YOLUMUZUN ESASLARI

Prof. Dr. M. Es'ad Coşan Rh.A

Elhamdü lillâhi rabbil-àlemîn... Hamden kesîren tayyiben mübâreken fîh, alâ külli hàlin ve fî külli hîn... Ves-salâtü ves-selâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn... Ve men tebiahüm bi-ihsânin ilâ yevmid-dîn... Emmâ ba'd:

Aziz ve muhterem kardeşlerim! Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun... Allah cümlenizi saadet-i dâreyne nâil eylesin... Cennetiyle, cemâliyle müşerref eylesin...

Bugünkü konuşmamıza başlamadan önce şunu belirtelim: Büyüklerimizden bize intikal eden bağlılık ve selâhiyet itibariyle bizim çeşitli tasavvuf tarikatlarına irtibatımız, bağlantımız, mensûbiyetimiz vardır. Bunları sıralayalım: Nakşî Tarikatı, Kàdirî Tarikatı, Sühreverdî Tarikatı, Çeştî Tarikatı, Kübrevî Tarikatı, Mevlevî Tarikatı, Bayrâmî Tarikatı, Halvetî Tarikatı...

Silsilemiz, benden evvelki Hocamız Mehmed Zâhid-i Bursevî Hazretleri'yle Nakşî Tarikatı'nın, Halidiyye kolunun, Gümüşhâneviyye şubesidir. Bir güzel rüya ile bendeniz kardeşinizi Aziz Mahmud-u Hüdâî Hazretleri'nin vekili yapıp, rüyada Ankara'da ıssız ve harab hale gelmiş Bayrâmiyye Tarikatı'nın tekkesine nasb ettiler. Sonradan silsilesini incelediğim zaman, zâten Aziz Mahmud-u Hüdâî Hazretleri'nin de Hacı Bayrâm-ı Velî'ye bağlı olduğunu görmüş oldum.

Mekke-i Mükerreme'de gördüğüm bir rüyada da, Nakşî olduğumu söylediğim halde, rüyadaki bir şeyh efendi beni Mevlevî Tarikatı'na da bağladı. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Efendimiz'e... O da zâten İmam Sühreverdî Hazretleri'nin evlâdındandır..

Böylece çok değerli, çok kıymetli, itibarlı, saygı ve sevgi toplayan yollara bağlılığımız var...

a. Genel Esaslar:

Bu yolların yürütülmesinde dokuz tane esas sayabiliriz:

1. Kur'an'a ve Sünnete Bağlılık

Ana esasımız, birinci esasımız, Kur'an-ı Kerim'e ve sünnet-i nebeviyyeye tebeiyyettir. Yâni Kur'an'a bağlıyız, Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesine mutâbık ve tâbî olarak yaşıyoruz. Kur'an'ın dışında, Peygamber Efendimiz'in sünneti dışında her şeyden Allah'a sığınırız. Kur'an yolundayız, Peygamber Efendimiz'in sünneti yolundayız, itikaden ehl-i sünnet vel-cemaat itikadı üzereyiz. Ehl-i sünnet itikadı dışındaki sapık ve aşırı, eğri ve bozuk yollardan da Allah'a sığınırız.

Birinci esasımız, Kur'an-ı Kerim'e ve sünnet-i seniyyeye tebeiyyettir. Onun için tekkemizde Hocamız'dan bize el olarak verilmiş ve adet olarak bırakılmış olduğu üzere hadis kitabı okuruz. Mürîdânın terbiyesi, terakkî ve tefeyyüzü için hadis kitabı okuruz. Okuduğumuz hadis kitapları çok çeşitli olabilir, ama Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendimiz, kendisi Râmûzül-Ehàdîs diye bir hadis mecmuası, kolleksiyonu tertiplemiş, onu okumaya devam ediyoruz. Kendisi de bu eserinin mukaddemesinde: "Bu kitabı okuyan, devreden, hatmeden, tekrar eden dervişler kısa zamanda Allah'ın izniyle muhakkık bir alim, makàm-ı hakîkate vasıl olmuş bir gerçek s™fî alim olurlar buyurmuş. Bu da sözümüzün delilidir.

Yâni lafla sünnete uyuyoruz deyip de, hal ve gidiş itibariyle sünnete aykırı bir çok bid'at işleyen insanlar gibi değiliz. Sünnet kitabı okuyoruz, Peygamber Efendimiz'in hadis kitabını okuyoruz ve sünnet-i seniyyeye hayatımızı uydurmaya, Efendimiz'in sünnetine göre yaşamaya gayret ediyoruz.

Çünkü, insanların bozulduğu ahir zamanda Peygamber Efendimiz'in sünnetine sarılan, onu öğrenen, öğreten, yaşayan, yaşatan, ihyâ eden insanlara yüz şehid sevabı verileceği müjdelenmiştir hadis-i şeriflerde... Yüz şehid sevabı kazanacağı bildirilmiştir.

Bir insanın bir tek şehid sevabı kazanma durumunda bile cennete gireceği ortada iken, yüz şehid sevabı kazanmak, böyle devirlerde sünnete uymanın ne kadar kıymetli olduğunu, böyle yapanları Allah'ın ne kadar çok sevdiğini gösteren bir işarettir.

Elhamdü lillâh biz, Peygamber SAS Efendimiz'in sünnetini yaşamağa, ihyâ etmeğe, kılık kıyafetten başlayarak sözden öze doğru, dıştan içe doğru, kabuktan lübbe doğru, kalıptan kalbe doğru, daimâ her halimizde Efendimiz'in sünnetine uymaya niyet etmişiz, karar vermişiz.

Büyüklerimiz bu yolu tutturmuşlar. Zâten kendilerinin de hayatları okunduğu, incelendiği zaman, mübarek manevî silsilelerimiz, tarikatlarımızın silsileleri tedkik edildiği zaman, hepsinin çok büyük şeriat alimleri oldukları, sünnet-i seniyyeye uydukları, çoğunun çok mu'teber Kur'an-ı Kerim tefsirleri yazdıkları, çok mu'teber hadis-i şerif kitapları tertip ettikleri, çok değerli fıkıh eserleri yazdıkları nümâyan olur, görülür. Yâni bilfiil ortada olan bir şey söylüyoruz. Bir kuru söz ve kuru iddiadan ibaret değildir söylediğimiz sözler...

Hep büyüklerimiz şeriata bağlılıkla anılmışlardır. Hattâ son zamanda, şeriata bağlılığımızdan dolayı hücuma uğramış, ta'na mâruz kalmışızdır ki, bu bizim için şereftir. Yâni, "Bu tarikat şeriata bağlıdır, şeriatçı bir tarikattır." diye güya bizi kötülemek istemişlerdir. Ben de temenni ederim ki, o gazetelerin o yazılarını makasla keselim, bir kutuya koyalım, kabrimize bizimle beraber gömsünler. Hüccet olsun ki, "Bak elhamdü lillâh dostun düşmanın şehadetiyle şeriata bağlıyız. Elhamdü lillâh şeriatçıyız, herkes bilsin!' diye... Hani Yavuz Sultan Selim'in, Ebus-Suud Efendi'den aldığı fetvaları bir kutuda biriktirip, kabrime şu kutuyu koyun dediği gibi...

Demek ki bizim yolumuzun birinci esası Kur'an-ı Kerim'e ve sünnet-i seniyyeye tebeiyyettir.

Hangi hadis kitabını okusanız, hangi sünnet eserini takib etseniz, hepsi makbulümüzdür. İster Râmûzül-Ehâdîs okuyun, ister İmam Nevevî'nin Riyâzus-Sàlihîn'ini okuyun, isterseniz Muhtârul-Ehàdîsin-Nebeviyye'yi okuyun, isterseniz İmam Buhârî'yi okuyun, isterseniz İmam Müslim'i, İmam Tirmizî'yi, İmam Neseî'yi, İmam Ebû Dâvud'u, İmam İbn-i Mâce'yi, İmam Ahmed ibn-i Hanbel'i okuyun!.. İsterseniz İmam Mâlik'in Muvatta'ını okuyun!.. Hepsi makbulümüzdür, başımızın tacıdır, kabulümüzdür, tavsiyemizdir.

2. Niyetin Hâlis Olması

İkinci esasımız ihlâs-ı niyyettir, niyetin hâlis, muhlis olmasıdır. Çünkü amellerin kabul olması, niyetin ihlâslı, hâlis olmasına bağlıdır. Ameller ihlâssız olursa, --ihlâssızlığın adı riyâdır, süm'adır-- riyâkârca olursa, amel şeklen güzel olsa bile bir sevap kazanılmaz. Allah riyâ ile yapılmış, ihlâssız yapılmış ameli kabul etmez. Onun için bizim bir esasımız da ihlâstır. İhlâs-ı niyyete, niyetin hâlis yapılmasına, hâlis olmasına dikkat edeceğiz.

Her işimizde niyeti gözetiriz. Evvelâ yaptığımız işte hangi niyeti besliyoruz diye düşünürüz, dilimizle de ifade ederiz. "Yâ Rabbi, niyet ettim öğle namazının farzını kılmağa... Yâ Rabbi, Peygamber Efendimiz'in sünnetine itibâen öğleden evvel dört rekât sünnet kılmaya niyet ettim..." deriz, namaza dururuz. "Yâ Rabbi, ramazan orucunu tutmağa niyet ettim." diye ağzımızı çalkalar oruca başlarız.

Her işimizi iyi niyetle yapmağa, hâlis niyetle yapmaya dikkat etmemiz lâzım geldiğini de gösteriyor bu... Temennîmiz bu, kararımız bu, esasımız bu... Bizim de her işi yaparken niyetimizi yoklamamız esastır. İkinci esas bu...

Yaptığımız şey iyi niyetle olsa da sünnete ve Kur'an'a uygun olmasa kıymeti yoktur. Çok iyi niyetle, gözyaşları içinde Helvacı Baba'nın kabrinin etrafında dokuz defa dolaşmış. Çok ihlâslı kadıncağız, hüngür hüngür ağlıyor... Kabul olmaz! Neden?.. Bid'atı Allah sevmez. Dinimizde Helvacı Baba'nın kabrinin etrafında dokuz defa dolaşmak diye bir şey yoktur. Olmayan şeyi ihdas etmek bid'attır, binâen aleyh kıymeti yoktur. "Nerden çıkarttın sen kabrin etrafında dolaşmayı?" derler.

