ve gönlüne başkasının girmemesini gözleyen bahtiyarlara müyesser olur.

Bunları okumak, yazmak ve bilmek hüner değildir! Asıl hüner bunlan tatbiktir. Yâni gönlü hâtıralardan muhafaza etmektir. Bunun da dünya işlerine dalanlar için mümkün olmayacağı aşikârdır. Onun için Sadreddin Konevî Hazretleri on iki nasihatının başında ehl-i dünyayı terketmeyi zikretmiştir. İkinci olarak da dünya zevk u sefasından uzak kalıp kanaati tavsiye etmiş, helâl yiyip haramdan kaçmanın çok mühim olduğunu belirtmiştir. Herkesi kendinden daha hayırlı ve efdâl görmek gerektiğine de ehemmiyetle işaret etmiştir.

Bu çok mühimdir. İnsan bazı meziyetleriyle kendisini yüksek ve bu meziyetlere erişemeyenleri de hor ve hakir görebilir. Bu ise insanın yıkımı için kâfidir. Binâenaleyh sen ne kadar büyük, ne kadar bilgin ve ne kadar kuvvet ve kudret sahibi olsan dahi kendini küçük ve başkalarını da kendinden hayırlı ve efdâl gör. Bu suretle insanlar birbirlerine hürmet ve saygıyı borç bilirler ve cemiyette güzel geçimler hâsıl olur. Mağrurların bulundukları cemiyetler ise, bilâkis güzel ve tatlı yaşayıştan mahrum kalırlar. Bu da bizim için büyük bir eksiklik ve acıdır.

Meselâ, ucüb denilen, kendini beğenme hali olan insanlar, tevfikât-ı îlâhiyye’nin kendilerine gelmesine mâni olurlar.

Bunu şöyle de anlayabiliriz: Güzel bir değirmen yapmışsınız. Fakat eğer bu değirmeni işletecek su veya cereyan gelmezse bu değirmen ne işe yarar? Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk’ın yardımına her bakımdan muhtaç olduğumuz aşikârdır. Bu yardım ise günahkârlara ve kendini beğenenlere gelmeyeceğinden, insanın iyi huy sahibi olmasına ihtiyaç hâsıl olmaktadır.

Cenâb-ı Hak cümlemizi affetsin de iyi huylu, imanlı ve rızâ-i İlâhî’yi kazanmaya çalışan bahtiyarlardan eylesin. Âmin... Tarikat, tasavvuf, dervişlik, hep bunun içerisindedir.

Şimdi sen de bu bahtiyarların arasına girmeye özenmez misin? Dünya fani, her şeyi de fani! Bu marifetullah gönülde olursa ona ne ölüm olur, ne de bir şey! Ölüm de ona, bu âlemden diğer bir âleme intikalden başka bir şey değildir. Allah Teàlâ Hazretleri hemen cümlemizi fazl u keremi ve lûtf u inâyetiyle bu insanlık mertebelerine ve bu güzel huylara sahip olan bahtiyarlar zümresine ilhak buyursun. Âmin.

Bi hürmeti’l-seyyîdi’l-mürselîn ve salli ve sellim âlâ seyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ec-mâîn.

<< Önceki Sayfa | İçindekiler | Sonraki Sayfa >>