Herkes kafasına göre, iyi niyetine göre bir bid'at ortaya çıkartırsa, bu din daha önceki dinlerin mensuplarının yaptığı gibi olur, bozulur, çığırından çıkar.

Hazreti İsâ AS mı tavsiye buyurdu insanlara haça tapmayı, puta tapmayı?.. Çarmıha tapmayı Hazret-i İsâ mı buyurdu?.. Hayır. Hazret-i İsâ zamanında yoktu çarmıh, Hazret-i İsâ böyle bir şey söylemedi.

Hazreti İsâ AS mı, "Bana tapının, benim anama tapının, resimlerini yapın, karşısına geçin!" dedi?.. Hayır!..

(E ente kulte lin-nâsittehizûnî ve ümmiyye ilâheyni min dûnillâh) "Allah'ı bırakıp da beni ve anamı tanrı edinin, ona tapının diyen sen misin yâ İsâ?.."

Hayır, Hazret-i İsâ dememiştir. İnsanlar sonradan kendi akıllarından olsa olsa şöyledir, olsa olsa böyledir diye kendileri o karara varmışlardır.

Hazret-i İsâ dua ediyor, hastalar iyi oluyor; "Demek ki o tanrıdır." diyorlar. Öyle şey olur mu? Allah'ın evliyâsı da dua eder, Allah lütfederse hasta şifa bulur. Ordan

Hazret-i İsâ'nın mucizelerini görüp, Allah'ın oğlu demişlerdir. Hâşâ, sümme hâşâ!.. Allah oğu edinmemiştir. Oğul edinmek için evlilik olması lâzıl, evlilik olması için hanım olması lâzım, zifaf olması lâzım, gerdek olması lâzım, düğün olması lâzım, dernek olması lâzım!.. Allah-u Teâlâ Hazretleri bunlardan münezzehtir. Hâşâ, sümme hâşâ, büyük iftiradır.

Onun için sünnet-i seniyyeye uymak çok mühim bir esastır. Niyet de çok mühim bir esastır. Sünnet-i seniyyeye uygun işleri, insan kötü niyetle yapsa sevap kazanır mı?.. Meselâ sakal bırakmak sünnet de, hırsızın birisi diyor ki: "Sakal bırakayım, filânca zengin adamın hizmetine gireyim, tesbih çekeyim; gözüne iyice girdikten sonra, münâsip bir fırsatta bu adamın kasasını soyar kaçarım, mücevheratını alır kaçarım."

Şimdi bu sünnete uygun işleri kötü niyetle yaptı. Bu sevap alır mı?.. Almaz. Niyet bozuk olup, iş güzel olsa da kıymeti yok; niyet iyi olsa, iş bozuk olsa da kıymeti yok. İkisi de önemli.

Birisi Arabistan'a gitmiş, zenginlerden birisine hizmetçi girmiş. Herhalde Filipinli birisi... Ondan sonra, iyice orayı öğrendikten sonra evin bütün mücevheratını toplamış, almış, kaçmış. gitmiş. Bütün Suud polisi peşinde ama, yok, gitti. Bir prensin, bir prensesin mücevheratı çok büyük şey... Şimdi o adamın Suud'a gittiği zaman gösterdiği güzel haller, kıldığı namazlar ve sâire niyetine tâbîdir. "Ben burda bunun teveccühünü kazanayım, ondan sonra soyayım." diye ibadet yapmışsa; yaptığı şeylerin hiç kıymeti yok... Hac etmiş olsa da kıymeti yok, namaz kılsa da kıymeti yok; çünkü niyeti bozuk.

Niyetin ihlâslı olması çok önemli, yapılan işin Kur'an-ı Kerim'e, sünnet-i seniyyeye uygun olması çok önemli!.. İki mühim esas.

3. İtikadın Doğru Olması

Sonra, itikadın doğru olması lâzım! İtikad bozuk olursa, Allah-u Teâlâ Hazretleri hiç bir ameli kabul etmez.

(İnnallàhe lâ yağfiru en yüşreke bihî ve yağfiru mâ dûne zâlike limen yeşâ') Allah kendisine şirk koşulmasını aslâ mağfiret etmez, affetmez, bağışlamaz. Onun dışındaki her günahı bağışlayabilir. Gaffârüz-zünûbdur, Settârül-uyûbdur, afüvdür, affetmeyi sever, Mücîbüd-deavâttır, duaları kabul edicidir; amma şirki kabul etmez. İtikad bozukluğunu kabul etmez.

Belki makbul olur noksan-ı amel,
Olmasın lîkin akîdende halel.

"Çok fazla ibadet yapamamak bile bazan insanı kurtarır belki ama, aman dikkat et itikadında bozukluk olmasın!"

Adam bozuk bir itikad üzere... Zamanımızda bu itikadlardan Kadıyânîlik diye (Ahmediyye diye de isimlendiriyorlar) bir mezheb türemiş, ingilizler türetmişler, uydurmuşlar. Namaz kılmıyorlar, hac etmiyorlar. Cihadı farz bilmiyorlar, yoktur öyle şey diyorlar. Allah'ın bir tek farzını insan inkâr etse, imandan çıkar, cehenneme gider.

Cihadı kabul etmiyorlar. Çünkü İngilizler Hindistan'daki müslümanların cihad aşkını söndürmek istemişler. Bu husustaki çalışmalarını kökten yok etmek istemişler, ondan çıkartmışlar bu yolu...

Amerika'daki bir arkadaşımız sıkışmış, namaz vakti geçecek. Görkemli güzel bir bina görmüş cami şeklinde... Kapıyı çalmış. Neden sonra kapı açılmış.

"--Ne istiyorsun?" demiş adamın birisi...

Demiş:

"--Ben sıkıştım, eve kadar gidecek halim yok... Buraya geldim, abdest alıp namaz kılacağım. Cami değil mi burası?.."

"--Hayır, cami değil, burda namaz kılınmaz!" demiş, "Pat!"kapatmış.

Şaşırmış; şeklen cami gibi görünüyor, minaresi var, kubbesi var, ama burası cami değil diyorlar, kapıyı kapatıyorlar yüzüne... Bakmış kadıyânîlerin, Ahmedîlerin yeri...

Neden?.. Müslüman değil. Şeklen aldatmak için, başkalarını avlamak için öyle görünüyor ama, kendisi aslında namazlı niyazlı değil... Demek ki sahih itikadlı olmak da çok önemli... İtikadı bozuk oldu mu bir insanın, bütün amelleri, işleri, icraatı, hayratı, hasenatı, harcamaları hebâen mensûrâdır. Havaya saçılmış, dağılmış gitmiştir, boşa gitmiştir. İtikadı bozuk oldu mu, hiç bir şeye yaramaz.

Şimdi bu hristiyanların, budistlerin, kadıyânîlerin zenginleri var, hayır yapıyorlar, masraf ediyorlar. Avustralya'da gezerken gördük Volgolga'da, Volongong'da ne kadar güzel binalar yapmışlar, ne kadar muhteşem budist mâbedleri yapmışlar. Millet kesesini açıyor, parayı veriyor, hayır yapıyor... Kıymeti var mı bu hayrât ü hasenâtın?.. Hebâen mensùrâ... Havaya, boşuna gidiyor, hiç kıymeti yok... Neden?.. İtikadları bozuk. İtikad sağlam olmayınca her şey boşunadır.

Peki bu zengin hristiyanların, ağlaya zırlaya papazlara, kiliselere bağışladıkları bu binalar, bu mülkler, okullar, hastaneler ve sâire?.. Hebâen mensûrâdır. Kur'an-ı Kerimde Allah-u Teâlâ Hazretleri, kendisine sahih bir inançla bağlanılmadığı zaman, şirk koşulduğu zaman affetmeyeceğini bildiriyor.

--E peki, bunlar ehl-i kitap... Bu ehl-i kitap olan hristiyanlar Hazret-i İsâ'ya, Hazret-i Mûsâ'ya inanıyorlar. Biraz bunların bir kurtuluş kapısı görünmüyor mu?..

Hayır! Kur'an-ı Kerim'de Allah-u Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki:

(Lekad keferellezîne kàlû innallàhe hüvel-mesîhibnü meryem) "Meryem'in oğlu İsâ tanrıdır, mâbuddur diyenler muhakkak ki kâfir oldular." Demek ki gitti.

(Lekad keferellezîne kàlû innallàhe sâlisü selâseh) "Triniteye inananlar, Allah üçün üçüncüsüdür. Rûhül-Kudüs, ekânim-i selâse vs. onlar da kâfir oldular.

İslâm'da öyledir. Bir insan bütün ayetleri kabul etse de, bir tanesine ben bunu kabul etmiyorum dese, kâfir olur. İstemeden kâfir olur, kâfir olduğunu bilmeden kâfir olur. Böyle sözler vardır, elfâz-ı küfür derler. Söylediği zaman insan farkında olmadan imandan çıkar, mü'min insan olmaktan dışarıya düşer. Onun için, iş şakaya gelmez, aman herkes itikadını iyi korusun diye, bu hususta kitaplar yazılmıştır.

Demek ki, burda da şek ve şüphe yok ki, sahih bir itikad sahibi olmamız lâzım!.. Sahih itikad sahibi olacağız, Kur'an ve sünnet-i seniyyeye uyacağız ve niyetimiz hâlis olacak.

4. Zikir

Sonra, bu girdiğimiz tasavvuf yolunda ilerleyip de Allah'ın sevgili kulu olmak için, evliyâ olmak için, insân-ı kâmil olmak için, cennetlik kul olmak için, cehennemden kurtulmak için neler yapmalıdır?..

Cehenemden bir kurtulsak ah... Aman yâ Rabbi, beni cehennemden âzâd eyle... Aman yâ Rabbi, beni nâr-ı cahîminden emin ve uzak eyle... Baîd ve berî eyle... Aman beni cehenneme atma yâ Rabbi!.. Rahm eyleyip, dûzahlara atma yâ Rabbi!.. Cehennemden beni kurtar yâ Rabbi!.. cennetine girenlerden eyle yâ Rabbi!.. Cemâlini görenlerden eyle yâ Rabbi!.. Herkes bunları istiyor. Hepimizin de amacı bu:

(İlâhî ente maksùdî ve rıdàke matlûbî) Niyetimizi böyle ifade ediyoruz: "Senin rızana ermektir benim amacım yâ Rabbi!" diyoruz.

Bunlar için neler yapmamız lâzım: Zikir vazifelerini yapmamız lâzım!.. Çünkü zikir çok sevaplı, çok şerefli, çok kıymetli, çok kolay, çok önemli bir ibadettir. En kolay ibadet zikirdir, en zor ibadet cihaddır. Çünkü cihadda can da mal da tehlikededir. Belki ölebilir insan... Can da, mal da tehlikede olunca en önemli ibadet cihad oluyor. Kalkıyor gidiyor savaşa, ondan sonra haber geliyor: "Şehid oldu, al kanlara boyandı." diye.

Arada hac vardır. Hem bedenî, hem mâlî bir ibadettir. Hem sıhhate ihtiyaç gösteriyor, hem paraya ihtiyaç gösteriyor. O da zordur. Ama zikir, hacdan da, cihaddan da daha sevaplı diye hadis-i şeriflerde bildiriliyor.

Zekât var, namaz var... Namaz bize kolay geliyor, bir de kılmayanlara sor... O kadar zor geliyor ki, günde beş vakit namaz kılmak çok fazla geliyor. "Yâ bunun sayısını indirsek, haftada bir cumaya gitsek... Senede iki defa bayram namazlarına gitsek..." filân diyorlar. Zor geliyor. Aslında zor değil, aslında sevimli, aslında şerefli bir ibadet...

Oruç... O da bir gün sürüyor. Sıcağı var, soğuğu var, kolay değil...

En kolay ibadet zikirdir. Hasta insan da, felçli insan da, yatalak insan da, ihtiyar insan da, genç insan da zikir yapabilir.

--Hocam, bu hasta üç senedir yatakta...

Allah afiyet versin, zavallıcık... Esîr-i firâş olmuş diyoruz; yatağın esiri, kalkamıyor. Yüznumaraya gidemiyor da, altına sürgü sürüyorlar... Allah insanı o duruma düşürmesin, elden ayaktan düşürmesin, başkasının bakımına muhtaç hale getirmesin... sıhhat afiyetle yaşamayı, iman-ı kâmil ile ölmeyi nasib etsin... Büyüklerimiz demişler ki: "Üç gün yatak, dördüncü gün toprak..."

Bazıları öyle yatakta yatıyorlar, kalçaları yara oluyor, sırtları yara oluyor. Yattığı yerler deliniyor, cerahat oluyor. Hadi bakalım onları pansuman et. Yüzükoyun yatamıyor, yan yatamıyor, sırtüstü yatamıyor, inliyor, ağlıyor sızlıyor ama, çare yok...

Öyle insan da zikir yapar. "Allah... Allah..." der, "Estağfirullah... Estağfirullah..." der, "Allàhümme salli alâ seyyidinâ muhammed" der... En kolay ibadet...

Namazın abdestli olma şartı vardır. Orucun, haccın, zekâtın şartları vardır. Zikrin hiç bir şartı yoktur; abdestli iken de zikir yapılır, abdestsiz iken de zikir yapılır.

--Hocam şu anda maalesef abdestim kaçtı, elim kanadı, zikir yapabilir miyim?..

Yaparsın hiç bir mâni yok... Kolay bir ibadettir, kolay olmasına rağmen sevabı çoktur.

Ayrıca tasavvuf yolunda, kemâle erme yolunda, Allah'ın rızasını kazanma yolunda, Allah'ın evliyası olma yolunda, yâni cennet yolunda en kıymetli mânevî gıda, zikirdir. Onun için derviş zikrini yapacak! Zikrini yaptığı zaman feyzini alacak, arzu edilen sonuçlara ulaşacak.

Bu bakımdan yolumuzun esaslarından bir tanesi de zikir yapmaktır, ihmal etmemektir. Zikirlerine müdavim olmaktır. Aşk ile, şevk ile zikir vazifelerini yapmaktır.

Zikir Allah'ı hep hatırda tutma kabiliyetini kazanmak içindir, o melekeyi elde etmek içindir. Bir sonuca götürür insanı...

(El-ilmü bit-taallümi el-hilmü bit-tahallümi ez-zikrü bit-tezekküri) buyrulmuştur.

Bilgisi yokken taallüm ede ede, öğrene öğrene alim insan olur. Küçüktü, bilmiyordu, elif-be'den başladı; şimdi profesör, üstad, hocalar hocası...

Adam halim selim bir insan değil. Ama halim selim insan gibi davrana davrana, kendini zorlaya zorlaya, sonradan halim insan olur. Sinirlenmemeyi öğrenir.

Yetmiş küsur yaşlarında bir arkadaş diyor ki:

"--Allah bizden kızmayı aldı, elhamdü lilâh kızmıyoruz."

Bizim yanımızda kızacak bir şey söylediler, yüzünün hatları bile değişmedi. "Allah bizden kızmayı aldı." diyor. Halbuki, bana yapsalar barut gibi patlar, kızarım. O da eskiden kızardı, derece-i harâret yukarıya çıktığı zaman, "Bak kızıyorum ha, dikkat et!" derdi karşısındakine... Kızıyorum ha demesi, kızmasından daha çok korkuturdu karşısındakini... Ama şimdi kızmak alındı diyor. Demek ki, öğreniyor insan... Halimmiş gibi davrana davrana, halim selim insan olmuş oluyor.

Allah'ı hiç unutmamak, hep hatırında tutmak; o da nasıl olur?.. Zikirle olur. Sonra zikrin sevabı vardır, insanlar üzerinde te'siri ve sonucu vardır. O sevaplar biriktikçe, insan uçmağa başlar.

Balonun içine cihazı koyuyorlar. Balonun atından içeriye hafif gazı üfürmeğe başlıyor. Yavaş yavaş balon şişmeğe başlıyor. Altı sepetli balonlar var ya, inbsanla beraber uçan... O gazı vermeğe devam ettikçe, üstteki balon şişiyor. Sonunda sepet sallanıyor, havaya kalkmağa başlıyor.

İşte onun gibi, zikir yapa yapa, birike birike, derviş de yavaş yavaş sonucunu görmeğe başlar. O bakımdan zikir vazifesine devam esastır. Demek ki derviş olan, intisab eden, bizim aramıza giren, ders alan kardeşlerimiz zikir vazifelerini yapmalı!

Bir ev sohbetinde, bizden yaşlı ağabeylerle oturmuştuk. O zaman arkadaşlar kendi hallerinden şikâyet ettiler: "İşte tad alamıyoruz, feyz alamıyoruz. Görenler var, biz niye böyle eksiğiz?" filân diye böyle konuştular.

Ben de sonra Hocamız (Rh.A)'e, "Filânca akşam filânca yerdeydik. Böyle böyle konuştular." diye naklettim durumu... Dedi ki Hocamız:

"--Ne yapayım, kendilerine verilen zikir vazifelerini yapmıyorlar." dedi.

Halbuki Hocamız tasarrufat sahibi, evirip çevirdiği insanlar var, biliyoruz. Zikir vazifesini yapmayınca olmaz. Tesbihi olacak, zikri olacak; dersine, vazifelerine, üstüne aldığı zikirlere müdavemet edecek! Bu önemli...

5. Murâkabe

Ondan sonra murâkabe dediğimiz işi devamlı yapacak. Murâkabe, Allah'ın her yerde hàzır ve nâzır olduğunu ve seni gördüğünü, senin Allah'ın huzurunda olduğunu hissetmen... "Allah beni görüyor, o benim yanımda, her yerde hàzır ve nâzır..." diye, Allah'ın rızasına uygun hareket etmeğe dikkat etmek, günah ve isyan olacak işi yapmamağa gayret etmek...

Bu da olması lâzım!.. Çünkü Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki: "İmanın en yüksek derecesi nerede olursan ol, Allah'ın seninle olduğunu hissetmendir, anlamandır."

(Ve hüve meaküm, eyne mâ küntüm) "Ey insanlar, siz nerde olsanız, Allah sizin yanınızdadır." buyruluyor ayet-i kerimede...

(Vallàhu bimâ ta'melûne basîr) "Allah sizin yaptığınızı görüyor, işlediklerinizi görüyor."

(Lâ tüdrikühül-ebsàr, ve hüve yüdrikühül-ebsàr) "Gözleri onu göremez ama, o gözleri görür."

Gözler bir çok şeyleri göremiyor. Işık gitti mi, zâten olanları da göremiyor. Biliyor ki burda duvar var, burda eşya var, burda masa var; ışık gitti mi onları bile göremiyor. Göz çok mahdut... Şu havadaki zerreleri göremiyor, belli bir ışık boyundan yukarıdaki ışınları göremiyor, daha aşağıdakileri göremiyor. Aciz... Ama Allah hper şeyi görür.

Her şeyde Allah'ın tecellisi olduğunu görecek ve bu şuurda olacak. Dervişlik o zaman edebe uygun olarak yapılır. Çünkü, "Allah beni görüyor, aman ayağımı uzatmayayım... Allah beni görüyor, aman şu sözü söylemeyim... Allah beni görüyor, işitiyor, aman şu edepsizliği yapmayayım, aman şu günaha dalmayayım, aman şu saçma işi yapmayayım!" der.

6. Vukûf-u Kalbî

Sonra, kitaplarımızda söylenen şartlardan birisi vukùf-u kalbî'dir. Vukùf-i kalbî demek, insanın gönlüne sahib olması demek, gönlüne bakması demek, gönlüne hakim olması demek, gönlünü gözlemesi demek...

Çünkü, demin okuduğum ayet-i kerimede duyduğunuz gibi, Allah bu gözle görülmez. Bu gözün Allah'ı görmeğe tâkatı yoktur. Tecellî etse, bakamaz; güneşe bakamadığı gibi...

Kur'an-ı Kerim'de Mûsâ AS'ın hali anlatılıyor, biliyorsunuz. Dedi ki:

(Kàle: Rabbi erinî enzur ileyk) "Yâ Rabbi! Sesini duyuyorum, vahyin geliyor bana; ama lütfeyle, müsaade eyle, cemâlini göreyim!" dedi.

(Kàle: Len terânî) "Göremezsin! (Velâkinünzur ilel cebeli) Bunun böyle olduğunu anlamak istiyorsan, şu Tur Dağı'na bak!" Tur Dağı'nda münacaat ediyor ya o esnada... (Feinistekarra mekânehû fesevfe terânî) "Ben şimdi oraya bir tecelli edeyim, gör bakalım benim tecellim karşısında dağ ne olacak?.. Eğer yerinde durabilirse, tecellî-yi ilâhîyi idrak ettikten sonra dağ yerinde durabilirse, o zaman sen de beni görebilirsin belki... Bak dağ ne olacak?" dedi.

(Felemmâ tecellâ rabbühû lil-cebel) "Rabbi, tecellî-yi ilâhîsiyle Tur Dağı'na bir tecellî etti. (Cealehû dekkâ) Dağ parça parça parçalandı. Bir tecelliye Tur Dağı tahammül edemedi, taşlar patır patır patladı, parça parça parçalandı. (Ve harra mûsâ saikà) Mûsâ AS o manzaranın heyecanından, o parçalanma ona da tesir ettiğinden, baygın yere düştü."

Peygamber Efendimiz'e vahiy geldiği zaman, devenin üstünde ise, devenin ayakları kıvrılırdı, küt yere düşerdi deve... Vahiy tecellîsini bile deve taşıyamıyor. Ayakları kıvrılır yere otururdu. Allah'ın vahyi tecelli ediyor, tahammül edilir bir şey değil...

Gözler göremediğine göre, Allah nasıl bilinir, ma'rifetullaha nasıl erilir?.. Nasıl görülür?.. Gönülle bilinir. Ma'rifetullah'ın, Allah'ı bilmenin, idrakin uzvu, aracı, bizdeki aleti, duyusu kalbdir. Kalb, gönül demek... Gönülle bilinir Allah...

Şuramızda tık tık atan bir şey var... Bu maddî kalbdir. Hadis-i şeriflerde ve ayet-i kerimelerde anlatılan bu değildir. Kalb-i mânevi, Türkçede gönül diye adlandırılan şeydir. Mekân olarak bura ile irtibatı vardır ama, bu et parçası değildir. Akıl ve idrak aracıdır, mânevî sezinleme, kavrama aracıdır. Kur'an-ı Kerim kötü insanları anlatırken:

(Lehüm kulûbün lâ yefkahûne bihâ) "Onların kalbleri var ama, o kalblerle işleri ince ince anlamıyorlar, kalblerini kullanamıyorlar."

Demek ki kalb anlama, sezinleme, kavrama aracıymış; şu et parçası değil... Bunu açıkça yazar tasavvuf kitapları, alimlerin eserleri... İmam Gazâlî İhyau Ulûm'un başında da bunu kesin olarak belirtir.

İşte bu kalbi gözlemek lâzım! Be adam, mübarek, demin söylemedin mi: "Allah'ı görmek istiyorum, tanımak istiyorum, bilmek istiyorum, sevmek istiyorum, rızasına ermek istiyorum..." demedin mi?.. Bak işte oraya!..

Onun için insanın bu ekrana bakması lâzım! Eski tabirlerle söylemek gerekise, bu pencereden bakması lâzım!.. Pencereden bakmayan, manzarayı görmez. Ekrana bakmayan manzarayı görmez. Kalbine bakmayan tecellîyi anlamaz. Kalbe yönelmek lâzım, nazarını kalbinin içine çevirmesi lâzım!.. Gürültüden uzak, sakin tenha bir yerde kalbine teveccüh edip, kalbini seyretmesi lâzım!..

Bir şairin bir sözü var, burada uygun düşer. Yeni şairlerden birisi, cumhuriyet devri şairlerinden... Diyor ki:

Nasıl sığmış benim içim dışıma,
Baktıkça hayret ediyorum.
Dünyalar dar geliyor bakışıma,
İçimi seyrediyorum.

İç dediği şey gönül, kalb... İnsan içini seyrederse, gözü kapalı iken seyreder, başı eğikken seyreder. Dışarıyla ilişkisini kesebildiği zaman seyreder. Onun için olgun bir derviş, bakarsın şöyle başı önüne eğik duruyor.

--Uyuyor mu acaba?..

Hayır, kalbine nazar ediyor. Tecellîleri seyretmek için pencereden seyrana çıkmış, ona bakıyor. Bu da lâzım!

--Ben televizyonun karşısına geçtim ama, gündüz çok yorulmuşum, uyudum, kaldım. Neler söyledi?..

--Bakmazsan görmezsin kardeşim! Uyuklarsan, gözünü kapatırsan görmezsin.

Mâdem ki Allah kalble, gönülle tanınabiliyor, müşahedesi orada oluyor; o zaman insanın kalbine, iç alemine yönelmesi lâzım!

Allah insanın kalbine tecelli eder. Yerlere göklere sığmayan azametli Mevlâmız, mü'minin kalbine sığar, gönlüne tecelli eder. O zaman gönlüne bak, seyreyle! Seyreyle ki göresin... Bu da lâzım!..

Hiç kalbine bakmıyor, hep kalbi dışarda... Kuşlar, ağaçlar, çiçekler, gelenler, geçenler, olanlar, olaylar... E mübarek biraz da içine bak, biraz da içini seyret!.. Seyretmezsen içerde olanları göremezsin. Bu da lâzım, vukuf-u kalbî...

7. Hıfz-ı Nisbet

Sonra hıfz-ı nisbet lâzım!.. Bizim yolumuzda ve bütün yollarda böyledir. Derviş mürşid-i kâmile bağlanmışsa, o mürşid-i kâmil Peaygamber Efendimiz'in vazifelendirdiği bir vekili ise, verese-i nebî ise, Peaygamber Efendimiz'in mânevî varislerinden ise, sahih bir el ile vazife almış bir mürşid ise; o zaman ona hürmet etmek lâzım, onunla bağlılığı koparmamak lâzım, tarikatın silsilesine yapışmak lâzım!.. İpini elden bırakmamak lazım!..

Uçurumdan yukarı çıkacak. Aşağıdan ipi tuttu, yukarıya doğru çekiyorlar. Aman ipe sıkı tutun! Bırakırsan tekrar aşağı gidersin.

Hıfz-ı nisbet çok önemlidir. O olmazsa, sanki bina yapılmış, kablolar döşenmiş, düğmeler hazır, lambalar takılı, amma ışıklar yanmıyor... Bir şey var, bir eksiklik var, ne eksikliği var?.. Neden yanmıyor?.. Şebekeye bağlı değil. Şebekeye bağlantı yapılmamış, sigorta takılmamış, şebekeye bağlı olmadığı için ışık yanmıyor. Hıfz-ı nisbet budur. Yâni bağlanacak ki mübarek mânevî yoluna, bağlantısı sağlam olacak ki, ışık gelsin.

Bağlantısı yok... Bağlantısı yoksa, o zaman ışık yanmaz. Bu lambalar nerden yanıyor?.. Işık kaynağından şehir cereyanına bağlantı yapılmış, ondan yanıyor. Doğrudan doğruya lambanın kendisi yanmıyor ki, bir şey geliyor da ondan oluyor.

Öyle bir bağlılık olmazsa, feyz alınamaz.

8. Râbıta-i Muhabbet

Sonra râbıta-i muhabbet... Şeyhine muhabbetle bağlanması da bir esastır. Şeyhini beğenmez, şeyhini tenkid eder, şeyhine güvenmez, şeyhini küçümser, şeyhini düzeltmeğe çalışır... Bu zamanın şeyhleri neler işitiyorlar! O rabıta-i muhabbet, şeyhine muhabbetle, sevgi ve saygı ile bağlanmak yok... Olmazsa olmaz. Bu hangi esasın tecellisidir?..

Peygamber SAS Efendimiz'in bir hadis-i şerifi var, Peygamber SAS buyuruyor ki:

(Vellezî nefsî biyedihî) "Şu nefsim, canım, hayatım elinde olan Rabbime yemin olsun ki; dilerse beni yaşatacak, dilerse beni öldürecek olan, hayatım, memâtım, her şeyim elinde olan Rabbime yemin olsun ki, (lâ yü'minü ehadüküm) sizden biriniz mü'min olamaz; (hattâ ekûne ehabbe ileyhi min vâlidihî ve veledihî) ben peygamber olarak ona babasından da, evlâdından da daha hürmetli, muhabbetli, sevimli, sevgili olmadıkça..."

Şikr mi bu? Şirk olsaydı söyler miydi Peygamber Efendimiz?.. Şimdi bazıları çıkmış, olur mu öyle şey, "Şeyhe muhabbet şirktir." diyor. Peygamber Efendimiz söylüyor işte bak! Kur'an-ı Kerim söylüyor:

(Kul in küntüm tuhibbûnallàhe fettebiûnî yühbibkümüllàh) "Eğer Allah'ı seviyorsanız, beni sevin, bana tâbî olun de onlara!" diye Peygamber Efendimiz'e Allah emrediyor. "Söyle Rasûlüm, sen çekinme! Sen benim istediğimi onlara söyle, bildir, naklet! 'Beni sevmedikçe, beni saymadıkça, mü'min olamazsınız!' de! Sen mütevâzîsin, belki söylemek istemezsin, ben emrediyorum, söyle!" diyor.

Onun için söylüyor Peygamber Efendimiz. "Sizden biriniz beni babasından çok, evlâdından çok beni sever duruma gelmediyse iyi mü'min değil!" İyi mü'min olmak için o muhabbet şart...

Sahabeden bir mübareği Mekke'de müşrikler yakaladılar. İşkence ile sürükleyerek öldürmeğe götürüyorlardı. Bir tanesi dedi ki:

"--Bak müslümanlıktan dolayı başına gelenleri gördün mü? Bak o Muhammed'e bağlandın da başına neler geldi, gördün mü?.. Şimdi ne iyi olurdu, sen çoluk çocuğunun yanında olsaydın, başına hiç bu haller gelmeseydi... Sen evinde olsaydın da, o Muhammed bizim elimizde olsaydı, biz onu haklasaydık; sen evinde rahat etseydin!" gibi bir şeyler söyleyince, o zât dedi ki:

"--Lâ, vallàhi canım feda olsun ona, onun ayağına diken batmasına bile razı değilim. Siz ne yaparsanız yapın, vız gelir, hiç önemi yok... Onun ayağına diken batmasına razı değilim!" dedi.

Peygamber Efendimiz'in ashabı öyle idi. Rasûlüllah'a atılan oklara vücutlarını siper ediyorlardı. Rasûlüllah'ın uğrunda ölmeğe can atıyorlardı. Rasûlüllah, "Şuraya gidin, şurayı fet edin!" diye gönderdiği zaman, şehid olmak aşkıyla gidiyorlardı. Rasûlüllah'a canlarını, mallarını, her şeylerini vermişlerdi.

Öyle olmayınca, o tarzda olmayınca, olmaz. Nitekim Hazret-i Ömer RA Peygamber Efendimiz'e geldi, samîmî duygularla ilân-ı aşk eyledi. Dedi ki:

"--Yâ Rasûlallah, ben seni çok seviyorum. Şu canımdan başka her şeyden çok seviyorum." dedi.

Evvelâ can derler ya, kendi canı hariç...

"--Yâ Ömer! Kişi beni kendi canından çok sevmedikçe, hakîkî mü'min olamaz!" dedi.

Hazret-i Ömer şöyle bir düşündü, "Yâ bu can da ne oluyormuş ki?.. Canım hariç diye ne diye dedim, keşke demez olsaydım." dedi.

"--Canımdan da çok seviyorum seni yâ Rasûlallah!" dedi.

"--Şimdi oldu işte yâ Ömer!" dedi.

"Evet normaldir, insan kendisini daha çok sever." demiyor, "Beni canından da daha çok sevmezsen, hakîkî müslüman olamazsın yâ Ömer!" diyor

Bu oyuncak değil, bu şirk değil... Niye Rasûlüllah'ı seviyordu insanlar?.. Allah'ın elçisi diye... Allah onu peygamber gönderdi diye... Allah ona uyun diye emrettiği için... Allah'tan dolayı seviyoruz.

Kur'an'ı niye seviyoruz?.. Allah'tan dolayı, Allah'ın kitabı diye seviyoruz. Peygamberi neden seviyoruz?.. Allah'tan dolayı, Allah'ın peygamberi diye seviyoruz. Eliyâullahı neden seveceğiz?.. Allah'tan dolayı, Allah'ın evliyâsı diye...

Millet şimdi buna pür-hiddet, pür-şiddet saldırıyor:

--Öyle şey olmaz!

Ya ne olacak, ne olmasını istiyorsun?.. Bir evlâdın babasını sevmesi suç mu, ayıp mı, günah mı, şirk mi?..

--Olur mu, tabii evlât babasını sever, anasını sever...

E peki, mürşid-i kâmili anasından, babasından aşağı mı?.. Öyle şey mi olur?..

Ana baba bazan, "Otur karşıma, içki iç!" diyor. "Gel lan buraya!" diyor oğluna; bir kadeh ona döküyor, bir kadeh kendisine:

"--İç şunu, öyle yobazlık yok! Ben senin babansam, içeceksin bu içkiyi... Hadi bakalım!" diyor. "Hakkımı helâl etmem!" diyor.

"--Etmezsen etme, ben Allah'a asi olamam, bunu içmem."

Bazan böyle oluyor. Koca karısına diyor ki:

"--Niye böyle örtünüyorsun yâ, utanıyorum senden... Şöyle biraz saçını başını aç!.. Biraz şöyle süslen, boyan..." diyor.

Şu sayın bayan, niye böyle soyunmuş?.. Sayın'ı soyun anlamış... Niye böyle boyanmış?.. Bayan'ı boyan anlamış... Adam karısının öyle olmasını istiyor:

"--Dans bilmezsin, süslenmesini bilmezsin, ben seni nerden aldım be karı?.. Açın biraz!" diyor.

Askeriyede filân var böyleleri... Biraz da yukardan baskı yapıyorlar, karısı örtülü olanı ihrac ediyorlar filân. "Açın, şöyle koluma gir, beraber dansa, diskoteğe gidelim!" diyor. Öyle şey olur mu?..

Bazen anne baba insanı günaha sokuyor. Öyle anne babalar var ki, çocuğunu hırsızlığa alıştırıyor. O halde mürşid-i kâmil anneden, babadan önce gelir. Anne babayı sevmek haksa, ma'kulse, meşrû ise, mâzursa, anne baba seviliyorsa, mürşid-i kâmil daha çok sevilir.

Neden:

(El'ulemâü veresetül-enbiyâ') "Alimler, mürşid-i kâmiller peygamberlerin varisleridir." Peygamberler mal mülk bırakmazlar, ilim ve irfan bırakırlar. Kim ilim irfan sahibi ise, kimin mânevî silsilesi sağlamsa, nisbet-i mâneviyyesi varsa, Rasûlüllah'a varan bir enerji hattı varsa, o peygamber varisidir. Hürmet edilecek tabii...

Onu sevmeden, hava alır. Mürşidini sevmiyor, saymıyor, sıradan bir köylü dayı gibi görüyor. Hocamız biraz mahalli şive ile konuşurdu. "Kardaş, arkadaşlık pek eyi demekle kàimdir." derdi. Mahallî tabirler...

Yakından tanımayanlar onu Nasreddin Hoca gibi görürdü. Bilmiyor sanırdı, câhile bir şey öğretir gibi tatlı tatlı anlatırdı. Hocamız onun âlâsını biliyor. İkisini uzaktan seyreden kimse olarak ben biliyorum ki, herifin deminden beri dil dökmesi boşuna, Hocamız onun âlâsını biliyor. "Haa, öyle mi?.." bilmem ne... Kalbi kırılmasın diye, nezâketen, zerâfetinden... Yoksa daha iyisini bilirdi, kat kat âlâsını bilirdi.

Yâni öyle şeyleri var ki, "Şöyle olacak, siz meraklanmayın!" diye istikbale ait şeyleri söylerdi. Çok misalleri var...

İnsan bilgiyi alemlerin Rabbinden alınca, öteki insanlar gibi olmaz. Allah'tan almayınca da bilgiler durmaz insanın üzerinde...

İlm kân nebüved zî-hak bî-vâsıta,
U ne pâyed hem çü rengi mâşıta...

"İlim Allah'tan vasıtasız olarak insanın gönlüne akıp gelmiyorsa, füyûzat olarak, mânevî ilhâmât olarak gelmiyorsa, yüze sürülen allık, pudra, boya gibi gider, durmaz. Yıkadı mı gider. Ne oldu yâ, bu gelin dün akşam yüzüne allık, pudra, bir sürü şey sürünmüştü?.. Şimdi yüzünü yıkadı gitti. Neden?.. Sonradan sürülen şey gider.

(Leysel-kühli ket-tekehhül) "Doğuştan gözlerinin sürmeli olması, sonradan sürme çekmeye benzemez." Doğuştan yanakların renkli olması, sonradan allık çalmaya benzemez. Bir şey aslından olmalı!..

Allah'tan geliyorsa ilim, fayda verir, devam eder. Allah'tan gelmiyorsa, zâten aslı esası yoktur, bir yerinde bir yanlışlığı vardır, doğru değildir zâten...

Evet, muhabbet olacak! Bu yolda feyz almanın yollarından birisi de odur. Muhabbeti yok... Bekle bakalım! "Sen bu kafa ile çok beklersin, çok helva kazanı karıştırırsın!" demiş.

Tekkenin mutfağında görevlenmiş de birisi, yirmi sene, otuz sene geçmi, hâlâ orda mutfakta çalışıyor. Aklına gelmiş:

"--Yâhu benden sonra gelenler gitti, gelenler gitti. Her birisini bir tarafa gönderdi şeyh efendi, orda vazife görüyor. Biz böyle saplandık mutfağa, boyna helva pişir, yemek pişir, odunları yak, üfle ocağa... Böyle gidiyoruz."

Böyle geçmiş içinden... "Bizden sonra gelen çoluk çocuğu bile şeyh efendi bir yerlere gönderdi vazifeli olarak, bize bir azife vermedi yâ... Bizim canımız yok mu, haksızlık değil mi?" filân diye böyle şeyler düşünmüş mutfakta yemek yaparken tekkenin aşçısı... Hizmet etsin diye indirmişler oraya, hizmet edecek ki, sevap kazanıp kazanıp ilerleyecek.

Rüya gibi bir şey görmeye başlamış: Şeyh efendi onu da çağırıyor huzuruna:

"--Hadi seni de filânca diyara halife gönderiyorum, git bakalım oraya!" diyor.

"--Peki efendim, emriniz başım üstüne!" diyor. Seviniyor içinden, "Tamam, bize de hilâfet geldi, işte biz de bir beldeye gidiyoruz." diyor.

"--Gel buraya! Gidiyorsun ama, bak o gittiğin yerde ne kazanırsan yarısı senin, yarısı benim olacak tamam mı?.."

"--Aman efendim, paranın pulun, malın mülkün kıymeti mi olur, hepsi sizin olsun..."

"--Hayır, hepsi değil, yarısı senin yarısı benim... Tamam mı?.."

"--Efendim hepsi sizin olsun, ben fakirim, malda mülkte gözüm yok..."

"--Hayır! Yarısı senin, yarısı benim..."

"--E peki, nasıl emrederseniz öyle olsun." diyor, kalkıp gidiyor.

Şimdi bu gitmiş o diyara... Bir şehre gitmiş, oraya yerleşmiş. Camiye giderken gelirken hoş geldin diyenler olmuş. Tanışmışlar, bakmışlar ki tatlı bir insan, sohbeti güzel bir insan, ahlâkı güzel, bilgili bir insan... Beğenmişler, "Allah Allah... Gurbetten gariban bir adam geldi amma çok olgun bir insan..." demişler. Sevmişler, arkadaşları artmış, çoğalmış, çevresi genişlemiş, bildiği okuduğu ilimlerden sağa sola öğretmeğe başlamış. Talebeleri olmuş, orda kalabalık bir yerde epeyce şöhret kazanmış.

Yıllar geçmiş. Sonra o beldenin hükümdarı ölüvermiş. Ne olacak şimdi, hükümdar öldü... Yeni bir hükümdar seçelim, kimi seçelim?.. Dürüst olsun, akıllı olsun, tecrübeli olsun, bilgili olsun, mütedeyyin olsun, takvâ ehli olsun demişler, aramışlar, taramışlar. Birisi demiş ki: "Bu adam çok dürüst, çok akıllı, çok ahlâklı... Bunu hükümdar yapalım!" Olur mu, olur. Hümkümdar yapmışlar. Hadii derviş olmuş hükümdar... Var böyle hükümdar olan dervişler...

Hükümdar olmuş, memleketi idare etmeğe başlamış. Çok güzel, gayet güzel idare ediyor. Paralar birikmiş, hazine dolmuş, belde mâmur olmuş, fakirler memnun olmuş, her şey güzel... Bu tabii evlenmiş orda, beş tane çocuğu olmuş.

Bir gün şeyhi çıkmış, gelmiş. Nasıl sevinmiş adam: "Aman efendi hazretleri, hoş geldiniz!" demiş, elini eteğini öpmüş, tahtına oturtmuş. Herkes bakıyor: "Allah Allah, bu hükümdar, bu gelen adamı tahtına oturtuyor, önünde diz çöküp duruyor, bu ne haldir?.." diyorlar. Böyle bir izzet, bir itibar, bir sevgi, bir muhabbet... Her şey güzel.

Birkaç gün böyle kaldıktan sonra, kimsenin kalmadığı bir zamanda şeyh efendi demiş ki:

"--Otur şuraya!.. İyi güzel, bak buralara gelmişsin, epeyce çalışmışsın, kendini sevdirmişsin, hükümdar olmuşsun, zengin olmuşsun, çoluk çocuğa kavuşmuşsun. Köşklerin, sarayların, askerlerin, hazinelerin, her şey yerinde... Buraya gelirken seninle ne anlaşma yapmıştık, ne demiştim sana?.. 'Ne kazanırsan yarısı senin, yarısı benim!' dememiş miydim, hatırladın mı?.."

"--Evet efendim, hatırladım, hepsi sizin olsun!"

"--Hayır! Anlaşma ne: Yarısı senin, yarısı benim... Yarısını bölüşeceğiz."

"--Peki efendim."

"--Hadi bakalım, bölüşelim!"

İnmişler hazineyi bölüşmüşler, malları bölüşmüşler, atları bölüşmüşler, kumaşları bölüşmüşler... Şeyh efendi sıkı, gayet muntazam hesaplıyor, her şeyi ikiye bölüyor. Tam böyle bölüşmüşler.

"--Eee, daha var mı?.."

"--Yok efendim..." demiş.

"--Çocuklar var!.. Çocuklar da burda olmadı mı, o da senin burdaki kazancın... Çocukları da bölüşeceğiz!" demiş.

"--Hay hay efendim, tamam..."

Bir tanesi senin, bir tanesi benim... Bir tanesi senin, bir tanesi benim... Etti dört.

"--Beşincisi ne olacak?.."

"--Senin olsun efendim..."

"--Hayır, olmaz! Yarı yarıya olacak, adalet olacak, böleceğiz bunu ortadan..."

"--Efendim olur mu? Ben hakkımdan vaz geçtim, o da senin olsun!"

"--Hayır, böleceğiz. Tut bakalım şunun bacağından, getir bakalım satırı!.."

"Allah Allah... İmtihan mı ediyor beni, ne yapıyor; dur bakalım, bu adam ihtiyarladı mı?.." diye düşünmüş. Bacağından tutmuş, satırı getirmiş... "Herhalde en son anda vaz geçecek, dur bakalım!" demiş. Satırı kaldırdığı zaman, "Senin gibi şeyh olmaz olsun!" diye şöyle bir davranınca bütün bu hayaller bozulmuş. Rüya gibi bir şey görüyormuş meğerse...

O heyacanla elinde tutup kaldırdığı da helva kazanını karıştırdığı koca kepçe imiş. Bakmış önünde helva kazanı, etrafta hiç kimse yok... Bir his gelmiş içine, arkaya bir bakmış: Şeyh efendi şöyle kapıya yaslanmış, mütebessim ona bakıyor.

Demiş ki:

"--Evlâdım, sen bu kafayla daha burada helva kazanı karıştırırsın!" demiş, yürümüş gitmiş.

Bu ne demek?.. Yâni tam hududa kadar getirdi ama, son noktada şeyhine bağlantısı tam değil... Bir noktaya kadar tamam da, ondan sonra yok...

Şimdi bizim müridlerin bir kısmı bir noktaya kadar müridlikte devam etti de, parti muhabbeti ile şeyh muhabbeti karşılaştığı zaman, kimisi partiyi tercih etti. Olabilir, buyurun, parti senin...Tekke benim, tarikat benim, yol benim; parti senin, siyaset senin...

Muhabbet olacak! O olmazsa feyz olmaz, evliyâlık olmaz. Bu da onun hikâyesi.

9. Sohbet-i Şeyh

Kitaplarda yazılan sonuncu şart, sohbet-i şeyh'tir. Şeyhin sohbetinden feyz alır mürid... Oturur, kalkar, gelir, gider, feyz alır, yetişir. Bizim yolumuzda müridin yetişmesinde sohbet-i şeyh önemlidir. Şeyhin sohbetine gitmek lâzım!.. Canla dinlemek lâzım, tavsiyelerini tutmak lâzım!..

Sohbet yolunun ne demek olduğunu dün anlatmıştım. Demiştim ki: Sohbet yârenlik etmek demek değil, hayatın içinde, hayatı beraberce sürerken, davranışlarını terbiye edecek. Aile terbiyesi gibi... Peygamber Efendimiz ashabını yanına aldı, etrafında yaşarken yirmiüç senede İslâm'ı öğretti.

Hocamız Tasavvufî Ahlâk kitabını yazmıştır, çok meraklı bir noktaya gelir, der ki: "Bunlar burda yazı ile olmaz, bu iş erbabından öğrenilir." der keser. Ondan sonra mühim şeyler var, onları yazmaz. "Bunlar erbabından öğrenilir, böyle yazı ile anlaşılmaz." der. Çünkü bazı ukalâ insanlar okumakla mutasavvıf oluyor, hattâ şeyhliğe kalkan oluyor. "Ben okudum, çok biliyorum, bunlar tamam." diyor. Şöyle derler, böyle derler diyor, şairlerden şiirler ezberliyor. "Ben biliyorum bunu, niye ben de şeyhlik yapmayayım yâ?" diyor.

İnsan kendi kendine şeyh olmaz ki, bunun bir yolu yöntemi var, hıfz-ı nisbet var... Nisbet-i mâneviyyesi olmazsa, Rasûlüllah'la bağlantısı olmazsa, feyz olmaz. Şebekeye cereyan bağlanmazsa, ışık yanmaz.

Kendi kendine kalkıyor şeyhliğe... Çok var böyleleri... Bizim Hocamız'ın vefatından sonra kaç kişi şeyhliğe kalktı. "Benim yapmam lâzım, bu bana yaraşır." diyor, kendi kendine yakıştırıyor. Kimisi dedi ki:

"--Hocamız bana Râmûzül-Ehâdîs'i okuma müsaadesi vermişti, ben şeyhlik yapabilirim!"

Râmûzül-Ehâdîs'i okuma müsaadesi vermek, Râmûz'u okut diyedir, şeyhlik yap diye değildir. Kimisi dedi ki:

"--Hocamız bana başka isteklilere ders tarifi selâhiyeti verdi. Yâni mürid olmak isteyene dersi tarif ediver diye selâhiyet verdi, ben şeyhlik yapabilirim!"

Ders tarifi selâhiyeti vermek, hocanın vefatından sonra yerine geçmek mânâsına değildir. Yüzlerce kişiye böyle selâhiyet vermiştir. Hattâ köyde benim teyzeme de vermiştir, şehirde bizim komşu hacı teyzelere de vermiştir. Ders tarif etme selâhiyeti şeyh olma icazetnâmesi değildir. Râmûzül-Ehâdîs okuma müsaadesi şeyh olma icâzetnâmesi demek değildir.

Kendi kendine şeyhliğe kalkıyor. Öyle olunca olmaz. Öyle olunca nisbet kopuk olur, bağlantısız ortaya çıkmak olur. Bağlantısız ortaya çıkanın bir şeyi olmaz.

Öyle bağlantısı olunca da, ümmî bile olsa, çoban bile olsa o bağlantısından, o sohbetten öyle feyizler hasıl olur ki, nice insan evliyâ olur.

Yolumuzun kitaplarda yazılan esasları bunlardır. Bir de daha başka esaslar vardır, onları da kısaca anlatalım:

b. Nakşî Tarikatının Esasları:

Abdül-Hàlik-ı Gücdevânî Hazretleri --Semerkand civarında, Gücdevan denilen bir yerde camisi var, kabri de orda-- bazı sözlerle bizim bu Nakşî tarikatımızın esasları nelerdir diye ifade buyurmuşlar; onları da bilmemiz lâzım! Çünkü bu tasavvufî seyr-i sülûkumuzda mühim olan şeyleri gösteriyor.

Bu esaslar onbir tanedir:

1. Hûş der dem

Burdaki hûş, iki gözlü he, vav ve şınla yazılır; Farsçada akıl, şuur ve idrak demektir. Meselâ, bayılan insana da bî-hûş oldu derler. Yâni şuurunu kaybetti, yığıldı kaldı mânâsına... Dem, nefes demek... Hûş der dem, nefes alıp verirken insanın uyanık, aklı başında, şuurlu olması demek...

Bizim esaslarımızdan birisi budur. Her nefeste uyanık olacak dervişimiz...

Şimdi bu nasıl sağlanır?.. Yâni, Allah'ı unutmayacak, gaflete düşmeyecek, her anda Allah aklında olacak. Her anda Allah'ın kendini gördüğünü bilerek edepli hareket edecek, edebi muhafaza edecek. Her anda... Hiç bir nefesi gàfil alıp vermeyecek. Her nefes alıp verişte gàfillikten uzak bir âgâhlık ve uyanıklık üzere olacak. Birinci esas bu...

Bu kolay sağlanamaz, kolay değildir. Çünkü insanın bazen uykusu gelir. Şimdi bu konuşmayı biraz uzatsak, millet uyuklamaya başlar. Çünkü bir noktadan sonra insanın dikkati zayıflar. Uyku bu prensibin aksidir.

"Farkına varmadım yâ, hay Allah!.." deriz bazen... Meselâ bizim hanım diyor ki: "Selâm verdim, duymadın!" Meselâ annesi diyor ki: "Evlâdım deminden beri ben sana bağırıyorum." Resimli romana kendisini daldırmış; "Ahmed!.. Git bakkaldan şunu al, bunu al!" diyor annesi, "Haa..." diyor, romana devam...

Sonra geliyor:

"--Anne ne demiştin?" diyor.

Neden?.. Aklı başka yerde... İnsanın aklı mâsivâda, başka yerde olursa, Allah aklında olmaz. Her zaman Allah'ı düşünmek kolay bir şey değildir.

Bu nasıl sağlanacak, bunun ilâcı ne, çaresi ne?.. Bunun çaresi zikirdir. Zikri çok yapa yapa insan bu noktaya ulaşabilir. Öyle ulaşır ki, uyurken bile gözü uyur, kalbi uyumaz. Horul horul uyurken zikreder, vücudundan Allah sesi gelir. Nasıl olur bu?.. Zikre çalışmakla olur. Zikre çalışa çalışa ilerleyince olur.

Bu esastır. Çünkü hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: "Cennete giren insanlar bile hayıflanacaklar, gàfil geçirdikleri zamana, zikirsiz geçirdikleri zamana esef edecekler." İşte o esef etme durumu, hayıflanma durumu olmasın diye, her nefeste uyanık olmak lâzım, gàfil olmamak lâzım!..

Çünkü insan gàfil olursa; meselâ yolda gàfil olursa, araba gelir çarpar. Başka hususlarda gàfil olursa, fırsatları kaçırır. Veya gaflete devam ederse arabayı bir yere çarpar. Gaflet fenâ bir şey, gàfil olmak, hûş der dem olmamak fenâ bir şey... Araba kullanan hûş der dem olmazsa, çarpar. Yolda yürüyen hûş der dem olmazsa, arabanın altına gider. Yâni uyanık olmak lâzım, ayık olmak lâzım, şuurlu olmak lâzım, her nefeste...

Bu demek ki, zikre çalışarak olan bir şey...

2. Nazar ber kadem

Dervişimizin bakışı, nazarı ayağında olacak. Kadem, ayak demek... Bu iki mânâyadır:

1) Etrafa, sağa sola bakıp da günaha girmesin demek... Kız gibi edepli olsun, ayağının ucuna bakarak öyle yürüsün. Sağa baktı mı, sola baktı mı, nâmahreme bakar, günaha bakar. Onun için gözü aşağıda, müeddeb bir şekilde yürür.

Bunu uygulamış eski dervişler, öyle yürümüşler.

2) Sen ayağına, tasavvuftaki yürüyüşüne dikkat et, etrafla meşgul olma, mâsivâ ile meşgul olma! Nene gerek senin mâsivâ, sen yolunu almağa bak!.. Adımlarına dikkat et, sağlam yere bas, yürüyüşüne dikkat et, seyr-i sülûkuna dikkat et mânâsına...

İki mânâsı da doğrudur. Birisi maddî tarafıdır işin, diğeri mânevî tarafıdır. İnsanın maddî yönden etrafa bakıp, haramlara bakıp da günaha girmesi iyi bir şey olmadığından, onlara bakma mânâsı doğru... Ama Allah'ı isteyen, "İlâhî ente maksùdî" diyen bir insanın da mâsivâ ile meşgul olması doğru olmadığından kademine baksın, adımının ilerlemesine baksın, mâsivâ ile meşgul olmayı bir tarafa bıraksın.

Izdırâbı celbeden meyl-i alâıkdır sana,
Mâsivâya ser-fürû etmek ne lâyıkdır sana!..

Mâsivâ ile eğilip meşgul olmaya lüzum yoktur. Demek ki, nazar ber kadem olacak, mânevî işine bakacak, adımına dikkat edecek; gözü ile günahlara da bakmayacak, kendisini yoldan alıkoyacak şeylerle de meşgul olmayacak. Yâni, dünkü ilâhide geçiyordu:

Allah bes, bâkî heves,
Pes gayriden ümmidi kes!

"Allah yeter, gerisi boştur, hevestir, hevâdır, önemsizdir, değersizdir. O halde başkasından ümidi, alâkayı kesip, doğrudan doğruya maksùd-u hakîkî olan Allah'a yönelmesi, ona kavuşmağa gayret etmesi, adımını ona göre atması lâzım!" mânâsına yüksek bir esastır bu da...

Etrafa bakmamak da doğrudur. Gayretli olup da Allah'a ulaşmakta adımlarına dikkat etmesi mânâsı da doğrudur.

3. Sefer der vatan

Sefer der vatan sözü sanatlı bir sözdür, tezatlı bir sözdür. Sefer, vatanını bırakıp gurbete gitmek demekken, vatanda sefer etmek diyor. Burda bir sanat var, nükte var. Derviş vatanında iken seferde olacak.

Dervişin nefsini yenmesi, sabrı öğrenmesi, meşakkatlerin karşısında nasıl hareket edeceği hususunda yetişmesi için, en iyi çarelerden birisi seyahat olarak görülmüştür. Onun için bazı tarikatlarda seyahata çıkmak tavsiye edilir dervişe... "Hadi bakalım, görev veriyorum sana, çık bakalım seyahate!.."

Seyahata çıkan insan parasız kalır, yorgun düşer, dostu, tanıdığı, ahbabı olmayan yerlere gider. Kimse bunun ne olduğunu bilmez, kadrini kıymetini bilmez, hürmet etmez... Aç kalır, açık kalır, itilir, kakılır... Nefse ağır gelir bunlar. Onun için bazı büyük şeyhler müridlerini yetiştirmek için, onlara "Hadi bakalım seyahata çık, sefer eyle bakalım!" diye, sefer vazifesi vermişlerdir. Sefer meşakkatli olduğundan, yetişmeye sebep olduğundan...

Bizim üstadımız Abdülhàlik-ı Gücdevânî Efendimiz de diyor ki: "Vatanında sefer hayatını yaşasın! Çünkü seyahatte bir takım meşakkatlere sabredip sabrı öğrenmek varken, bir takım büyük kayıplar da vardır. Burada iken, diyar-ı gurbete gitmeden, kendi vatanında iken seferdeymiş gibi çalışıp, çabalayıp, mânevî terakkîsini sağlasın." diyor. Bu esas da odur.

4. Halvet der encümen

Halvet, hâli olmak, yapayalnız olmak, kimsesiz olmak, boş olmak demektir. Encümen de toplantı demektir, meclis demektir. Biz şimdi encümen halindeyiz. Toplanmışız, ben kouşuyorum, siz dinliyorsunuz. Halvet der encümen de, toplantının, kalabalığın içinde halvetteymiş gibi olmak demektir.

Hem bizim tarikatımızda, hem başka tarikatlarda halvet diye kırk günlük bir uzun ibadet vardır. Çile derler, erbaîn derler, halvet derler. Bu halvette derviş çok güzel yetişir. Meselâ, Kübrevî Tarikatımızda halvet çok mühimdir. Sühreverdî Tarikatımızda halvet çok mühimdir. Kur'an-ı kerim'de işaretleri vardır, hadis-i şerifte vardır. Kırk gün bir yere kapanıp da insan, dışarı ile alâkasını kesince, mânevî kemâlâtı, gelişmesi, seyr-i sülûku hızlı olur. Gönül gözü açılır, mânevî hallere ulaşır. Halvet önemlidir.

Ama halvette iken zikirle, ibadetle, Allah'a ibadetle vakit geçirmek kolaydır da, halvetten çıktıktan sonra insanlarla yine oturup kalkacak, ticaret edecek, sohbet edecek, ziyaret edecek, münasebetler devam edecektir. Asıl mühim olan camideki, halvetteki, çilehânedeki, tenhâdaki ibadet hâli gibi hâlini topluluğun içinde muhafaza etmektir. Mühim olan bu olduğundan, halvet der encümen esası tavsiye buyrulmuştur.

Halkın içinde iken Hak'la olmayı öğrenecek insan... Eli kârda, gönlü yarda olacak. Kâr ne demek, amel iş... Eli işte olacak, kalbi Allah'la olacak. Kur'an-ı Kerim'de ayet-i kerimede bunun işareti vardır:

(Ricâlün lâ tülhîhim ticâretün ve lâ bey'un an zikrillâh) "Öyle adamlar ki, ticaret, alış veriş, satış onu Allah'ı zikretmekten alıkoyamıyor." Yâni gündelik işleri içerisinde Allah ile olan mânevî yakınlığını, halvet hâlini, sanki halvetteymiş gibi, sanki çilehâneye inmiş de tek başına, yalnız başına orda ibadet ediyormuş gibi hâli koruyabilmek... Bu da bir esastır.

Tabii, derviş halveti görür, halvetteki zevkleri tadar, esasları öğrenir; o hali topluluğun içinde de devam ettirsin diyedir bu...

Sonra, demin de söylediğimiz bazı esaslar gelir:

5. Yâd kerd

Burdaki kerd, Farsça kerden masdarından muhaffeftir. Bunun Arapçası zikirdir. Yâd kerden, zikretmek demek... Yâni derviş, zikrini yapacak.

Zikrin çeşitleri vardır. Nakşîlikte iki türlü olabiliyor, Kàdirîlikte daha fazla olabiliyor. "Allah" zikri oluyor, "Lâ ilâhe illallah" zikri oluyor. Bunların esasları var. Tarif edilen usüle uygun olarak zikrini yapacak. Lâ ilâhe illallah'ı nasıl çekecekse, öyle; Allah lafza-i celâlini nasıl çekecekse, o mahall-i mahsusunda öğretildiği üzere zikrini yapacak.

6. Baz geşt

Baz geşten, geri dönmek demektir. O nedir: Zikrederken, Allah Allah diyorken, arada duruyoruz, ne diyoruz:

"İlâhî ente maksùdî ve rıdàke matlûbî" sözünü söylüyoruz. Bunu söyleyelim diye, çok üzerinde durmuş büyüklerimiz. Bu nedir?.. Niyeti tazelemeğe dönmek demektir. "Allah deyip döne döne, istediğim Hak'tır benim." Dönüp dönüp ne diyoruz: "Yâ Rabbi, gayem sensin! Ben senin rızanı kazanmak istiyorum."

Zikir arasında, her yüz defada, Allah Allah dedikten sonra, "İlâhî ente maksùdî ve rıdàke matlûbî" deniliyor. Yâni niyet tazeleniyor, baştaki esas döne döne tekrar ediliyor.

Bu da şundan dolayıdır. İnsan zikrederken, birtakım hâlât müşahede eder, birtakım zevkleri tadar, kendisine ben artık olgunlaşıyorum diye kanaat gelir.

--Hocam gözümü kapattım, bir nur hasıl oldu, aklıma şöyle geldi...

Tamam, olabilir. Ne var yâni, ne büyütüyorsun?..

--Ben uçacağım gàlibâ! Evliyâ olmağa yaklaştım gàlibâ...

Ne yapacak?.. Bâz geşt yapacak. Sen niyetini bir tazele bakalım, senin maksadın evliyâ filân olmak değildi, unuttun mu?.. Yola niye çkmıştın: "İlâhî ente maksùdî ve rıdàke matlûbî" diye çıkmamış mıydın, niyetin o değil miydi?.. Benim niyetim Allah'ın rızasını kazanmak demiyor muydun, şimdi iş değişti mi?.. Yolda bir takım şeyler göründü; öyle şey yok!.. Tekrar dön bakayım oraya, tekrar onu hatırla!..

Şeytan, namaz kılan insanı de rahatsız eder, zikreden insanı da rahatsız eder. Sevabını kaçırtmağa çalışır, namazının rekâtlarını şaşırtmağa çalışır. Namazda aklına kötü şeyler getirtmeğe çalışır. İbadetini berbad etmeğe çalışır. Onun için, hatırına gelen şeylere çok dikkat etmek lâzım!..

Zâten, hatırına gelen şeylere dikkat etmek de ayrı bir esastır; nigâh dâşt denilir ona...

7. Nigâh daşt

Nigâh bakış demek. Nigâh dâşten, bakmak, muhafaza etmek, korumak demek... Aklına fenâ şey gelmemesini, kalbinin bozulmamasını, gönlünün kararmamasını, gönlüne başka şeyler gelmemesini sağlayacak. Sıkı duracak, dikkat edecek. Nigâh dâşten, muhafızlık yapmak, bekçilik yapmak demek. Kalbinin kapısında bekçi olacak, içeriye mâsivâyı sokmayacak.

Kısaca anlatmak gerekirse: Gönlüne sahip olacak, gönlüne Allah'ın sevmediği şeyleri getirmeyecek.

8. Yâd daşt

Kendisinde hâsıl olan gelişmeleri muhafaza edecek, kazandığı hâli muhafaza edecek. Allah'ın huzurunda olduğunu göz önünde tutacak demektir.

9. Vukùf-u kalbî

Kalbine vâkıf olmak... Gönlünde ne oluyor, ne gibi olaylar oluyor, ne gibi tecelliler oluyor?.. Gönlüne vâkıf olmak...

10. Vukùf-u adedî

Zikirler belli sayılarda verilmiştir, o sayıları tutturmak... Sayıların sebepleri vardır, hikmetleri vardır. Hikmetlerine riayet için, adedine de riayet edecek. Meselâ, Lâ ilâhe illalah zikrinde habs-i nefes ederek üç defa "Lâ ilâhe illalah" diyecek, ondan sonra "Muhammedür rasûlüllah" diyecek. Sonra bunu beşe çıkarak. Bir nefeste beş defa habs-i nefes ederek, nefesini tutarak "Lâ ilâhe illalah" dedikten sonra "Muhammedür rasûlüllah" diyecek.

Bu rakamlar önemlidir. Habs-i nefes tarikıyla yirmibire kadar çıkarması tavsiye olunmuştur. Yâni bir nefes aldığı zaman, yirmibir defa "Lâ ilâhe illalah" diyecek hale gelebilir. Adetler önemlidir, adede de vâkıf olacak, kalbine de vâkıf olacak.

11. Vukùf-u zamânî

Vukùf-u zamânî, içinde bulunduğu zamana derviş hakim olacak. Zamanın kıymetini bilecek, o anda yaptığı işin Allah'ın rızasına uygun olup olmadığına dikkat edecek.

Çünkü zaman üçtür: Geçmiş zaman, şimdiki zaman, gelecek zaman... Geçmiş zamana mâzî derler, şimdiki zamana hâl derler, gelecekteki zamana istikbâl derler. Deniliyor ki: "Geçmiş geçmiştir, yapacak bir şeyin yok..." Keşke bu sene hacca gitseydim. Ama geçti. Biraz sıksaydın kendini, zorlasaydın, hacca gidecektin. Kaçırdın, geçti.

Geçti mâzî çekme istikbâle gam,
Dem bu demdir, dem bu demdir, dem bu dem...

Geçmiş geçti, bir şey gelmez elinden... Gelecek de mechuldür. Yaşayacaksın, ya yaşamayacaksın! Yarına çıkıp çıkmayacağımızı bilmiyoruz. Bir dahaki sene hacca yetişecek miyiz, bilmiyoruz. O da istikbal, ya olacak, ya olmayacak... Geçmişe bir tesirimiz olmuyor, geleceğe de ulaşıp ulaşmayacağımız meçhul... Zaman olarak elimizde içinde olduğumuz an var. İçinde olduğun zamana vâkıf olacaksın, ne yaptığına dikkat edeceksinw! Bu zamanı Allah'ın rızasına uygun geçirmeğe çalışacaksın! Zamanın icabı olan ibadeti yapacaksın.

Cuma vaktinde ticaret olmaz. Ticaret helâl ama, cuma vaktinde ticaret haram... Çünkü Allah, (Ve zerül-bey') "Alış-verişi bırak, camiye gel!" buyurmuş.

Konuşmak olabilir ama, hutbe esnasında konuşmak olmaz. Çünkü hutbenin dinlenmesi esas...

Ezan okunuyor, sus; çünkü ezana icabet etmek sünnet... Her zamanın o anda yapılacak işini bilip, onu yapmak lâzım, ona aykırı iş yapmamak lâzım!..

Ezan okunmuş, kahvede oturuyor... Kalkıp camiye gitsene, namaz vakti şimdi!

--Sonra kılarım.

Olur mu, işte şimdi zamanında kıl!..

Demek ki, dervişin zamana sahip olması, zaman hakkında ihtimamı olması lâzım! Zamanının kıymetini bilmesi lâzım! Bir zamanı var, içinde bulunduğu zaman... O zamanı kötü geçirirse, o da mâzi olacak, pişmanlık olacak. Onu iyi değerlendiremezse, ondan da pişman olacak.

--Hay Allah, tüh be, keşke cumaya gitseydim!..

Cuma vaktinde cumaya gidemedi.

--Keşke gitseydim, keşke konuşmayı kısa kesseydim, keşke ahbabın yanından çabuk kalksaydım, keşke dükkânı çabuk kapasaydım... Keşke...

Kâş ki... Arapçası leyte... (Leyteş şebâbü yeûdü yevmen) "Nolaydı gençlik geri geleydi..." Gelmez, sen şimdi içinde bulunduğun zamana bak!.. Bunu da arasın sonra, gençliği aradığın gibi bu zamanı da ararsın. Sağlığın kıymetini hastalıktan önce bil, gençliğin kıymetini ihtiyarlıktan önce bil, boş vaktin zamanını meşguliyetten önce bil, zamanını iyi değerlendir!..

Bu zamanla ilgili esas, mühim bir esastır. İşte bu esaslara riayet edilerek dervişlik güzel yapılırsa, güzel olur diye bunları kısa cümleler halinde öğretmişler, ezberletmişler. Bir dervişin bunlara riayet etmesi lâzım!.. Bunlar riayet edilmek için konulmuş nasihatlerdir. Bunlar yapıldıktan sonra bir şeyler olacak; yapılmazsa, olmaz.

Çalışmadan olmaz. Ekin ekmeden mahsûl biçilmez. Çalışacak, gayret edecek; Allah-u Teâlâ Hazretleri ihsan edecek.

Allah-u Teâlâ Hazretleri cümlemize hakkı hak olarak görüp ona uymayı nasib eylesin... Yapılması gereken güzel işleri yapmayı nasib eylesin... Günahlardan kaçınmayı nasîb eylesin... Nefse şeytana uydurmasın, gaflete düşürmesin... Fâni dünyaya aldanıp ahireti unutanlardan eylemesin...

Ömrümüzü rızasına uygun geçirmemizi nasib eylesin... Sonuçta, huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak, yüzü ak, alnı açık, sevgili kul olarak varmayı nasib eylesin... Cennetiyle cemâliyle cümlemizi müşerref eylesin...

Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh!..

10. 05. 1997 - Stocholm / İSVEÇ

Çilehàne -Ana Sayfa